27 Eylül 2014 Cumartesi

GERÇEK OLMAYAN DOĞRULAR VE MÜHENDİSLER

  Doğru, gerçeğin algılanmış formudur. Bu nedenle yalın değil, değişken oranlarda gerçeklik ve hata barındırır. Bu orandır yanılgımızı ele veren, gerçekten ne denli uzaklaştığımızı gösteren. O halde gerçek nedir? İşte o mutlak olandır, eski ifade ile hakikattir. 

  Ancak gerçekle aramızda var olan perdeler, bu saflığa doğrudan erişmekten bizi uzak kılsa da oyunun kuralının bu şekilde kurgulanmış olmasında da başka bir sırlı hakikat vardır. İşte, insandan beklenen budur: Okumak! İlk ilahi emir, yaşamın varlık nedenidir, okumak. Gerçekle aramızdaki perdeleri kaldırmak ciddi çaba ister ki bu da ancak okumakla mümkün olur. 

  Okumak, kitabın yüzüne bakmak değildir, bin türlü yolu var, şüphesiz. Bu gayretle elde edilen ganimettir, ilim. Ve ancak ilim arttıkça doğrularımızla gerçekler arasındaki açı küçülür, doğrular gerçeği yansıtabilir. Bilim bu felsefeyle, gerçeği aramak olmalıdır. Gerçek olma iddiasıyla ortaya atılan sadece tezlerdir genellikle ve akıbetlerinin bir başka tezle çürütülmek olması, doğal ve beklenendir. Bastığınız yer ve içinde yaşadığınız zaman da dahil olmak üzere, her doğru kabul ettiğinizin yanılgı olduğunu ispat edecektir gelecek.


  Hiçbir ip, ucu bir yere bağlanmadıkça anlamca fonksiyon içermez. İnsan da öyle, bilime bakarken, gerçek sanılan doğrularla uğraşı verirken ayağını sağlam bir zemine basması gerekir, düşmemek için. İnsanın algısı, göremediği bu gerçekliği hissedebilecek özelliklerle donanmıştır. Algı, şüphesiz salt beş duyu organımıza atfedilebilecek kadar sığ bir kavram değildir.


  İnsanların dogmaları ve zanları da iç benliklerinde doğrulaştırdıkları yanılgılarının temel nedenidir aslında. İnanç dendiğinde çoğunun aklına tek bir şey geliyor ve hemen bir kesim insan tarafından isyan bayrağı çekiliyor. Oysa inanç gayet insanidir, ayağınızı bastığınız toprak parçası ya da ölçümlerinizle karşılaştıracağınız referans noktasıdır, yol alabilmek için olması gerekendir.

  Nedir bilimsel inanç? "İşte burası sıfır noktası" demektir. Binanın temelinin oturduğu zemin demektir. Elektrikte nötr, fizikte kimyada 1 Atmosfer basınç demektir. Belki Pi sayısı ya da Avogadro veya Plank sabitidir, inancınızın zemini. İnanmak, eldeki bulgularla kazanılmış, doğruluğuna kanaat edilen yeni bir basamaktır, soyut düzlemde. Neyin doğruluğuna niye kanaat edeceğinize kimse karışamaz, bu çok özel bir ehliyettir, özel bir yetkidir insana verilmiş olan. Bakmayın siz etrafta pervasızlık edip, iki satır okumuşluğu olmadan bağnazlıkla şekilcilikle inanç simsarlığı yapanlara. 

  Bu taklitsel bir inançtır, yani kucaklarında buldukları, nüfus cüzdanlarına yazılandan ibarete taklit yollu üye olmaktan başka birşey değildir. Darwin'e karşı çıkanların yüzde kaçı eline bir Darwin makalesi alıp okumuştur? Neye karşı neye taraftar olduğunun kim bilincindedir? Her zaman kınadığım, sonuna -cı takısı koyarak kendilerine Darwin-ci diyen putlaştırıcılara malzeme olmaktan kurtulamamış bu şahsiyeti tanımayıp, makalelerinden okuduğum hezeyan dolu tespitlerine katılmamakla birlikte, yine de söylemeliyimki; eğer özenle ve emek vererek yazdığı makalelerini ve güvenilir kaynaklardan biyografisini okusalardı, Darwin'in kendisine atfedilenlerin pekçoğu ile ilgisi olmayacak derecede naif ve zarif kişiliğinden, kaynağı meçhul oluşumlara "acaba mı?" diye biraz münasebetsiz yakıştırmalarına rağmen antropoloji, genetik gibi pekçok bilim alanında tetikleyici olduğundan, pekçok bilim insanının Darwin'e adeta mal edilen Darwin-ci'lerin iddialarını çürütmek için gösterdikleri üstün eforlarıyla bilimsel gelişim sürecini hızlandırdıklarından haberdar olabilirlerdi, belki de. Tembellikle elde edilen şeye inanç denmez, müptelalık denir. İnanç, onların sandığından çok daha farklı bir kavramdır ve geliştirilmesi emek ister. Şeklen şimalen bir karış sakalla dolaşmak değil, gerçeğe kendini ilmen yaklaştıracak yolları araması, tahkik etmesi, araştırması istenir insandan. Bu bir opsiyon değil, zorunluluk, farzdır.

  İşte bundan dolayı "Oku!" işareti, emri, hedefi benim için çok kıymetdardır. Müellifinin, bu emri verenin kim olduğunu da unutun dilerseniz başlangıç olarak, sizi bugüne getiren bildikleriniz yüzünden rahatsızlık çekiyorsanız ve sadece anlamını düşünün okumanın. Okuyarak kendiniz kaldırın gerçekle aranızdaki perdeleri. Neye varır, o bulduklarınızla neye inanırsanız şimdi ona ayağınızı basın, yükselin ve bir sonrakine uzanmaya çalışın. İnanmamak bile bir inançtır. Yeterki bir emekle üretilmiş, bilim yolculuğunda bir tuğla olsun ve bir sonrakine erişmeyi kolay kılan bir yükselti olsun, sizin için.

  Dolayısı ile oku diyene kızmayın, bundan fersah fersah uzak olan güya inananlara kızın. Cat Stevens'ın söylediği gibi "Eğer ben bu inancı mensuplarından öğrenseydim asla bu inancı seçmezdim. İyiki kendim araştırarak ve kitabından okuyarak seçtim."

  Dolayısıyla inanç insanın yaşam yolculuğunda elindeki referans kaynağı, gerçeklere olan yolculuğunda kullandığı bir alettir, aslında. Kimsenin tekelinde olmadığı gibi, kimsenin onu ne şekilde kullandığına da kimse karışamaz. Sizlerin dilinin yandığı güya inançperverler, tembellik içinde, kendilerinden öncekilerinin hazır olarak kendilerine verdiklerini söyleyip taklit etmekten öteye gitmeyen, taklitle durumu götüren, miskin, ellerine mürekkebin emaresi değmemiş kimseler oluyor genellikle. Oysa alimin mürekkebinin bir damlasının, ilim yolcusunun terinin bir zerresinin, bilime sevdalı yüreğin bir anlık heyecanının üzerinde bir güç bu dünyada yaratılmadığı gibi, derece olarak da daha üstü yoktur.

  Hipokrat yemininde derki, "Önce zarar vermeyeceksin!" Zarar veren, kan döken, ağacı katleden, insanların kültürlerini ve yaşamlarını olumsuz yönde bozan, gıda terörü ile vücutları kimya deposuna döndüren... herkes inanıyorum dese boş, inanmıyorum dese boş, kim umursar?

  Biz beyinlerimiz ve kalplerimizle varız. Başka hiçbir canlıda olmayan bu servetimizdir bizi farklı ve üstün kılan. Bunları da kullanmadıktan sonra, köreltip çürüttükten sonra nerede kalır insanlığımız? İnsan olmuşuz, hayvan olmuşuz, kimin umurunda?

  X,Y,Z... İnanılan ne olursa olsun, önce insan kendine inanmalı. Taşıdığı değerin farkında olmalı ve yüreğinin doğru gösteren bir pusula olduğuna inanmalı ve onu temizlemeli sık sık. Ondan sonra hangi yolu seçerse seçsin, kimsenin söz söylemeye hakkı yoktur. Heleki miskinlerin. Onlar daha ilk emrini bile yerine getirmedikleri bir inancın kötü birer taklitçisi olarak ona buna sataşıp dururken, eloğlu çoktan atını sürüp Üsküdar'ı geçmiştir. Bakın bir dünyaya ve sorun sonra kendinize, acaba neden?

  Dile getirmeden geçemeyeceğim bir şey var: Belki inşaat mühendisliğinde mekanik makinelerle, kalıplar içine beton dökmek kadar somut olabilir uygulamalar. Fakat bilgisayar bilimlerinde hemen herşey soyuttur. Bu ise düşünen meslektaşlarıma farklı alanlar açar: 

  Örneğin; aylar belki yıllar süren emeklerinizle üretiğiniz bir yazılım 50 kuruşluk bir CD içine sığabilir. Bu aşamada muhatabınız sadece somuta inanıyorsa emeğinizin karşılığı sadece 50 kuruştur. Eğer soyutu da görebiliyorsa sizin farkınızdadır. Sizce hangisidir doğru olan? Peki ya gerçek olan?

  Ya da, bazen trilyonluk yatırımlarla kurulan bilgisayar sistemlerinin, aslında bir modellemesi olduğu insan beyni karşısındaki yapısal ilkelliğine tanık oldukça, insan denen muhteşem canlıya ve onu tasarlayan mühendise olan muhabbetiniz ve inancınız pekişir. Bu da yine anlaşılması gereken bir durumdur.

  İnanmak durumundayız... Belki binom açılımına belki bir fourier dönüşümüne. Ama mutlaka inanmak, ayağımızı sağlam bir zemine basmak zorundayız. Yoksa bilim koridorlarında kaybolan, anlamsızlardan olmak kaçınılmaz akıbetimizdir.

  Ben de şüphesiz her an karşılaştığım harikuladeliklerin mimarına, insan beynindeki iki sinaps'ın, iki sinir hücresinin bile iletişimde gösterdiği muhteşemliğin, adını yazım boyunca zikretmediğim mühendisine; Allah'a yürekten, hayranlıkla, acziyetle, teslimiyetle inanıyorum. İşte bu da benim özgürlüğüm ve ölçü aletimin bir ucunu bağladığım referansım.

Cem TURAN

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme