18 Nisan 2015 Cumartesi

FİLM TAVSİYEM: HUGO (2011, ABD)

Kitap ve filmler dünyasından maalesef sık sık bir öneri getiremiyorum. İstiyorum ki; bitirme anında okuyucu ya da izleyici, hayata bakışına dair yeni bir renk, olumlu, kişisel ama insani yönde gelişimine katkı veren bir tortu, hiç olmazsa dile gelebilecek bir anafikir çıkarabilsin. Ama nafile; çoğunun verdiği lolipop şekerinin damakta bıraktığı tat gibi sadece izlendiği an elde edilen, bilgisayar hüneri görsel efekt veya daha da azına sahip, fabrikasyon, değersiz ve mesaj endişesi taşımayan cinsten oluyor.

Hızlı yaşa genç öl  ya da bırak saçım dağınık kalsın ekolünün düşünmeyen, düşündüren şeyleri sevmeyen, düşünmekten adeta korkan ve televizyon ekranında bile bu neviden bir yapım olduğunda "zap" denen adı bile berbat işi yapanlar doğal olarak; beyinleriyle muhatap kıldıkları ve kendileri farkında olmasa da çok değerli ömürlerinden okumak veya seyretmek için ayırdıkları, geri gelmez zaman mukabili; düşündürülmek gibi bir beklenti içinde olmayıp, "canım herşeyde de bir mesaj aranmazki, bakıyorum işte" diyedursunlar, ben böyle düşünmüyorum. İşte bu nedenle uyguladığım filtreden, tavsiye edebileceğim türden işler biraz az çıkıyor.


Size çocuklar, gençler ve yetişkinlerin rahatça seyredebilecekleri bir film öneriyorum: Hugo. Düşünsel faydasının zararından daha fazla olduğunu düşünüyorum. Birinci Dünya Savaşı ertesinde Paris'in kendine münhasır, büyülü entelektüel sosyal çevresinin savaş sonrası aldığı yaraları sarmaya çalıştığı, buharlı lokomotif dönemi. Hikayemiz de insanların bu şartlar altında kültürel, sosyal sığınma ve yeniden bir kültür olgunlaştırma mekanı olarak seçtikleri, büyük bir tren garında geçiyor.

İnandığı uğruna zoru göze alma, makinelerle hayatı özdeşleştirme, yılmama, sabretme, amacı için değişik çözümler geliştirme,, yaşamdaki varlık nedenini sorgulama, gözden çıkarmak yerine onarmaya odaklanma, özgüven ve idealler gibi pekçok konuda izleyene mesajlar paketlenmiş, bugünün standartlarına göre oldukça değerli bir film. 


Bu vesileyle yetişkinler familyasına da iki satır mesaj göndermek istiyorum: 

Dikkatinizi çektiğini umut ettiğim gibi; sizin de kendiniz adına seyretmenizi dilediğim bir film tavsiye ediyorum. İlk birkaç dakikasına bakıp "ha bu çocuk filmiymiş" diye önyargılı yaklaşmayın lütfen, sabırla sonunu getirin, yaklaşık iki saat süren filmin. Yeterki dünyanın bütün telaşını bırakıp izleyin, inanınki pişman olmayacaksınız.

Cem Turan

TEMBELLİĞİN GÖLGESİNDE ÖĞRETMEN VE EBEVEYNLER

Kültürümüze sızmış ve yetişkinler arasında su götürmez tembelliğin adeta bayrağı olmuş, söyleyenin ağzına biber sürülmesi farz olan, hastalıklı deyimlerimizdendir; "ununu eleyip eleğini asmak" veya "bizden geçmiş" olmak...

Gerçekten öyle olduğunu düşünen için yaşam son bulmuş demektir, en yakın asri mezarlıkta bulduğu ilk çukura bırakıversin kendini.



Yok eğer, kendisine başka herşeyden önce yapılan  "Oku!" davetinin gereğini yaşamak niyetindeyse insan; nefes aldığı her anı, kusurlarını doğruya dönüştürmek, eksiklerini tamamlamak, kendini değerce (önemce değil) aşmak ve bu sürecin bakiyesi olarak üreyen aydınlıkla insanların ışık görmeyen, loş kuytuluklarını aydınlatmak, oralardan yansıyanlarla da yeniden dolmak döngüsünü yaşamak için fırsat kabul etmeli.

Yazdığım on sosyal yazıdan altısı ya öğretmen ya anne baba konulu. Neden? Çünkü hata, fire affetmeyecek çok özel ve sorumluluğun en büyüğünü gerektiren uğraşılar da ondan. O kadar çok uğraşıyorumki işinin sırrına erememiş öğretmenlerle, çoğunlukla benim de o camiadan olduğum düşünülüyor ama değilim. Tahammül edemiyorum, "ben yeterince doldum" havalarındaki ebeveyn ve eğitmen olamamış öğretmenlere. Oysa hep birlikte bilgeliğe giden ve son nefeste biten bir yolculuğun yolcularıyız.


Çocuk ancak gölgeliğine sığındığı ağaçtan beslenen bir fidandır. Ancak öyle ağaçlar vardır ki; endamı görülür lakin içi kurtlarca kemirilmiş, koftur ve fakat kimseler görmez.

Mademki nefes alıp veriyoruz, o nefesin hakkını vermek durumundayız. Mademki annelik babalığa veya öğretmenliğe soyunduk, o işin de hakkını vermek durumundayız. Bunların mazereti yok, daha iyisi için çaba göstermek durumundayız.

Cem Turan

15 Nisan 2015 Çarşamba

SALLANDIRILAN KİTAPLAR

Nisan ayının ilk haftasında 21. Yüzyılın 15. kütüphaneler haftasını hep birlikte kutladık. Gerçekten kutladık mı bilmem ama geldi geçti sonunda.

Kütüphanede kitap okumakla bir başka mekanda kitap okumak arasındaki fark; bir filmi bilmem kaç boyutlu sinemada seyretmekle evdeki idare lambası kılıklı, minik televizyonda seyretmek gibi bir şey olmalı. Yani fark çok büyük!

Bu nedenle kütüphaneler asla modası geçmeyen, derinliği olan, atmosferi "hadi yeni şeyler öğren" diye her an tılsımlı bir şekilde uslara üfleyiveren, sanki bu dünyaya ait olmayan mekanlar. Bundadır ki; özellikle 16. ve 17. Yüzyılın her yerinden bilim fışkıran toplumsal sinerjisini giyotinler gölgesinde üretmeyi başarmış Avrupa'nın o zamanların izini taşıyan ihtişamlı, heybetli, mistik, şatafatlı... kütüphanelerini görmek, dünya dışı evrene açılan bir koridora bakmakla eşdeğer hisler uyandırır bende. Dünyada hiçbir şeyin ilimden daha yüksek mertebede olamayacağını haykırır gibidir yüksek tavanlı, kemerli, her biri ayrı sanat ve tarih eseri, altın yaldızlı kaç asırlık binalar. Dolayısıyla o toplumun bilgiye ve bilginin taşıyıcısı olan kitaplara verdiği önemin çok önemli bir göstergesidir, kütüphaneler.

Gelelim biz ve yine "şu muhteşem Türkler!" dedirtecek gerçeklerimize:

Kütüphaneler haftası boyunca Kültür Bakanlığı desteği ile çok güzel bir uygulama yapıldı ve nöbetleşe, ikişer üçer her gece şehrin farklı kütüphaneleri saat 22:00'a kadar kapılarını açık tuttular. Keşke daha sık olsa da insanları AVM'lerden koparıp hiç olmazsa akşam ve hafta sonları ayakları buralara alıştırılsa. "Biz müsait olunca kapanıyooo" diyenlerin bahanesi hiç olmazsa ortadan kalkmış olur. Kim samimi kim riyakar ortaya çıkar biraz daha. Hani mikrofon tutulup sorulunca "en son hangi kitabı okudunuz?" diye, kapağının yüzünü bile görmediği halde atıp tutan, sosyetik entellektüel bir kitle var ya, onları kastediyorum.

Biz de öyle yaptık. Eşim, kızlarımız ve ben haftanın son günü son nöbetçi kütüphanelerinden birinde yaklaşık iki saatimizi geçirdik. Çocukların mutlulukları ve kendilerini özel hissetmelerini, ailecene kütüphanede olan yeganeler olarak hissedebiliyordum. Kitaplarımızı aldık, masaya oturduk, uzun bir süre içlerine dalıp gitmiştik ki bir kadının avaz avaz avaz bağrışıyla irkildik:

- Saat sekiz oldu haydiii, toplanın şu kenara dolu gözüksün! Elinize birer kitap alın... 

Meğerse bir belediye kültür merkezi içindeki ilçe kütüphanesinde "okur" gözükenlerin bir kısmı belediyenin gönüllülerinden gençler değil miymiş? Hepsi toplandılar ciddi ciddi, aceleyle birer kitap ellerine tutuşturulanlar, birbirine yakın masalara oturdular.

Aynı kadın azarlar üslupta bir kez daha, bir kütüphanenin alışık olmadığı ve olmaması gereken, saygı sınırlarını hiçe sayan yüksek sesle haykırdı:

- Haydi, bak bir saat yapacaktık, yarım saate çektik. Hiç olmazsa yarım saat şu masalarda okuyun! Bak size de diyorum, gelir misiniz buraya!

Uzunca bir süre ısrarla söylediğinden başımı kaldırdığımda gördüm ki aslında bize diyormuş hazretleri. Kendileri kütüphanenin muhtemel müdireleri. Bulunduğu ortamın kabzımal toplanma yeri mi kütüphane mi olduğunu ayırt edemeyen bu kişinin talebini geri çevirip, nasıl mümkün olacaksa okumaya devam etmeye çalıştık.

O anda içeri profesyonel bir fotoğrafçı girdi. Bizim müdire hanımdan vecizlere devam:

- Bizi böyle topluca çek, onları da (bizi kastediyor) orada çekiver. Arkadaşlar yaklaşın, kalabalık gözüksünki Kültür Bakanlığı'ndan daha fazla ödenek alalım. Resimleri oraya göndereceğiz!

...

Yine bu hafta uğradığım bir başka kütüphane daha oldu. Az sonra anlatacaklarımın hiç olmaması gereken önemli bir kuruma ait olmasından ötürü neresi olduğunu söyleyemem.

Kütüphaneler haftası münasebetiyle kütüphaneyi süslemeyi düşünmüşler, sağolsunlar ama içeri girdiğim anda beynimden vurulmuşa döndüm: Kütüphanenin hemen her yerinde tavandan aşağıya ipler sarkıtılmış ve ne yapsalar beğenirsiniz? Ellerine geçen kitaba tam orta böğürlerinden matkapla ikişer üçer delikler açıp bu ipleri bir güzel geçirmişler. Gördünüz mü siz inovasyonu: Uçan kitaplar!


Bir iki üç değil, onlarca kitap! Sıradan insan dahi yapsa bir canlıya zarar vermiş gibi muamele görmesi gerekirken bu kitapları katleden, failler kütüphaneci!

İdam edilmiş, sallandırılmış kitaplardan birisinin adı dikkatimi çekti: Öğretmen olmak!

Gerçekten okul okumakla ne öğretmen, ne kütüphaneci, ne doktor ne bilmem ne olunuyor. Bünye önce ona müsait olmalı, kaldırabilmeli. Bir meslek herşeyden önce kişilik olarak uygunluk ister. Meslek tercihlerinden önce bu uygunluğu test etmek cürretinde olacak bir "eğitimli öğretim" sistemini halen sadece hayal ediyorum.

...

Yüreğiniz kaldırır mı bilmiyorum, peşisıra geldi. Bir örnekle de final yapalım. Bir süredir başlamak üzere olduğumuz yeni bir proje için ön araştırma yapıyorum. Ziyaret ettiğim yerlerden birisi de bir üniversitenin matematik bölümünün tarihi kütüphanesi. Bilgisayar bilimlerinin bu kadar tarihi bir kütüphanede ne yeri var, demeyin çünkü işin başı matematik ve matematik dünyanın en eski bilimlerinden. Aradığım kitapların ise basım tarihi 1970'ler.

Kütüphane görevlisinden bilgiler de aldım çünkü gerçekten kitapların hepsi tarih kokuyor. Ben bu kitapların daha yenileri ile neden takviye etmiyorsunuz demeye kalmadan memur söze atıldı:

- Oda bir şey mi, bir 40 - 50 yıllık kitaplara eski demeyiz. Şuradaki kitaplar 16-17. yüzyıldan kalmadır, başkaları da vardı ama maalesef alan getirmiyor!

Aklım dumurda ben şokta, kalan bir gıdım akıl; o da gitti gidecek! Memurun gösterdiği yer kapının ucu, ayak altı, sıradan bir dolabın açık alt rafı. Hiçbir koruma, tedbir, kim kaybetmiş de onlar bulsun. Elini at, 16. yüzyıl matematik kitabı elinde!
...

Aklıma dünyanın ilk robotlarını yapan deha mühendis; Şırnak, Cizreli Eb'ul İz'in el yazmalarının başına gelenler geldi: Kimseciklerin adını, sanını bilmedikleri, sibernetiğin öncüsü bu bilim insanının kitapları örneklerini verdiğim türden anlayışla "mahkum edildiği" kütüphane köşesinden bir Alman profesör tarafından kaçırılır. Paha biçilmez şaheserdeki her bir projenin birebir çalışan prototipini yapan, bunlarla bir müze açan profesör kitabı Almanca'ya çevirtip uzun yıllar üniversitesinde mühendisliğin temel başvuru kitabı olarak okutur.

Kitabı metreyle, koyacağı kütüphanenin bulunduğu odanın rengiyle uyumlu olacak şekilde seçen insanların olduğu, okurmuş gibi yapılan ve okunmayan, bilgiye ve onun muhafazası kitaba hürmet etmeyenlerin olduğu bir coğrafyada bilim ürer mi, ilerleme olur mu?

Bu kütüphaneler haftasının ardından bir kez daha anladımki gerçekten "çok çılgınız" biz, Türkiye'dekiler. Eğer kütüphaneler haftası böyle gelecekse bence gelmemesi daha hayırlı. Hiç olmazsa kitapların canı yanmaz, okuyacak bir el bulur belki. Çöpe atılmayı hiçbir kitap hak etmez, ona muhtaç bunca köyü, kasabası hatta şehri olan bir ülkede.

Cem TURAN

10 Nisan 2015 Cuma

BİR OKUL İNOVASYONU HİKAYESİ: BALIK BAŞTAN KALKAR AYAĞA

Yaşadığım ve hatıralarım arasına aldığım bir saptamamı sizinle paylaşmak istiyorum:

İstanbul'da bir ilkokul. Dün davetliydim, gittim ve bir seminer verdim. Seminerin hedefi velilerdi. Mütevazi yaşamlar sürdüklerini hissettiğim, Türkiye'nin hemen her yerinden güzelim Anadolu'nun neredeyse homojen bir karmasıydı karşımdaki insanlar. 


Malum, benim bir dilim var, külliyatım. En çok eleştiri aldığım yer olan; uzun cümlelerim. Kimisine karmaşık gelen bir aritmetiği olan ve cümlelerin ardına gizlenmiş olan mesajlarım. Dolayısıyla endişelerim vardı, anlaşılabilmekten yana ama onlarla yaşadığım zaman dilimi, endişelerimin ne kadar da yersiz olduğunu bana öğretti:

Tam iki saat süren anlatıya odaklanmış bir katılımla, büyük bir sabır ve ilgiyle takip etti anne veliler. Ben onlara bir adım attım, toplumca önümüzde duran ve aşılması gereken meseleleri kah hızlı ateşte piştiği için dışı yanıp içi pişmeyen yemeğe kah otobüs durağında asılı olan overlokçu, reçmeci, düz ütücü arayan ilana atıfta bulunarak arz ettim. Onlar ise bana misliyle karşılık verip ebeveyn olmanın fedakarane erdemini hissettirdiler. Ne verdiysem aldılar, daha fazlasını istediler aydınlığa, umuda aç yürekler ve yine inovasyonun asıl membağının öz sineleri olduğunu gösterdiler.

Bugüne kadar kim bilir kaç kez şatafatlı konferans salonları, üniversite, otel toplantı odaları, yönetim kurullarında konuşup kendimce bir projeksiyon tutmaya çalıştım dinleyenlere ki genellikle profesyonellere ve asgari üniversite seviyesine gelerek belirli bir entellektüel algıya sahip olabilmiş insanlardı onlar. Ama tüm açık yürekliliğimle itiraf etmeliyimki; dünkü iki saat kadar hiçbirisinin çıktılarının süratli ve büyük olduğunu görmedim.

İki saat sonunda özgüvenleri adeta şahlanan, insan olarak kendisinden beklenenlerin  ve yapabilme kapasitelerinin enginliğinin farkına varan izleyiciler, program sonunda sahnede etrafımı sararak, bugünün onlar için bir dönüm noktası olacağının ilk işaretlerini  verdikleri kararlarını benimle paylaştılar:


Kimisi bıraktığı yerden okumaya devam edeceğini söyledi, kimisi okumak için kitap sordu, kimisi çocuğunu bir maç bağımlısı haline getiren çevresel faktörlere savaş açıp öğrenmeyi seven bir birey haline gelmesi için çalışacağına söz verdi ve saire...

En güzeli de helallik istediler, benim gibi bir fakirden. Demek ki iki saat boyunca can havliyle anlatmaya çalıştıklarımı, benden onlara geçen bir hak olarak gördüler ve kıymete değer buldular. Her hallerinden anladım ki, söylediklerimi sahiplendiler. Bu, beni yoğun duyguya sevk eden ne büyük onur benim için. Ailelerine, çevrelerine dinlediklerini anlatmaya söz verdiler. İşte budur, kelebek etkisi! Ayırdığım zaman da tükettiğim nefes de hepsi helal olsun.

Onlar sergiledikleri bu ulvi hal dilleri ile bana öğrettilerki:

-Önyargılı olmayacaksın; almak isteyen mutlaka alır, sen merak etme.
-Asıl yenilikçilik ihtiyaç duyulduğu anda başlar. Bir eli yağda bir eli balda insanların arasında yenilik filizlenemez, yeni fikir üreyemez. Bilim sokakta, bilim hayatın gerçekleriyle hergün karşılaşan insanlarla beraber. Ütopik laboratuvarlarda, Aristokrat teknotratların tekelinde değil.
- Ve insanları seveceksin, o sevgini akıtacaksın kitabi sözlerinden önce. Kitabın dışına çıkacaksın; sözlerin sadece onlardan alıntıysa sen ilmi yaşamıyor, sadece okuyorsun demektir.
-Aydınlık ve ilim parayla pulla alınabilecek bir şey değil, ancak yürekle ve istekle edinilebilir.

Dünkü bu güzel öğretileriniz için hepinize teşekkür ederim, güzel insanlar.

Ve söz etmeden geçemeyeceğim: Meşhur atasözümüz der ya; balık baştan kokar. Öyledir lakin önermenin tersini gördüğüm bir adresti dün beni tüm misafirperverliği ile ağırlayan devlet ilkokulu: Balık baştan ayağa kalkar. Bir müdür ve beraberindekiler, eğer dilerlerse 50 yıllık tarihi bir okulun küllerinden ne müthiş bir inovasyon üretebilir, herşeyi baştan uca nasıl değiştirebilir; bunu gördüm dün. Okulun her köşesini, bilim sınıfını, fen sokağını.. gezdirdiler ve gördüklerim değme kolejin suni imajı değil, devlet-millet kaynaklarıyla vücuda getirilen bir gerçek. 

O kadar etkilendimki çocuk olsam o okulda okumak isterdim, evimiz yakın olsa çocuklarımı orada okutmak. Her zaman söylediğim gibi; idealist bir devlet öğretmeninin, bir devlet üniversitesinin yerini doldurabilecek hiçbir özel kurum düşünemiyorum.

Teşekkür ederim hepinize hem misafirperverliğinizle dolu dün için hem çocuklara hazırlamaya çalıştığınız gelecek için. Gerçek öğretmenlerle dolu, öğretmenin de öncesinde; "eğitmek" aşklarıyla içi ısınan okullarımızın sayılarınızın çoğalması en büyük rüyam ve dileğim. Okulları teknoloji ile donatmak değil marifet, bu deniz fenerlerine, kutup yıldızlarına; önder vasıflı öğretmenlere sudan, havadan çok ihtiyacımız var.

Cem Turan​

9 Nisan 2015 Perşembe

MÜZİĞİN ENFORMATİĞİ

Kayahan gibi aslana "miyav" dedirtip kediyi "pırr" diye uçurmak, Barış Manço gibi naneden limon kabuğundan girip ayılarla, eşeklerle, dedelerle ninelerle gönüllerde taht kurmak, Veysel gibi uzun ince bir yolda hayatı ve varoluş gerçeğini sorgulamak ya da Makber gibi ölmeden ölmeye empati yaptırtmak...

Bunlar ve bunlar gibi şaheserlerin ortak özelliği; değerler kazanında pekmez kıvamına gelinceye kadar kaynayıp çok zengin bir hayal gücüyle bezenmiş olmak.

Ve zamane: Bunların kıyısından dahi geçmeyen, ruhun değirmeni olan eğitim (öğretim değil) koridorunda adım atmamış şahsiyetlerin lakırdı ve tamtamla karışık vücut teşhirinden ibaret acınacak halleri.

Genelde olduğu gibi, bugün de müzik yapan ve sanat icra ettiğini düşünenlerin en yaygın sermayesi, şehir hatları vapurundaki bir cankurtaran simidi gibi; koltuklarının altından eksik etmedikleri, sözüm ona "aşk". Hiçbir kavramın içi günümüz şarkılarıyla bu denli boşaltılmış olmaz. Aşk hiçbir zaman bu denli ucuz bir anlam ifade etmez, birbirinden garip figürlerle ekranları bocalayan, pek çoğunun isimlerini dahi öğrenmeye fırsat vermeyecek kadar kısa ömürlü ellerde. Ama nafile; yine de aşk bugün ve gelecekte şarkı yapanların kullanacakları en popüler ve garanti fonlardan biri olmaya devam edecek gibi gözüküyor.


Diğer taraftan, müzik tarzı sizinle uyumludur veya değildir, bilmiyorum ama her biri birbirinden didaktik eserlerin sesi Orhan Gencebay da sesini duyurmak için kendini teşhir etme ihtiyacı duymadı.

Zeki Müren adını duyunca bıyık altından gülen üretmezler birer ikişer bir tek tortu bırakmadan toprağın sinesine girmektelerken, onun adı bir abide gibi halen ortada ve sanat güneşi unvanını halen alan olmadı. Kimsenin zoruyla değil, ürettiğinin değeriyle korunmaya örnektir Müren ekolü.

Müzik hanende ve sazendelerin birlikteliğinden ibaretti. Bugün ise görsel şovların gerisine düşmüş durumda hem sazlar hem de sözler. Bu durum ise aburcuburdan farksız, faydasız, obezite nedeni fastfood'lar gibi değersiz ve içi boş bir müzik anlayışını getirip gündemimize oturttu. Dinliyorsunuz ama "bana ne verdi?" sorusuna yanıt bulamıyorsunuz çünkü böyle bir misyon ve çabası zaten yok güncel müzik yapımcılarının. Onlar geçmişin müzik üstadlarıyla sahneyi birer ikişer terk ediyorlar, "Sarı çizmeli Mehmet Ağa", Cem Karaca'nın "Tamirci çırağı" türlerinin son örnekleri olacaklar belki; insana gerçek dolu bir daveti, hikayeyi bütünüyle aktaran.

Ruha şifa da olabilir müzik: Süleymaniye şifahanesinde yüzyıllar önce müzikle psikolojik rahatsızlıklara derman olmaya çalışılan mekanları ilk gördüğümde irkilmiştim, çağdaşı Avrupa giyotine fazla mesai yaptırırken.

En ileri öğreti tekniğidir müzik, halen bundan bihaber "öğretimci" çoktur. Oysa müzik çok iyi bir bilgi taşıyıcısıdır. Bir anahtarın üzerindeki girinti ve çıkıntılar gibi, beynin keşfedilmeye muhtaç, karmaşık dehlizlerine girip hafıza kapılarına tam olarak uyum göstererek açar, bilgiyi oraya nakşeder.


Hipnotik bir araçtır müzik: Bunu bir süredir keşfetmiş perakendeciler, market zincirleri ritimlerin sihirli formlarını sürekli olarak mağazalarında yayınlayarak müşterilerinin mantık filtrelerini bloke edip kendilerini kaybedip ihtiyaç gözetmeden daha fazla alışveriş yapmalarını sağlamaya çalışmaktalar.

Tasavvufta da müzikal ritimler önemli bir yer tutar. Namelerin ahengi, bir kudümün ya da neyden etrafa yayılan sesin frekansı sırlı bir tılsımdır; mesajı kalplere taşımaya vesile olan. Aşıkın maşuku ararken, takatsizliğiyle çıkardığı bir haykırışın tezahürüdür. Kalpten alınıp yine kalbe saplanan, anılan nam-ı şifanın alamet-i farikasıdır; nameler. 

Semazenlerin her adımıyla ritme karşı durdukları mevlevi semah gösterilerinin izleyenleri saran atmosferi yine musikinin gücüyle kurgulanmış özel etkinliklerdir.


Ezan da Kuran da yine benzer tılsımlı makamlarla okunarak paslı kapıları açılsın diye yağdanlıkla zorlamazlar mı? Devasa boyutlu kilise çanlarından çıkan tok ve net vuruşlara ne demeli? Sizce ne için? Ya da yine kilise ayinlerinde çalınan ve kendine has, içime hep ürperti veren organ sesi bir tesadüf mü dersiniz yoksa yine gizemli sırlar kitabından çıkmış stratejik bir hedefimi var?

İlahiler de sadece insan sesinin enstrüman olarak kullanıldığı yalın halleriyle çok daha iletkendir, yürekleri yumuşatan ve insana dünyadaki misafirliğini hatırlatan. Lakin zamane, kendine has makam ve usülde kapıların kilidini açabilecek şekilde tasarlanmış bu harikulade yapıtların bile "modernleştirmek" adı altında, tam anlamıyla suyunu çıkardı. Pop müziğe hatta rock'a dönüşmüş, frekansı ve genliği bozulmuş bu çerçöp piyasa işlerine ilahi demek mümkün değil ve ilahi felsefesinin tam zıddına zarar üretip duruyorlar, tahammül edilmesi güç, para kanama niyetiyle yapılmış fason işler.

Henüz gün doğmadan, gecenin ilerleyen saatlerinin karanlığında kuşlara bir haller olur. Hiç yakaladınız mı o zamanı, adeta senfoni gibi gaga birliği yaparak verilen kuş konserini dinlediniz mi hiç? Kesinlikle tavsiye ediyorum, insana büyük huzur verir.

Enformasyonun sırrını biraz çözebilmiş siyasi partilerin imdadına da yetişir, müzik. İşinin piri ellerde, bir melodik ritimle siyasi dengeleri altüst edebilir, aleyhinize olan halkın teveccüh tablosunu lehinize pekala döndürebilirsiniz. Söylemiştim ya; tesir altında bırakıcı önemli bir etkidir müzik yeterki bu gücü yöneten bir fareli köyün üstad kavalcısı olsun yanınızda.

Daha uzar da uzar bu konu. Ses ve ritim yaşam için vazgeçilmezdir. Cırcır böceklerinin organize işlerinden milli marşların aidiyet duygusunu arttırıcı etkilerine kadar her yerde melodik kriptolara rastlarız. 

Müziğe yüklenecek misyon zamanla daha da çeşitlenecek ve değişecek. Belki bilgisayar iletişimi doğal ritmik sesler üzerinden yapılacak bir vakit sonra ve siz müzik parçası dinlediğinizi umarken, atı alan bilgi Üsküdar'ı çoktan geçmiş olacak.

Cem TURAN