Eskişehir, Anadolu Üniversitesi kampüsünde dikkatimi çeken bir görüntü: Kitap çeşmesi.
Ne güzel bir ifade, kitap çeşmesi: Kana kana al iç, susuzluğunu gider, der gibi. Kimileri kendileri için gerekli olmayan, ihtiyaç fazlası kitapları buraya bırakıyor. İlgi gösteren, "susayan" da alıp kana kana "içiyor".
Ne güzel bir iyilik şekli, ne güzel bir hayır biçimi. Hangisi daraca daha ağır bir iyilik olurdu acaba: Bir kişiye gerçekten bir bardak su vermek mi yoksa beynin haykırışlarına kulak kabartıp bilgice "susuzluğu" gidermek mi? Mezarlığa çeşme üstüne çeşme dikmek mi yoksa bir kitap çeşmesini uluorta insanların yoluna koyuvermek mi?
Ne yitirdiysek ellerimiz arasından düşürüp, üretilmiş, uzun süreli dezenformatik algı süreçleri sonunda yıkanan beynimiz dolayısı ile yitirmedik mi? Yıllarca gözümüzün önünde enerjik kovboy figürlü sigara markaları müptelalık için neler kazıdılar zihnimize. Daha yakın bir tarihe kadar bir içki markası değil miydi basketbol deyince, takımıyla ilk akla gelen? Halen değil mi "bizden birşey olmaz" deyip utanıp sıkılmadan onun bunun yaptıklarını "adam yapmış" diye pişkince tükettiren bilinçaltı tahribatlarımız...
Bırakın da biraz da bu çeşmeler beynimizi yıkasın. Başka hiçbir iş görmese de varlıklarıyla, görenlerin bilinçaltına "kitapsızlık susamışlıktır" mesajını bir güzel oturtsun. Böyle yıkamaya can kurban, değil mi?
Düşünüp akıl edenleri, tasarlayıp ortaya getirenleri, uygulayıp insanlarla buluşturanları yürekten kutluyorum.
Daha önce benzer bir uygulamayı, Boğaziçi Üniversite'sinde görmüş ve paylaşmıştım.
Bazı metro istasyonlarında da "okunmuş gazete" paylaşımı için standları görmekten son derece mutluyum, henüz boş olsalar da. İnanıyorum, zamanla dolacak. Kültür bir tohumun toprağa düşüşü gibi: Filizlenip kök salması biraz zaman, sabır ve gayreti gerektiriyor.
Dilerim üniversitelerden başlayarak, belediyeler, kamu ve özel sektör de "kamusal alan" dediğimiz her yerde bu beyin yıkama hareketine destek verir ve koydukları kitap çeşmeleri dolup boşalır.
Cem Turan
12 Şubat 2015 Perşembe
24 Ocak 2015 Cumartesi
SONUNDA "İDDİA" EDEBİLEN KİMSE KALMADI
Evet, kalmadı. Onlarca yıllık bir hikaye. Hem de Devletin KENDİ ELİYLE ve KAMU KAYNAKLARIYLA!
Devlet aklını oldum olası, içine düştüğü tezatlıklardan dolayı anlamakta güçlük çekerim.
Neye üzülmek gerek, bilmiyorum:
Bir yandan bir dil kurumu var devletin; "otobüse oturgaçlı götürgeç, faksa belgeçer, selfie yerine özçekim" dememizi isteyip duruyor. Diğer yandan aynı devlet KENDİ ELİYLE, KAYNAĞIYLA insanlarının dilini bozuyor.
Ben iddia ediyorum ama bugünün gençlerinin büyük çoğunluğu "iddia" edemiyorlar, "iddaa" ediyorlar. Denemesi bedava: Ortaokul ve liseli öğrencilerin eline birer kağıt parçası verip iddia kelimesini yazdırın. Sonuç dramatik! Tek sorumlu: Devlet!
Ondan da geçtim daha da vahimi, başkası yapınca suç kabul eden devlet yine KENDİ ELİ ve KAMU KAYNAKLARIYLA geniş bir coğrafyada kumarhane işletiyor, kumar oynatıyor hem de zorla, beyin yıkayarak! Spor diye sadece etiketi kalmış, kokuşmuş rant öbeği haline gelmiş bir futbol şov sektörünü malzeme edip ondan kumar üretiyor ve bu cürümünü makul göstermek için bin türlü ilüzyon üretiyor: "Çoluğunuzdan çocuğunuzdan keserek bize yutulduğunuz paraların yüzde bilmem kaçı Çocuk Esirgeme Kurumu'na yüzde bilmem kaçını şu hayra hasenata..."
Eğer bu devlete emanet kimsesiz çocukların, gençlerin, düşkünlerin kursağına devlet KENDİ ELİYLE, KAMU KAYNAĞIYLA haram, kumar parası sokuyorsa sözün bittiği yer olmalı ki kimsenin gıkı bile çıkmıyor. Örneğin devletin bir başka kurumu olan Diyanet camiası sükut içinde kalıyor, buna ortak oluyor. Devlet silahlı kuvvetlerini güçlendirme, emanet çocuklarını esirgeme, yaşlılarını gözetme, fukarasına yardım için kumarhane işletmeciliği yapmaya tenezzül etmemeli, kirletmemeli hem mideleri hem dimağları. Çünkü bunlar da yıllar içinde normalleşerek işte burada olduğu gibi kimselerin zoruna gitmez derece benimseniyor, bilinçler kabullenecek yönde yıkanıp yağlanıyor. Neyle? Devletin KENDİ ELİ ve KAMU KAYNAKLARIYLA!
Devlet damıtık, arı, kirlenmemiş bir yaşamı her haliyle insanlarına çağrıştıran kurum olmalı. Değerlerin, erdemli yaşamın, ahlak ve faziletin, kültürün önemini önce hal diliyle; bizzat her uzvunda yaşatarak eğitmeli insanlarını. KENDİ ELİ VE KAMU KAYNAĞI İLE dilini, kültürünü, etik değerlerini sürekli korozyona uğratan bir devletin daha kendini revize edecek çok sorunu var demektir.
Ya şimdi? Başına bir de "Milli" koymamışlar mı piyangonun, güler misiniz ağlar mısınız? Milli mili bakışıyoruz yuvarlanan toplara. Lisanslar dağıtılıyor daha da kökleştirmek için kumarı. Orada burada internet sitelerinde kredi kartları boşaltılıyor, aileler yok oluyor, ocaklar sönüyor, hayatlar kararıyor, kimin umurunda? Neymiş, 18 Yaşından küçüklere yasakmış. Neden? Çünkü 18 Yaşından sonra hukuki ehliyet taşıyor insanlar ve ağa düşürülenler kendi yaptıklarından mesul oluyorlar, neleri varsa alınıyor.
Şansa, talihe, falcı oklarına bağlıyoruz umutlarımızı, bağlattırılıyoruz. Neyle? Devletin KENDİ ELİYLE ve KAMU KAYNAKLARIYLA!
Devlet genç filizlerini, insanlarını kendisi bozmuyor mu aslında fazlaca? Hem de KENDİ ELİ ve KAMU KAYNAKLARIYLA! Ve tek örnek keşke burada yazanlardan ibaret olsa...
Hani anayasada yazıyor ya: İnsanlarının ahlakını, kültürünü, huzurunu korumak devletin görevi. Neyle? KENDİ ELİ VE KAMU KAYNAKLARIYLA! Ah bir de uygulasa!
Hani anayasada yazıyor ya: İnsanlarının ahlakını, kültürünü, huzurunu korumak devletin görevi. Neyle? KENDİ ELİ VE KAMU KAYNAKLARIYLA! Ah bir de uygulasa!
Cem TURAN
17 Ocak 2015 Cumartesi
HEPİMİZ BİLGİYİZ
Hepimiz kesinlikle birer bilgiyiz. Önce kendimizi, sonra familyamızı ve bölgemizi temsil ediyoruz.Yaş grubumuz, cinsiyetimiz adına birer örnek teşkil ediyoruz. Dakikada aldığımız nefes sayısından attığımız adıma kadar herşey bir bütün yağlıboya resmin birer fırça vuruşu olmalı.
Dünyaya bu gözle bakınca; insan bir garip oluyor. Kimin eli kimin cebinde pek belli değil. Dünyanın bir bölgesindeki üretim planlaması, diğer bir bölgesindeki tüketici alışkanlıklarına göre yapılıyor. Dünyanın insan yüzü görmemiş bir köşesindeki nadir bir canlıdan elde edilen küçük bir bilgi, insanlığa kök söktüren bir hastalığa şifa olabiliyor...
Sosyal yaşamda şirketler, kurumlar, insan toplulukları için yön verici olabilen, birlikte oluşturduğumuz ağların sağılmasıyla elde edilen anahtar bilgiler olabilecekken, mikro ölçekte hücre ve genlerimizin, atomların birbirleriyle ilişkilerinden doğan sınırsız bilgi kümeleriyle karşılaşılıyor. Makro ölçekte gezegenler, galaksiler ve bunlar arasındaki hareket bağlarını siz düşünün.
Dolayısıyla dünya tam bir bilgi ağı ve karmakarışık bir arapsaçı yapıyor yaşamı. Bilgi teknolojilerinin gelişmesine paralel olarak düşen bilgi işleme maliyetleri ve artan teknik yeterlilikler, yakın geçmişe kadar mümkün gibi görülmeyen derinliklere kadar oltaların atılarak bilgi avına çıkılmasını mümkün kılıyor.
Bu bilgiler doğru ellerde anlamlandırıldığında, yapanlara büyük avantajlar ve faydalar sağlayabiliyor. Bu nedenle bilginin savaşının olduğu, bilgi çöplüklerinden kimsenin dikkatini çekmeyen atıklardan dünyayı altüst edebilecek yeni sonuçlar çıkarmanın önem kazandığı önemli bir döneme girmiş bulunuyoruz. Deyimlerimize yansımış haliyle; nabzımızın kaç attığının her an birileri tarafından bilinmesine alışmak gerek belki de. Yeterki biz de damarlara yakın durup kalbin ritmini duyabilelim.
14 Ocak 2015 Çarşamba
"SAĞLIKSIZLAR" CUMHURİYETİNE DOĞRU
Önüm arkam sağım solum sobe: Sağlığını devlete emanet eden ebe! Devlet dediğimiz siyasal organizmanın muteberliği; bağlı olduğu anayasasına sadakati ile ölçülebilir. Anayasada insanlarının beden ve ruh sağlığını korumak da devletin vatandaşlarına karşı sorumluluklarının başında zikredilmektedir. Oysa pratikte devlet, sağlığı bozan her türlü suniliğe, kimyager cambazlığına göz yumarak bu büyük vebalin bir hissedarı gibi davranmakta ve bunun sonucu olarak devasa hastane yatırımlarına her geçen gün daha fazla kaynak ayırmaktadır.
Daha fazla diyabet merkezi, daha fazla onkoloji hastanesi... Dudak uçuklatan maliyetlerdeki reçetelerin beslediği müthiş sektörler barındırır içinde, sadece bu bir kaç alan bile.
Köşe bucağın AVM ile doldurulmasında müthiş istekli görünen devlet, son zamanlarda "obeziteden" şikayet etmekte. Oysa çıkıp o biricik AVM'lerin son katlarındaki fastfood imparatorluklarının "vahalarını" görebilseler ne büyük bir tezat durum ürettiklerini de belki anlayabilirler. Şüphesiz obezitenin artmasında da devlet kabahatlilerin büyüğü.
Pancar şekerinin kökü kurumuş gibi, fruktoz ve glukoz şuruplarıyla yapılmış büsküvi ve tatlı şekerleme dolup taşan, doğal maya yerine kimya hokkabazlığı "mikrobiyal" mayadan üretme peynirlerin, ne olduğu hala meçhul, bozulmak nedir bilmeyen sütlerin, koruyucu ve katkılar ile yeniden keşfedilmiş kof, çamaşır suyuna bastırılmış gibi akla zarar beyaz ekmeklerin cirit attığı market gulyabanilerine halkını yem olarak sunan kim?
Bir otomasyon projesinin analiz çalışmaları sırasında dinlerken irkildiğim, büyük bir et üreticisinin şu sözlerine ne buyrulur: "Türkiye'deki hemen her üretici bugün işkembeyi asetonla beyazlatır." Bu düpedüz cinayet değil de nedir? Birden değil, yavaş ve sancılı bir şekilde ölüme götürerek.
Piyasa ot, çöp satan cengaverlere kaldı. Dr. ünvanlı yeni marka yüzler türüyor her gün, televizyon televizyon dolaşıyorlar ve sonra kendi isimleri ile mağaza zincirleri kuruyorlar. Şifalı baharat imparatorlukları umut simsarlığı yaparak misliyle büyümeye devam ediyorlar. "Tarım Bakanlığı" izniyle "Sağlık Bakanlığı" alanında halay çekiyorlar, "ilaç, iksir, şifa..." üretiyorlar. Bizde bürokrasi ünlüdür, kelime oyunları ile kamuflaj üretmekte: Şimdilerde bu otlara "zinhar, onlar gıda takviyesi!" dedirtiyorlarsa da ne hamam ne içindeki tas değişmedi; eski tas eski hamam devam etmekte. Devletin bu durumda da büyük günahları var.
Devlet bir ürün zararlıysa, zarar verme ihtimali küçük de olsa var ise, zamana yayılmış bir şekilde zararlı olma potansiyelini koruyorsa, üretenin adı, sanı, parası pulu ne olursa olsun, bu yanlışa "dur" diyebilmelidir. Halkının hakkı için!
Bal ile ilgili yaşanan trajikomik olayları hatırlıyorsunuzdur. Televizyonlar bal reklamından geçilmiyordu. O kadar ayyuka vardı ki rahatsızlık, devlet ancak o raddede tedbire ihtiyaç duydu ve şüphelerin ne kadar da yerli yerinde olduğu, yapılan tetkikler sonucunda ortaya çıktı.
Bir yerde, insanlar huzur içinde, "kontrolünü devletim yapıyor, doğallığına hiçbir müdahale yok" rahatlığı içinde alışveriş yapıp onlarla karınlarını doyurabiliyorlarsa, ancak oradadır anayasasının hakkını veren, insanını koruyan devlet.
Örnekler daha çok car ve her biri can sıkıcı. Tadında bırakmalı tenkiti. Politikaya malzeme olsun diye değil bu sözlerim. Bu sorunlar bugün olduğu gibi dün de vardı, ondan önceki gün de. Bu büyük kronikleşmiş sıkıntı şuursuzluğumuzdan beslenen asalaklardan birisi. Bugün var ama belki yarın kökü kazınacak, kim bilir.
Umarım, inşallah, i hope!
Cem Turan
DEVLETE GÖRE 2014'TE TÜRKİYE'NİN EN GEÇİMSİZ ŞEHRİ: GİRESUN *
(* Devlet İstatistik Enstitüsü, 2014)
Boşanma oranlarına göre DİE böyle bir istatistik sonuç yayınladı, 2014 Yılı sonlarında. Kayda geçen temel nedeni de açıklamışlar: Geçimsizlik.
Sadece önüme gelen bir istatistik sonuç olduğu için paylaştım. Giresun değil elbette konum.
Yazılarımı takip edenler, insanı şekillendiren asıl belirleyici gücün öz ve genetik yollarla taşınanlardan çok, adeta genetikleştirilmiş çevresel koşullar olduğuna vurgularımın çok kuvvetli olduğunu bileceklerdir. Epigenetik dediğimiz; genellikle karşı konulamayan, hemen her bireyinin bünyesine "anane" olarak nüfuz eden bu müthiş etki, dışarıdan bakıldığında o yörenin ortak özellikleri gibi görülmesine neden oluyor. Sonuç, bölgesel ayırımcılık: "Şuradan adam çıkmaz" veya "şuradan olana güvenme", "şuranın insanı zekidir"...
Aslında değil; bölgelerin, şehirlerin hiçbir anlamı yok. İnsanları yörelerine göre böylesine ayırmak, oldukça kolaycı, akl-ı selamet ve bilimsellikten uzak, "damgalayıcı" bir eylem, şüphesiz. Oradaki insanların el birliği ile ürettikleri bir yaşam çevresi ile ilgilidir ifade edilen.
Nedir bunlar?
Bilgisayar bilimlerinin aletlerini ve veri madenciliğini biraz bu yöne odaklarsak müthiş çıktılar elde etmek mümkün olabilecek:
- Bağımlılık: Bu insanlarda sigara, alkol hatta uyuşturucuya eğilim göstergeleri nedir? Sözgelimi; elden düşmeyen sigara ile oluşan sosyoenformatik tablo arasındaki ilişkiler nedir?
- Sosyal bağımlılık: Bu insanlardan ne kadarı ön kurgulanmış aidiyet duygularını yaşamaktalar? Futbol fanatizmi, hemşehricilik ve benzeri; bireysel öz iradeler yerine tabiyeti önceleyen, kabilevari yaklaşımların esiri durumundalar? Örneğin; salahiyetleri olmaları durumunda, kamu yönetiminde personel alırken neye önem verirler: Liyakat ve ehliyete mi yoksa kan ve yöre bağına mı?
- Ortalama çocuk-ebeveyn kaliteli zaman geçirme oranı nedir?
- Hangi alanlarda düşünür, bilim insanı yetişmiştir?
- Sosyal roller, sorumluluk kriterleri gibi önemli parametrelerin bölgesel izdüşümleri nedir?
- En çok devlet memuru mu olmaya eğilimlidirler, sosyal alanlarda çalışmaya mı, müteşebbis olmaya mı?
- Yüzde kaçı Toto, Loto, Piyango veya bilumum kumar tecrübesine sahiptir?
- Yaşamın ağırlığı emeğe dayalı mıdır yoksa entellektüel bir birikim var mıdır?
- Kitap okuma oranı nedir?
- Günlük gazete satış rakamları?
- Tarih, edebiyat, pozitif bilim gibi spesifik alanlardaki süreli yayın satışlarının ağırlığı nedir?
- Eğlence yerlerinin, barların, "kıraathanelerin" sayısı?
- Okul türleri, bölüm türleri ve rağbet oranları nedir?
- Uçbirimler arası telefon görüşme oranları, ağırlıkları nedir?
...
Giresun örneğini başlığımda geçirmemin tek nedeni, dikkatinizi çekmekti elbette. Konumuzla hiçbir ilgisi yok. Giresun, Doğu Karadeniz'de Trabzon ve Ordu gibi iki dev şehrin arasında sıkışmış, kendi halinde bir şehir olmalı. Oldukça "geçimlilerini" de "geçimsizlerini" de tanıdım bu şirin şehrin, tıpkı diğer şehirdekiler gibi. Ama bu, doğusunda ve batısındakiler sosyal, endüstriyel ve ticari birer marka şehir haline gelmişken neden fındık kabuğu gibi küçük kaldığını sormama engel değil. Aynı ekonomik gelişmişlik farkını, bütünleşik kardeşler olan Sivas ve Kayseri arasında, Gaziantep ve komşuları arasında da görüyoruz. Bir şeyler farklı olmalı, hayata bakışa dair ve bakılan çerçeve üzerine tanzim edilen yaşam tarzına dair.
Bireylerin ona buna aidiyetleri ile, çevresel koşulları içinde hazır bulduklarını taklit eden kişiler olmaktan kurtulup, "okuyan" ve iradeleriyle "yorumlayıp değerlendiren" insanlar olmaları gerektiğini savunan birisi olarak, benim için muteber tek bir kimlik var: İnsan olmak ama sorgulayan türden. "Oku!" davetine sonuna kadar icabet edenlerden olmak. Bu değerden ve ürettiklerinden yoksun insanlara tek parametre kalıyor: Aidiyet... Futbol takımına, hemşehriciliğe ya da arkadaşlarıyla oturduğu masanın üzerine koyduğu telefonunun markasıyla, cemaatiyle, siyasal gruplarıyla aidiyet...
Ancak şunu gözden kaçırmamalı: İster bir mahalle ister bir ülke ölçeğinde de olsa, oluşturulan çevresel etkilerin sonucunu yaşarız. Sözgelimi bir pazar ekonomisine sahip olmakla, uzun yıllar ve henüz tüketenler liginde olan "iyi bir satış alanı" olmamız gerçeğinin ardında da şüphesiz çevresel enstrümanlarla oluşturulan bu tür etkiler önemli rol oynamakta.
Diğer ifadeyle; çevre düzelmeden aydınlanma ve gelişim yolunun açılamayacağı açıktır.
Bu karman çorman sosyoenformatik yumağın ucunu tutup çekmenin, bizim için sürpriz olan çok sayıda anahtarı bize vereceğini umuyorum.
Cem TURAN
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



