29 Kasım 2014 Cumartesi

MÜHENDİSLİK MONŞERLERİNE GÖZ AÇTIRMA SEANSI

İlginç "öğrenmiş" ama "yetişmemiş" insanlar görüyorum ve beni eleştiriyorlar üslubum için. Onlara göre sayılara, formüllere boğulmamış bir yazı bilimsellikten uzaktır, sadece kendisinin anlayabileceği şeyler karalamak ise bilim dünyasının fenomenliği!

Eskiden şaşırıyordum hatta üzülüyordum böyle tepkilere, kendimi; beni ben yapan kodlarımı kontrol ediyordum ama doğruluğunu görünce iş daha da sarpa sarıyordu her insanın düşüncesine verdiğim önemden ötürü ama şimdilerde gülüp geçmek durumundayım, yola devam etmek ve doğru bildiğim şekilde bilim tarlasını işleyebilmek için.

Böcekgillerde olduğu varsayılan, tek boyutlu, siyah beyaz bir görüştür halbuki bu. At gözlüğü ile hayata bakmaktır, teknik bir insan; bir mühendis, kimyager, biyolog, matematikçi, fizikçi olup da hayatı bundan ibaret saymak ve muhteşem bir beyin taşıyorken onu mekanikleştirmek. Belli ki benden de onu istiyorlar, ettiğim her söz, yazdığım her makale ve yayın ucube sayıların havada uçuştuğu, duyguları bile Laplace dönüşümüne tabi tutulup, Fourier serilerine açmamdan mutlu olacaklar, belliki bazı meslektaşlarım.


Birkaç eğri büğrü çizmeye, isimlerini orada burada duyup "görüntü işleme", iki ile ikiyi toplatıp adına "yapay zeka" diyecekler mesela. Veya kod yazmayı mühendislik sanacaklar bu "monşerler". Cehalet başa bela! Geçen gün TÜBİTAK'tan bir arkadaşımla bunun üzerine sohbet ediyordum. O da bana kod yazmanın bilgisayar dünyasının ameleliği olduğunun kurumsal görüşleri olduğundan bahsetti. Gerçekten de öyle: Bilgisayar bilimleri bir şehir ise kod yazmak bir şantiyedeki bir binanın bilmem kaçıncı katında sıva yapma işinden farksızdır. Ama insan koca bir şehri; asıl bilimi göremiyorsa, sıvadığı odadan ibaret sanır dünyayı, bunu da bilimcilik sanır. İçime bu farkındalığı, analizin gücünü, en kalıcı eğitim yöntemi olan hal dilleri, davranışları ile koyan hocalarıma bir kez şükranlarımı sunuyorum, Allah beni civarlarından ayırmasın.

Beni dağılmakla suçlayan dar zihniyetli insanlara güzel örneklerim var:

Bizlerin teknik ve akademik dünyada yaptığımız laboratuvar çalışmaları ve araştırmalar, yemekler gibidir. Dolayısıyla biz de en leziz, sağlıklı, doyurucu, faydalı, keşfedilmemiş tatların peşinde, mutfaktan çıkmayan aşçılar. Ne kadar harikulade bir yemek ortaya koyarsak koyalım, mademki hayat denen lokantanın içindeyiz; mutfakla müşterilerin yani halkın aç bir şekilde, yemek bekledikleri salonu birbirinden ayıran duvarın diğer tarafını da düşünmek zorundayız. Çünkü yanlış servis yapıldıkça ya da içindekilerin faydası yeterince iyi anlatılmadığından kimse tarafından tercih edilmedikçe, yaptığımız yemeğin akıbetini çöp olmaktan kimse kurtaramaz. Bu olaydan meal şu ki; hayata ve insanlara dokunmadıkça kendin çalar kendin oynar olursun, sayın hendeseci! Mühendisliğin kelime anlamı olan hendese (hesap kitap) bilirlikten çok öteye gittiğini artık görmeliyiz. Sadece mühendislik için değil, tüm temel bilimler için aynı tespitim geçerlidir. "Kerrat" cetvelini hatim etmek, onu kullanıp ne anlattığı kendinden menkul yazılar üretmek, sizi iyi bir matematikçi yapmaz!

Hayatı bir ve sıfırlardan ibaret gösteren tek gözlükle görmeyi mesleğinin doruğu olarak kabul edenleri uyarmak istiyorum. Hayat, çok fazla sayıda kuvvetin dengelenmesi ile taşınan devasa boyut ve karmaşıklıkta bir manzumedir. Gerçek bilim yolcusu ise bunun farkında olmalı, ilgilenmeli ve kendi alanlarıyla ilgili olarak yaşama dair temas edilecek noktalar üretmelidir. Yoksa şimdiye kadar çokça örneği görüldüğü gibi bilim, yalıtılmış ortamlarda ütopik yaşamların sürüldüğü, hayattan kopuk, kimseye faydası olmayan, adı olan ama kendisi görülmeyen bir mevhum olarak kalmaya devam edecek ve bu nedenle anlamlı ve somut çıktı üretemediğinden, tariflediğim güdülerle hayata bakabilmeyi başarabilmiş insanların yaşadığı topraklardan bilgi, bilim, teknoloji ithal etmeye devam eder olacağız.

Yazarları bir söyleşide, panelde sıkıştırdığım en popüler sorumdur, "Sanatınız ne içindir, siz ne için yazıyorsunuz?" sorusu. Kimileri anlaşılmayı ve kitlelerce benimsenmeyi, onlara düşünsel bir anlamlı katkı vermeyi dert edindiklerini bana düşündürecek tutarlı yanıtlar verirken, bazı densiz, bana göre değersiz cevaplar üretenler de oluyor. Bunlar genellikle benim adını bilmediğim, muhtemelen "yeni yetme" yazarlar:
- Ben kendim için yazıyorum, kim okursa okusun!
- Hiç de umurumda değil, bir mesaj vermek!
- Kitabım satmıyorsa, bu ülkede gerçekten akıllı kimse yok!
- ...

Düpedüz yalan söylüyorlar ya da yazar olmaktan fersah fersah uzaklar. Eline kalem alarak yazmanın yazarlık olmadığını bilmekten yoksunlar. Tıpkı eline ünvan geçirip, anlamsız sayı oyunlarıyla, kodlarla, istatistiklerle yazılar yazmayı bilimsel yayıncılık olarak görenler gibi, vahim bir durum: Dağlar, tepeler oluşturan kağıt yığınları ama topluma belki zırnık kadar fayda! Sanat da bilim de şüphesiz insan ve diğer canlılar içindir.

Türkiye'de 180'in üzerinde üniversite var ve bu üniversitelerde onbinlerce araştırmacı, akademisyen. Bu çok önemli bir beyin stoğu. Hepsi bir kere hapşırsa ve birer damla "bilimsel" tükürük saçsalar etrafa, bu toplumun bir bilim selinde yüzmesi gerekirdi ama görünen o ki; bu aritmetik tutmuyor.

Cornell Üniversitesi'nde "Kuramsal ve Uygulamalı Mekanik" Bölümü ve "Uygulamalı Matematik Merkezi" profesörü, Amerika'nın en çok satan ders kitabı seçilen "Nonlinear Dynamics and Chaos" yazarı,  Prof. Dr. Steven Strogatz'ın ifadesiyle; bazı insanlar, bütün hayatlarını ne yapmak istediklerini bilmeden geçiriyorlar. Bu yüzden hazır bir disiplinin, mesleğin içerisinde kaynayıp gitmeyi tercih ediyorlar. O mesleğe, alana kendilerinin getirdiği hiçbir yenilik yok! Hiç yaşamamış gibiler, adeta.


Daha evvelki yıllarda olduğu gibi; bundan birkaç gün önce televizyona yansıyan çok özel görüntüleri hayranlık içinde seyretmiştim. Samsun'un İlkadım ilçesi, Avdan Köyü semalarında bir sanat şaheseri tabloyu aratmayacak güzellikle toplu figürleri, ahenkli hareketlerin uyumuyla üreten sığırcık kuşlarıydı, haberin baş kahramanları. İzlemeye değer bu muhteşem görüntülerin bir başka örneği olarak ateş böceklerinin toplu ışık danslarını örnek veriyor Profesör Strogatz. 


Gördüğü bu örnekler karşısında matematiği herkesin bildiği, özellikle bizde, iki ile ikinin neden dört ettiğini sorgulamayacak kadar şuursuzda öğrenilen ve öğretilen matematik olmaktan çıkarıp bambaşka bir alana taşıyor, tabiattaki canlılar dünyasının senkron hareketlerini, aldığı matematik eğitimiyle yorumlamaya başlıyor ve yepyeni "kuramsal ve uygulamalı" bir alt disiplinin öncülüğünü yapıyor. İşte budur, bilimi yeniden yazmak. Budur, dogmalar içinde çürümeyi reddederek kendi varlığının izlerini de bilime dahil etme çabası.  Tıpkı benim gibi kanserin de tıbbi bir sorun olmaktan ziyade matematik bir sorun olduğunu düşünüyor ve son zamanlarda bunun üzerinde çalışıyor. Ben de kanserin enformatik tabanlı bir bilişimsel hastalık olduğunu düşünüyorum. İşte bu arayışlardır, kendi disiplinini hayata dokundurma çabasından kastım.

Kendini mecbur hissederek kısmen okuduğu kitaplar dışında okumaya kapalı da olsalar, eleştirdiğim bu tür görüş sahiplerine sürpriz bir haberim daha var, muhtemelen bilmiyorlardır: İlmini, hayata bakışını sorgulamak yerine acayip şekilde, yediden yetmişe beyninin yüzde kaçını kullandığına takılageldiğimiz, Yahudi asıllı, Alman fizikçi Albert Einstein'i pekçoğumuz kaba fizikle yatıp kalkan, bize gösterilen tahta başı resimlerinden ötürü, elektrik çarpmışa benzer saçlarla laboratuvar faresi gibi yaşayan bir insan olarak hayal ederiz. Bize göre tüm zamanların insan üstü insanı, sayıların dehasıdır. Hepsi bu!

Oysa biraz araştırır iseniz, Einstein'in din, sosyoloji, tarih, siyaset, toplum, felsefe, psikoloji gibi envai çeşit sosyal alanda sayısız makale, deneme ve kitap yazdığını görürsünüz. Özellikle son yıllarda bunların birer ikişer Türkçe olarak yayınevlerimizce basıldığını görmekten de çok mutluyum. Her ne kadar teveccüh görmeseler de (!)


Çünkü yine söylüyorum ki; gerçek bilim hayata dokunandır ve Einstein de bunun farkındaydı. İzafiyet kuramını bile sosyal yaşam üzerinden kitlelere açabilmek, hayatı o perspektiften okuyarak damıtabilmektir asıl dehalığının kaynağı, güya beyninin yüzde 10'unu kullanması değil!

Einstein'in Yahudi kökenli bir Alman olduğunu da kasten söyledim: İlimi insanlara fayda vermek üzere bir araç olarak görmeyenler, sosyal yaşamdan kopuk yalıtılmış kalelerde sayılara boğulmayı bilim yapmak olarak düşünenler, sayılarla ve algoritmalarla metodların, savların gerçeklemelerini yaparken bunların sosyal yaşamla kaynaşması ve hayatın gerçeklerini üzerinde barındırması için gayret edenleri hakir görenler, atıl tutarak işlemedikleri düşünsel kapasitelerini bilim yerine düşünceler yerine insanların inançları, kıyafetleri, renkleri gibi yönlerden çekiştirerek gündemlerine koymayı genellikle severler.

Uzun lafın kısası; ben odağımı dağıtmadım, sadece çok boyutlu üretmeye çalışıyorum ve bunu doğduğum günden beridir böyle yapıyorum. Bilimin de bu olduğuna inanıyorum. Siz dilerseniz, sonsuz döngü içinde sayıları toplamaya devam edin, "hendese" mühendisleri.

Matematiğin sayıları ve yazılımcının kodları konuşmanın sözcükleridir ama iletişim, konuşma yaratılmadan önce de vardı. Bilimin amacı ise sözcüklerin peşinde koşmak değil, onları birer araç kabul ederek hem anlamak hem geliştirmektir yaşamı, olabildiğince.

Cem TURAN

26 Kasım 2014 Çarşamba

DUYARSIZ TOPLUMLARIN KANUNLARI ÇOK, AĞITLARI UZUN OLUR: İŞ GÜVENLİĞİ

 Geçenlerde İETT'nin İkitelli yerleşkesindeydim. Oldukça büyük bir alana kurulu kampüsün "tehlikeli atıklar" tabelasının olduğu yerde çelik konstrüksiyondan yapılmakta olan inşaat dikkatimi çekti.
Yerden metrelerce yüksekte işçiler kaynak gibi tehlikeli bir iş yapıyorlardı: Baretsiz, kemersiz, özel kıyafetsiz... Çelik çubukların üzerinde ip cambazı gibi. Tarzan gibi diyesim geliyor ama onun bile daldan dala atlarken tutunduğu sarmaşıkları oluyordu.


Yer önemli bir belediye tesisi olan İETT, işveren İBB. Ama duyarsızlık hastalığı yine diz boyu.

Düşündüm; Allah korusun, işçilerden biri  oralardan düşüp beton zemine çakılsa, ne olur diye?

Kameralar gelir, başta basın sonra kamu idareleri güya duyarlılık abidesi kesilirler. Ellerinde mızraklar, günah keçisi ararlar vurmak için.

Peki ama kimdir suçlu?

Örnek olması gerekirken, saldım çayıra Mevlam kayıra deyip işçilerin bu haline göz yuman İstanbul Büyükşehir Belediyesi mi?

Bunca yaşananlardan ibret almayan, halen "bana bişicik olmaz" takılan, güvenlik talep etmeyen, verileni kullanmayan işçiler mi?

Olaydan olaya kameralarla ortaya dökülen ama gerçekte benim gördüğümü umursamayan ve adına basın denen şovmenler mi? Hatırlarsanız, Avcılar'da yıkılan üst geçitte, inşaatta düşen asansörde de hemen bölgeyi mesken tutmuşlar ama sonra toplanıp bir başka fotojenik olayın peşine yelken açmışlardı.

Oysa kitle iletişim mekanizmasının bugünkü en önemli görevi sürekli bilgilendirme ve bilinçlendirme olmalı.

İnsan hayatı ucuz mu? Evet, işte bizde bu kadar ucuz. Bin tane iş güvenliği kanunu da çıkarılsa daha kamunun kendisinin hassasiyetinin samimi olarak bulunmadığı bir ortamda ne söylenebilir, kestirmek zor.


Trafikte, aracın kemerine dahi yolda polis görünce sarılan, geçince çıkaran, aparatlarla alarmını susturan, tümörleşmiş bir hastalıklı anlayış hakimken, inşaat ve maden işçilerinin kendilerinin de güvenlik ekipmanlarını birer zul, teferruat olarak görüp, kendi canını önemsemeyenleri varken elbette çok ucuzdur hatta sudan ucuz, sebildir insan hayatı bizde. Biri gider biri gelir, ocakların biri sönerse diğeri yanar çünkü ve biz buna erdemli, onurlu yaşam deriz, öyle mi?

Duyarsız toplumların kanunları uzun ve çok olur. Duyarlı olanların anayasaları bile bir avuç madde içerir.

Ağıt kültürü de gelişkindir böylesi toplumlarda. Kabir başlarında "getti!" diye ağlaşır, cinaslı ağıtlar yakarız. Oysa atın ölümünün arpadan olmasında bir engel görmeyen de acı patlıcana kırağı çaldırmayan da biz değil miyiz?

Bu ahvalin kurumsallaşmış hali değil midir, elinden taziye çelengi düşmeyen devlet erkanı? Ve klişeleşmiş sözler de bunun eseri değil midir: "Devlet yaralarınızı saracak", "hesabı sorulacak", "devlet baba yanınızda" ...


Deprem hazırlıkları deyince bile ilk aklımıza gelen yara sarma, ceset torbası stoğu bulundurma değil mi? Tedbir üretmekte neden bu kadar isteksiz davranıyoruz, hiç düşündünüz mü?


Bizde birşeyler var: Havamızda mı suyumuzda mı bilmem ama ayağı buralarda toprağa basanı yoldan çıkarıp azdıran, bilincini alıp adam sen de'ci kılan. Avrupa kurallarına kuzu kuzu uyan "Alamancı" vatandaşlarımızı Kapıkule'den geçtikten sonra azmanlaştırıp kural tanımaz trafik canavarı haline getiren bir güç belki.

Sinerjiyi önemle vurguluyorsam yazılarımda, inanın bunu kastetmiyorum. İnsan üzüm değil; birbirine bakarak kararmamalı bilakis baktıkça aydınlanmalı.

Cem TURAN

25 Kasım 2014 Salı

TOPLUMSAL İNOVASYON, ÇEVRESEL ŞEKİLLENDİRİCİLİK VE ÖĞRETMENİN ROLÜ

  İnsan şüphesiz sosyal bir canlı. Bunun sonucu olarak; çevresi ile doğrudan ve dolaylı etkileşim halinde olup, bu ilişkiler sonucundaki edinimlerin tezahürü olarak kişiliklerin  şekillendiği görülür.

  1953 Yılındaki DNA keşfinden sonra, uzun yıllar genetik bilimciler, insanın davranış, zeka ve yeteneklerinin şekillenmesinde genetik kodların izini takip ettiler. Diğer pozitif bilimlerden aşina olunduğu haliyle; insana mekanik bir kolaycılık atfetmeye eğilimli bilim insanları, DNA'nın milyarlarca şalteri barındıran bir elektrik panosu olduğuna, eğer uygun şalter bulunup konumu değiştirilirse bir insanın zeki, yetenekli, güçlü hafızalı, dahi, ahlaklı gibi arzu edilen tüm meziyetlerle donatılabileceğine inandılar. Hatta kanser gibi hastalıklara neden olan genleri bulup sigortalarını kapatarak bu hastalıktan da kurtulabileceklerini umdular. Oysa sonuç hiç de onların umduğu gibi olmadı: Canlılar dünyasının müthiş tasarım mühendisliği içinde insanın sahip olduğu karmaşık dünya, bilim insanın halen insan hakkındaki bilgisinin çok sığ olduğunu bir kez daha ispatladı. İnsan genetik faktörlerden çok çevrenin bir ürünüdür.


  Çevresel şekillenme süreçlerinin en önemli zeminini şüphesiz, öğretim ve eğitim faaliyetleri oluşturmaktadır. Bu faaliyet sanki okullarla sınırlı tutulan bir zaman kesitini ifade ediyormuş gibi algılansa da aslında tüm yaşam döngüsünü içine alan, ilk nefesten son nefese kadar içinde olunan, hayati bir süreçtir.

  Bu gerçekten yola çıkarak, örgün öğretim ve eğitim faaliyetlerinin temel dinamikleri asli olarak, bireye ömür boyu kullanabileceği öğrenme, yorumlama, tasarlama ve gerçekleme meziyetlerini kazandırabilmelidir. Bunun için soyut malzemelerle egzersizler stratejik önem taşımaktadır. Çünkü bunlar toplumsal bir kimliğin, aydınlanmacılık ve gelişimcilik yönünde harekete geçebilmesi için yegane anahtar rolüne sahip yaşamsal bileşenlerdir.

  Dünya tarihine bakıldığında; sıcak savaşların yanı sıra, eğitim faaliyetlerinin bölgesel ortak bilinçaltı oluşturmada yoğun olarak kullanıldığı görülür. Örneğin; adeta bir kitlesel silah gibi; sessiz ve derinden, sabırla yürütülen eğitim tabanlı stratejiler günümüz dünyasının bir bölümünü üretenler, bir bölümünü de üretenlerin ürettiklerini tüketen, bağımlı pazarlar olarak şekillendirmiştir. Tüketenler ligindeki coğrafyalarda, süreklilik arz eden eğitim stratejileri sonucu ideallerinden vazgeçmiş, üretmek gibi bir düşü olmayan, ideal beslemeyen ve bunlara mukabil eğlence, futbol fanatizmi, şans oyunları, diziler ve televizyon programları, vasatlaştıran mahalle çevreleri gibi kavramlar toplum genetiğine işlenerek kalıcılaştırılmıştır.

  Sanayi devrimi sonrası aranan yeni pazarlar yeni bağımlılıklar üretmiş, bu coğrafyalardaki insanlar üretenler grubundaki ülkelerin markalarını taşıyan ürünlere sahip olmayı birer sosyal statü ifadesi olarak kullanmaya başlamışlardır.

  Kurulmuş bulunan bu denklemde bir bozulma istenmemektedir: Tüketenler liginde iken "ben de yapabilirim" idealini dile getirmek umulan bir eğilim olmadığı gibi, pazar kaybetme endişesi taşıyan üretenler ligi oyuncularını kızdırmaktadır.


  Bu uğurda öğretim ve eğitim terminolojisi bile karıştırılmaktadır. Bilgi yığınları altında ezercesine, kısa süre içinde unutulacağı bilinmesine rağmen, genç bireylerin zihinlerini doldurmanın eğitimle de özdeş olduğu gibi bir yanılgıya düşülmektedir. Oysa eğitim, yanında hiç erzak olmayan bir bireyin dahi hayatta kalabilme, bir medeniyet kurabilme ve yaşatabilme becerisini kazandırmalı, idealist ve hedefli bir yaşam öngördürmeli, hayal gücünü ve öz inancı, güveni beslemelidir.

  Sınıf içerisinde öğrencilerin, hatta bir bilimsel toplantıda bile katılımcıların konuşmacıya soru sormalarının önünde bir engel teşkil eden ve toplumsal bilince yer etmiş, genetiğine işlemiş "acaba fikrimi paylaşırsam ayıplarlar mı?" düşüncesi bile entellektüel özgüven kodunun bozulmuşluğu ile ilgilidir.

  Günümüzün popüler teknoloji ürünlerine, bir kültür getiren sanal paylaşım imparatorluklarına bakıldığında, hiçbirinin geliştiricisinin dahi diyebileceğimiz vasıflarda olmadıklarını görmekteyiz. Hemen hepsi sıradan, ortalama insanlardır aslında. Ancak kendilerini aşmaya sevk etmek üzere tasarlanmış sosyal çevreleri, mahalli yaşamları kendilerini başarıya götürerek, bugün devlet başkanları gibi ağırlanan teknoloji dünyasının temsilcileri durumuna getirmiştir onları. Toplumsal genetik faktörler yine iş başındadır.

  Bir toplumun aydınlanmacı dönüşümü genç insanlarından başlamalıdır. Geçmişin kodlanan toplumsal genetik urları birer birer giderilmeli ve yerine inanç, kararlılık, merak, insan ve canlı sevgisi, idealizm ve hayal gücü konulmalıdır ve bu dönüşüm ancak öğretmenler eliyle mümkündür. O halde önce öğretmenliği yeniden tanımlamak ve mensuplarını motive etmek gerekir.

  Bilim bir yoktan yaratış eylemi değil, yaratılmış olanlardan esinlenerek modellemelerde bulunma, yaratılmışları kopyalama yoluyla, farklı kombinasyonlarda kombine ederek türetme çabasıdır. Bu nedenle; kuşların kanatları halen uçaklarda, vahşi hayvanların kazıcı pençeleri iş makinelerinin kepçelerinde yer alır. Bu düşünceden hareketle; insanın düşünsel ve beyinsel modeli olan bilgisayar da insan vücudundaki düşünsel ve sinir sistemine yönelik hemen her uzvun amatör birer kopyasını içermekte olduğundan, bilgisayar bilimlerinin insan beyin algısının izlenmesi ve geliştirilmesi konusunda da yadsınamaz bir ilgisi bulunmaktadır.

  Gelin görün ki; eğitim ve bilgisayarlar bir araya geldiğinde genellikle algılanan; teknolojik ürünler dağlarını sınıflara yığmaktır: Projeksiyonlar, tabletler, bilgisayarlar, Wi-Fi ağları, akıllı tahtalar... Bu son derece hatalı bir yaklaşım ve bu yanlış yaklaşımın sancılarını Fatih projesinde fazlasıyla görmekteyiz, örneğin. Eğitimin modernizasyonu alet edevatlardan önce içerik ve felsefesinin doğru kurgulanması ile sağlanabilir. Sınıfları akıllı tahtalar ile donatmak ve çocuklara tablet dağıtmak keşke yeterli olabilseydi ama değil....

  Bir düşünsel faaliyet, bir duyu organında algılanan sinyallerin sinir sistemince taşınarak beyinin nöronları tarafından etkileşimler kurularak değerlendirilmesi, bütünüyle organize bir eylemdir. Bir tek beyin hücresinin mükemmel çalışmasının hiçbir anlamı yoktur çünkü nöroenformatik (beyin aktivitesine dayalı bilgi işleme süreçleri) eylemler çok sayıda hücreden oluşan bir sistemin koordinasyonu ile mümkündür. Bu demektir ki; bir tek insanın mükemmel yetişmesi, bilime ve aydınlanmaya aşk ile bağlanmasının toplum için hemen hiç getirisi yoktur. İnovasyon denilen yenilik yönünde değişim hareketi, bilimsel gelişim ve fikirsel aydınlanma ancak bir sinerjik çevrenin sözkonusu olduğu coğrafyalarda yeşerebilir; sonuç verebilir.

  İnsanı aile, okul, arkadaş, mahalli mizaç gibi çevresel faktörler şekillendirir, tabletler değil. Bir öğrenciye neden ve nasılını bir ufuk eşliğinde vermedikçe, özgüven ve hayal gücü aşılamadıkça, entellektüel üreticilik cesaretini elinden aldıkça eğitmişlik şöyle dursun, sadece mekanik bilgi kapasitörleri üretmiş olacağımız, aşikar durumumuz olacaktır. Bundan kurtulma ülküsünün yegane kahramanları varsa, onlar öğretmenliğinin farkında olan ve bilgiden önce bilgiye karşı tutku ve idealleri öğrencilerine katabilen öğretmenlerdir.


Cem TURAN

24 Kasım 2014 Pazartesi

YORUM: BİLİM TÜNELİ SERGİSİ

Geçtiğimiz hafta İstanbul'da açılan Bilim Tüneli'ni gezme imkanım oldu. Bildiğiniz Planck sabitinin fizikçi isim babasının adını taşıyan Max Plank Topluluğu tarafından tasarlanan ve bilgiye göre; şu ana kadar 18 ülkede sergilenen proje şimdi İstanbul'da bir alışveriş merkezinde Şubat ayına kadar.

Sergiyi desteklemeyeni yok; Tübitak'tan bakanlıklara, valilikten belediyelere kadar epeyce sponsoru var. Diğer bir ifadeyle; finansal kaynak sebil gibi. Yine de öğrencilerden 10, diğer ziyaretçilerden 20 TL giriş ücreti isteniyor.

Bu sergiyi Türkiye'ye birkaç aylığına taşımayı Bahçeşehir Üniversitesi akıl etmiş. Zaten baştan sona bu üniversitenin öğrencileri sergi alanında "rehber" olarak istihdam edilmiş. Her bölümün anlatanı ayrı.

Böylesine bir hikayesi olan bir sergiye gidince görmeyi umduklarım bir yana, temel tasarım öğesi; aydınlatılmış zeminli ve artistik tasarımlı panolar üzerine yapıştırılmış asetat resimler, yazılar, aralarda tek tük küçük camekanlar içerisinde küçük bazı malzemelerden oluşuyor. Sayısı bir iki ile sınırlı, dünya ve sihirli ayna gibi demolar. Hepsi bu.

Dolayısıyla rehber görevi üstlenen öğrencilere büyük görev düşüyordu, sergi başlıklarını çekici kılmak için. Ancak çocuklar maalesef etiket bilgilerinin ötesinde bilgiye sahip değiller hatta özellikle genetik, nöroenformatik gibi konularda hatalı diyebileceğim kulaktan dolma bilgileri de verdiklerini görünce ister istemez biraz "problemli" bir ziyaretçi olmanın faydalı olacağına karar verdim.



Bu sergi profesyoneller için değil elbette, olsa olsa çocuklara bilime ısındırmak için faydalı olabilecek bir metodu içeriyor: Görselleştirme. Ancak mademki harikulade etkileyicilikte teknolojik teknikler kullanılmıyor, en önemli unsur anlatım tekniği ve içeriği. Her şeyden önce kullanılan dil pedagojik olmalı. Çocuğun ve gencin dünyasına yakın, anlaşılabilir olmalı. Değil maalesef, belliki üniversitenin öğrencileri ortama olduğu gibi bırakılıverilmiş; ne detay bilgi alınabiliyor ne küçük yaşa inilebiliyor.

Elbette hiç olmamasındansa güzel gelişmeler bu tür sergiler. Özellikle iğne atsanız yere düşmeyecek kadar kalabalık olan bir alışveriş merkezinin içinde tenhalığın gizemini yaşaması da daha çok yol alınması gerektiğinin bir göstergesi.

Sonuç olarak; bu seviyede bir sergiyi hazırlayamayacak bir üniversitemiz yok bence ama ya isteyeni yok ya hayal edeni yokki böyle suni efsaneleriyle birlikte dışarıdan geliyor basit prodüksiyonlar. Oysa eski köye yeni adet getirmeye önce üniversiteler istekli olmalı.


Gidip gezmenizi şiddetle tavsiye ediyorum ve sonrasında da hayal edin, bizler daha ne güzellerini, canımız istemesi kaydıyla, yapabiliriz... Neden bu tür daimi bilimsel sergiler hatta müzeler üretmesin bölümümüz ve üniversitemiz? Kimler kaçması gereken kulaklara kar suyu kaçırabilir? Sıradanlığı elinin tersiyle itip kimler gerçekten farklı, ucu insana dokunan, bir bilim toplumu üretmeye namzet projeler üretmek isteyebilir? Niyeti olanlara yardım için ben de hazırım.

Şüphesiz: Önce hayal etmekle başlar hayat, istemekle şekillenir, gayret ile meyve verir...

Cem TURAN

8 Kasım 2014 Cumartesi

SOSYOENFORMATİK: KANSER KENARDAN BAŞLAR

Belediye otobüslerinin klasik tescilli diyaloglarındandır:

-          - Arkaya ilerleyelim beyler!
-          - Abla niye duruyorsun orada, geçiver arkaya; otobüsün arkası da aynı yere gidiyor!
-          - Yer varsa gel de sen dur. Balık istifi gibi tıklım tıkış!
-          - Beğenmiyorsan in de taksiye bin, bir kişi azalır hiç değilse...

 Güzel hikayeler çıkacak, kimi zaman tebessüm kimi zaman gerginlik yaşatan konuşmalardır bunlar. Sık sık aralarına karışmaktan büyük keyif alırım bu kalabalığın. Çünkü zeka parıltısı yeni ifadeler, güncel yaşama dair felsefeler, binmekle inmek arasında geçen sürede vatan memleket kurtaran veciz nutuklar... Hepsi kulak misafiri olduğum, damıtarak yazılarımda ve anlatılarımda kullandığım çok önemli kültürel kaynaklardır, benim için.

 Fakat konum, otobüslerde anlatılanlar değil, bu kez: Yolcuların genel yerleşim eğilimlerine baktığınızda, genellikle kapı önlerini çok sever insanlar. Bu yüzden sık sık otobüs şoföründen papara yeseler de bir türlü vazgeçmezler öbek öbek kapılara yığılmaktan.


 Benzer şekilde; metro ve tramvayda da kapı önleri gözde mekanlardır, koridorlar tenha. Şehir hatları vapurlarında da mümkünse, tercihimiz geminin iki yanından baştan başa sıralı bulunan oturaklardır, martılara simit atsak da atmasak da ya da en azından cam kenarını kapabilmektir, fevrice. Hatta kimimiz inişin binişin olduğu halatçının makamını kutsal mekan gibi terk etmek istemez bir türlü, çakılıverir oraya. Uçakta, trende, şehirlerarası otobüslerde de durum pek değişmez: Cam kenarı olsun lütfen!

 Yeni bir eve taşınacakken de benzer bir güdüyle hareket ederiz: Koca şehri bırakıp, anakaranın kenarlarına mümkün olduğunca yakın olmayı isteriz. Kıyılar bir rant oluşturur bu yüzden, şehrin adı ne olursa olsun.

 Bir böceği küçük bir kağıtla aldığınızda ortalara değil kenarlara yönelir hemen. Kağıdın kenarı boyunca ileri geri gidip durur. Umudu kenardadır çünkü ve kenarın kenar olduğunun farkında...

 Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Biliyor musunuz, kanser de kenardan başlar. Tümörün varlığının devamını sağlayabilmesi için bir yüzeyde oluşması gerekir. Çünkü oksijen oradadır ve oksijen bu denli hızlı büyümeyi uman bir organizma için hayatidir. Bu nedenle kanser ya mide çeperinde, ya ciğerin yüzeyinde, ya ciltte... nerede olursa olsun, bulunduğu organın dış dünya ile temas noktasında başlar.


 Eğer yüzeyde yeterli oksijen ve ortamı bulabilirse, tümör çok kısa sürede olgunlaşır, büyür ve yapısına göre oldukça hacimli bir damar sistemi ile bu saldırgan ve iştahlı büyümesini iç dokulara da genişleyerek taşır. Hatta vücudun ana dolaşım sistemleri ile başka organların yüzeyine de sirayet ederek metastaz denilen olguyla karşılaşılır.

 İnsanın aklına şu soru geliyor hemen: O halde keşke organlarımızın yüzeyini koruyabilsek de hiç kanser olmasa. Organ yüzeylerinde oksitlenmelerin, paslanmaların önüne geçmek için antioksidanlar  teorik olarak kurtarıcı gibi gözükse de pratikte vücudun yeterince korunamadığını, önümüzdeki kanser gerçeklerine bakarak söylememiz sanırım yanlış olmaz.

 Bozulmuş bir yemekte, ekmekte, meyvede, süresi geçmiş bir yoğurt ya da ayranda da bakteriler önce kenar ve yüzeylerde ürer, yüzey boyunca yayılır ve sonra derinliklere uç uca eklenerek nüfuz ederler.
  
 Bu yazımın konusu tıbbi bir irdeleme de olmadığından, bu şablonu şimdi de sosyal yaşama adapte ederek sormak istiyorum:

 Ya toplumun kenarı neresidir? Toplum hastalıklarını neresinden kapar? Sosyal bilinçaltına virüsler nasıl girer ve orada yerleşerek koca bir sosyal ur doğurur?



 Nasıl düşünmez olur bir toplum, nasıl üretmez olur? Nasıl imajlar yok satarken ilmin talibi çıkmaz olur? Nasıl hayata bir dirhem katkı telaşı yokken hayattan hep alınacakların peşinde koşularak yaşanır?...

Siyaseten bir toplum; ülke düşünüldüğünde, onun kenarı neresidir? Kenarlar, kapılar bu kadar önemli olmasına  rağmen başkentler  ta ortadadır, örneğin. Şehir merkezleri de elit ve varlıklı kesimler için hep ikamet adresleri olagelmiştir. Oysa bisküvi de kenarından ısırılır. Soğuklar bile Balkanlar üzerinden gelip ülkemizin batı kenarından girmez mi içeri? Keskin bir virajdan geçen aracı bile, merkezkaç denen gizli bir el dışarı savurmak istemez mi?

 Diyeceğim o ki; merkezdekiler mevcut düzenlerinin, durumlarının (status, statüko) muhafazası ile o denli yoğun yaşar ve tek doğrunun bu olduğuna kendilerini o kadar alıştırırlarki dünyanın deviniminin doğasında olan yenilenme süreçlerine kapalı kaldıklarını fark edemezler çoğu zaman. Sonucunda halk hareketleri de ülkelerin kenarlarından başlar, isyanlar ve hatta aydınlığın yönü taşradan merkeze doğrudur büyük çoğunlukla.

 Merkezde şatafatlı, devasa boyutlu üniversiteler, araştırma laboratuvarları inşa edilip içlerinde nice araştırmacı ve akademik unvanlı insan bulunsa da dünyanın gelişim çizgisinin belini kırarcasına inovatif ve sıradışı fikirlerin, buluşların membağı neden ahırdan bozma kuytuluklarda, dağ başlarında, amatör ruha sahip ama değil bir bilimsel ünvan, üzerinde adı yazan bir kapısı dahi olmayan kişiler olmaktadır?

Doğudur, dünyanın kenarı: Onca medenileşmiş dünya halen, geçmişi binlerce yıla varan doğu öğretisinin gizemini çözebilmiş değildir, aslında. Kültürün de son derece mistik ve derin bir kaynağıdır, diğer yandan.
 ...

 Merkezi boş olan kenar, simit gibi olur ve anlamlıdır, lezizdir. Lakin kenarı olmayan bir merkez düşünülemez. Hocası olmayan, eksik olan nice okullar olmuştur ve fakat bir şekilde öğrenim devam eder ancak; öğrencisiz; kenarsız bir okul hayal dahi edilemez.

 Francalı ekmeğin de kenarı vardır, hem de çıtır çıtır. Genellikle biz onu da severiz ama her sevdiğimiz gibi bunca kenarı korumak için de elbet yapılması gerekenler var. Merkezde oturanın kenarı unutması yok oluş, onu bir esin kaynağı olarak kullanması yeniliğin ve gelişimin nedenidir.

Ve had bilmez, beylik bir sözle bitsin bu yazı: Aslında eğitim diye bildiğimiz süreç, merkezdekilere kenar olmanın erdemlerini taşıma sürecidir, bir anlamda.

Cem TURAN