14 Ocak 2015 Çarşamba

EN YÜCE KARİYER AİLEDİR

Gerçek sevgiler fedakarlık membağından kaynayan su ile beslenir. Dendiği gibi: İyi günde ve kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta, güneşli günlerde de fırtınalı havada da, tebessüm edildiğinde de sitemli haykırışlarda da, gençlikte de yaşlılıkta da, dağ dolusu servetle de bir kuru soğanla da, övüldüğünde de yerildiğinde de...

Hayat dizi filmlerle beslenen son 30 yılın insanının algıladığı temeller üzerinde yükselmediğindendir, çocuk oyuncağına dönen evlilikler. Mantığın, muhasebenin, bilançoların, kar-zarar analizlerinin girmeyeceği yegane alan belki de ailedir.

Bugünlerde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığımızın resmi bir söylemi haline nihayet dönüştüğü gibi; AİLE İNSANIN YAŞAMINDAKİ EN ÖNEMLİ KARİYERDİR.


Çocuklarımızı iyi bir aile kurucusu olmaya hazırlamalı. Fiziken, varlık içinde büyümeleri başka bir şey, geleceğin şekillendiricisi ve toplumun temel hücresi olan ailenin yapı taşı olabilecek bireyler olmaları bambaşka.

Siz de tanık oluyorsunuzdur, toplum giderek evliliği bir düğün merasiminden, Amerikan menşeili "sitcom" dizilerdeki karelerden ibaret gören, ailenin mayasında olması gereken sorumlulukları taşıma konusunda ciddi sıkıntıları olan insanlar zümresi haline gelmeye başladı.

Çocuğunu bir sonraki nesli şekillendirecek, aile kurdurup yaşatabilecek vasıflarla donatmak, bu konuda sağlam bir uygulamalı eğitim vermek anne babaların asli görevi, bu eğitimi almak çocukların ebeveynleri üzerindeki büyük bir haktır. Toplumun yapısını doğrudan etkileyen bu hakkın hesabının da ilahi mahkemede bir gün kişilerin karşısına çıkacağı bir gerçektir.

Şehirden köyüne, daha çok iş daha çok kazanç hırsının girdabına düşmüş günümüz anne babalarının, çocuklarının hayatlarındaki yokluklarını ve esirgedikleri bu eğitimi ciciler, oyuncaklar, yerine göre telefonlar, arabalarla kapatmaya çalışma zayıflıklarını ibretle izliyorum. Sonuçta bir şekilde büyümüş ama hayata hazırmış gibi yapılmasına rağmen aslında olmayan yavrular, sadece gelenek gözeterek evlendiriliyor. Sonuç, cepte para olmadan alışverişe çıkıldığı için facia oluyor, çoğu kez. 

Bu yetersizliğin farkına varan nice genç ise evlenmeyi gündeminden sildiğinden giderek yalnızlaşıyor bir yandan da toplum. Stüdyo daire satışları patlıyor. Oysa bir sorundan kaçarak değil, içine girilip el birliği ile desteklerle üstesinden gelme yolları bulunabilir.

Bildiğim kadarıyla, evlilik öncesi bazı fiziki sağlık tetkiklerini devlet artık zorunlu tutuyor. Peki ama ya yukarıda anlattığım yetkinlikler, manevi ve psikolojik yeterlilikler hakkında bir değerlendirme ve geç olsa da bir ön eğitim zorunluluğunu gündeme layığı ile getirmeyi ne zaman düşünür kamu aklı?


Bence...

Çocuğunu layığı ile toplum ve ailenin bencil olmayan, birlikteliği önceleyen, "biz" demeyi bilen bireyleri olarak yetişmelerini dert edinmemiş, "saldım çayıra Mevla kayıra" misali, ruhi sağlıklı şekillendiricilik görevini yapmayan anne baba en ağır şekilde cezalandırılmalı ve bir daha kabilevari böyle şuursuz birlikteliklerin oluşmasına engel olunmalı.Çünkü kayırıcılıktan rüşvete, adi suçlardan teröre kadar pekçok toplumsal ura odun bu çocuklardan çıkarılıyor.

"Bilmem nerelerde okuttuk" diyene yanıtım; öğretim başka şey eğitim başka. Etraf eğitimsiz öğretimli kaynıyor; kariyere tapan, kendi çıkarı için herşeyi yapabilecek.  

Geçtiğimiz günlerde görüştüğüm bir sağlık firmasından alıntı: Adam doktor olmuş, devlet hastanesine mal alacak. İhaleye katılan firmalara tek tek yanaşıp "istediğin fiyatı ver, kabul ettireceğim yeterki bana 50 bin TL gönder" diyor. Bunu 2014 Türkiye'sinde yapıyor. Hay senin okuduğun okula, seni yetiştirmeyen anne babaya!

Yaşanmış veya nakledilmiş örneklerden biri daha: 

Tıklım tıkış bir belediye otobüsü. İçeri kendini zor atabilmiş, gerçekten küçük çocuğunu kucağında güçlükle taşıyabilen bir anne. Diğer taraftan, ayakta bekleşen bu annenin hemen dibinde, ön koltukta 20'li yaşlarda bir genç ve sonradan anlaşılıyorki; yanında oturan bayan annesi. Önce şoför rica ediyor:
"Lütfen bir genç çocuklu bayana yer verebilir mi?"
Tık yok.
Sonra arkadakiler, müdahil oluyorlar: "İnsanlık namına bir kişi bu bayana yer verebilir mi?"
Yine tık yok... Kimse üstüne alınmıyor ama otobüsün çocuklu bayanı görebilen hemen hemen tüm kesiminin gözü oturmakta olan 20'li yaşlardaki insanın aymaz tavrını kınayarak izliyor.
Sonunda yolculardan birisi doğrudan bu gence sesleniyor: "Görmüyor musun halini yer neden vermiyorsun?"
İşte o anda kızılca kıyamet kopuyor:

Önce genç:
- Niye verecek mişim, böyle bir mecburiyetim mi var? Önce o gelseymiş ne yapalım?...

Asıl trajik durum gencin yanındaki annesinin söze girmesiyle ortaya çıkıyor:
- Aaa, ne münasebet canım, neden kalkacakmış. Daha yeni, iki bin lira saydığımız cep telefonunu ayaktayken çaldılar. Gene mi çalsınlar? Yok daha neler...

Fazla söze gerek var mı? A be annelik makamının içini dolduramamış bayan... Koskoca adama iki bin liralık telefon alarak ona kendini kabul ettireceğine, güya anneliğini perçinleyeceğine, manevi olgunlaşması için yapmadıklarını bu yolla örtbas edeceğine iki gram insani erdemlerden, bir yaratık olmakla bir insan olmak arasındaki farklardan, ahlak ve edepten söz etseydin. Ne olurdu... Her çiçek ne kadar güneş alırsa o kadar büyür. Her çocuğun da üzerine ne kadar erdemli bir anne baba gölgesi düşerse o kadar pişer, demlenir, yaşanılası ve yaşatası olur. Dünyanın geriye kalanı için anlamı olur. Yoksa hükmü sadece aşiretinde, ortak çıkar grubunda, camiasında, cemaatinde, kulübünde, işyerinde öter başkaca sıfır olduğu gibi değerlerle ayakta durmaya çalışan şu dünya için değersizliği ve bencilliği ile tam bir asalaktır.

Bu anne babalar maalesef ateşlerde yanacaklar, inanıyorum. Yansınlar da... Çünkü insanlığı tehdit ediyor şuursuzlukları. Eğer ben de onlardan biri olur isem buna ben de dahil olmaya hazırım. 

Kafamızdaki gözlerimizi kapatmamıza rağmen hayatı görebiliyorsak, işte o zaman yetiştik demektir. Ve ancak yetişen insanların hayata verecek değerleri olabilir. Kendini yaşatmak değildir şüphesiz, yaşamak.

Cem Turan

SEVGİ VE MAHLEP

Kim bilir, bugüne kadar kaç tane simit yemişsinizdir. Ben de öyle, sayısı meçhul. Dolayısıyla hepimiz profesyonel birer simit tadıcısı diyebiliriz kendimize; iyi ve kötü yapım ürünü olduklarını şıp diye anlayabiliriz, öyle değil mi?

Siz öyle sanın... Ben de öyle sanıyordum. Ta ki, bir vakit önce bir müşteri ziyaretimde sunulan ikram tabağındaki simitten bir parça alana kadar. Önce konuşmanın devamını getiremedim, sustum, tüm nöronlarımla başıma gelen bu halin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Kelimenin tam anlamıyla vurulmuştum simide. Bir başkaydı. Şekli şimali bir simitti ama kendileri tam bir afetti, letafetti, zarafetti. Başka yerlerde daha önce hiç tatmadığım, çok özgün, biricik bir lezzetti. Aşk gibi tarif ettiğim bu şey sadece bir simidin başımı döndüren rahiyasıydı. İçine ne koydularsa müthişti!

Nezaketten kaynağını, orada bulunanlara soramamış olsam da ofise dönmek için dışarı çıktığımda ilk yaptığım şey, yakındaki pastaneleri taramak oldu. Nihayet, üzerinde susam yerine bana ikram edildiği gibi; çekirdek içi taneleri olan bir simidi vitrinde gördüğüm birisine hışımla girerek "Evet o! Onu istiyorum..." dediğimi hatırlıyorum. Adamcağız kesekağıdına koyar koymaz bana daha para üstünü bile vermemişken ben bir çocuk edasıyla "hımmm" içten geçirmeleriyle kendinden geçmiş bir halde simidimi ısırmaya başlamıştım.


Evet, kesinlikle oydu bu. Aradığım simit!

- Lütfen söyleyin bunun içinde ne var? Neden bu böyle?
- Yıllardır yaptığımız sıradan simit.
-Hayır hayır, bir şeyler farklı bunda. İzah edemediğim farklı bir aroma var ve bu harikulade bir tat bırakıyor ağzımda. Sanki bu dünyaya ait değil gibi. Bambaşka bir şey bu!
- Hamur, su, biraz şeker...

Adamcağız biraz düşündükten sonra mütebessim bir halde:
- Ve mahlep!
- Mahlep mi? Evet işte o! Bu isim beni çarpan ve tattan öte sihirli bir özüt olan neyse ona tam da uydu.

Öyle mutlu oldumki o tadı bulduğuma. Kendimi onu keşfetmekle çok ayrıcalıklı hissettiğimi hatırlıyorum. O bölgede ziyaretim oldukça, karnım tok olsa da mutlaka gider alırım bir tane ve beklemeden yerim.

Geçenlerde gittiğimde vitrinde göremedim ay çekirdekli simidi. İçeri girip mahzun bir çocuk edasıyla sordum. Bittiğini söylediler. Kaşlarım öne düştü, çok üzüldüm. "Ama o çok güzeldi" dedim, "neden?" dedi tezgahtar. "Onda mahlep vardı ve ben ona vurgundum" dedim. Tezgahtar bir başka simit türü çıkardı, tebessüm ederek. "Üzülmeyin, bu da aynı hamurdan yapılıyor" dedi. 

Bir anda heyecanlandım, alıp ısırdım. Haklıydı; işte benim emsalsiz lezzetim!
Demekki nicelik değil nitelikti peşinde olduğum. Simit değil, içindeki benim için emsalsiz o müthiş lezzet kaynağıydı ve tüm istediğim.
...

Günümüzün anne babalığa soyunan hazırlıksız insanlarının anlayamadığı şey işte bu: Emsalsiz bir lezzet sunmak! Ki onun adı da sevgi...

En lüks lokantalara, restoranlara götürüp yedirebilirsiniz çocuğunuzu ya da bir telefonla eve sipariş edebilir. Kurabiyeleri, kekleri hazır alırsınız ya da ihale edersiniz başkalarına. Belki yardımcı hanımlarınız, bakıcılarınız vardır: Onlar yaparlar envai çeşidini. Fazlaca çalışansınız ya...


Evde bir şeyimiz arızalanır; ya hemen atılıp başkası alınır ya da tamirci çağrılır. Küçük bir boya işi vardır belki, tiz boyacı tutulur. Nasıl olsa tüm bunlar da başkaları tarafından hem de daha kalifiye şekilde yapılan şeylerdir. Ha onlar yapmış ha anne baba işin içindeymiş, ne fark eder.  

Zamana ayak uydurmak gerek, tam gaz ileri, şuur ve erdem limanından demir alıp uzaklara açılma zamanı şimdi!

Velhasıl çocuk anne babayı emek verilir hiçbir işin içinde görmez. O işin üniversitesini de okumuş olsa piri de olsa başkasının katamayacağı, ruhsatı sadece gerçek anne babalarda olan bir iksir daha vardır yapılan işlerin içine katılacak. Mahlep gibi damakta benzersiz bir tad bırakacak, yuvanın huzuru ve çocukların ruhen doygunluğunu sağlayacak... O da şüphesiz sevgidir.

Beş yıldızlı bir otelin şefinin yaptığı bir yemek karın doyurabilir ama ruhu asla! Çünkü içinde sevgi yok ve annenin  içine sevgisini kattığı, yavan bir çorbanın yanında adı bile anılamaz.
Belki tutulan bir badanacı evinizi Picasso'yu aratmayacak teknikte boyayabilir ama o fırça darbeleri duvarlara asla sevginin resmini çizemez, babalar gibi.

Hani bir bisküvi reklamının sloganı var ya; "Anne eli değmiş gibi"...

Hah, işte tam da öyle: Anne de baba da elini değdirmeli çocuklarının hayatına. Zaman hızla akıp gidecek ve bizler yavaş yavaş tarih olurken çocukların damaklarında sadece mahlebin, yani içine sevgimizi katarak bizzat onlara sunduklarımızın kuvvetli aroması kalacak ve bizi onlarla yad edecekler.


Düşüncesi farklı olan da şaşırmasın sonraki muhtemel yaşayacaklarına. Öyle ya; mademki kimin yaptığının hiç önemi yok, önemli olan iş görmek ve hatta profesyonellerin yaptığı daha "muteber": Sayıları mantar gibi çoğalan yeni ve modern huzurevlerinin, kalabalıklar içinde yalnızlık yaşayarak ölümü bekleyen sakinlerinden birisi olmak, sizi rahatsız etmesin. Çünkü amaç sizin bakımınızsa, kimin baktığının ne önemi var? Hatta oralarda size daha iyi bakarlar teknik olarak ve profesyonellerin yaptığı tabiki daha "muteber" olacak.

Hadi şimdi yine, çocuğunuzu "anne eli değmiş bir kurabiyeyi" okuluna götürüp arkadaşlarıyla paylaşmaktan ve sizin varlığınızla gururlanmaktan mahrum edin ve en yakın pastaneye sipariş edin zamane anneleri...

Bozulan, kırılan ne varsa atın ve hiçbir gayret öğretisinde bulunmadan gidip yenilerini alıp getirin, olur mu zamane babaları. Atan bir sigortayı bile düzeltirken, patlayan bir lambayı değiştirirken görmesinler sizi. Bilye ve tahtalardan hiç kaykay yapmayın onlara, birlikte üretmenin hazzını yaşatmayın; nasıl olsa hazırı var, değil mi? 

Böylece çocuğunuzun bilinçaltına telafi ve onarım mekanizmalarının değil, para ve metanın gücünü bir kez daha kazıyın, çıkmamacasına.

Parasıyla değil mi herşey: Onlar da çok uzaklardan e-belediyeye bağlanır, yatırır mezar paranızı, eğer şansınız var ise, can emanetinizi teslim ettiğini gün. Birileri sanal medyada ölüm haberinizi paylaşır, diğerleri "Beğen" seçeneğini tıklar. Madem nasılını sorgulamadan elde edilen sonuç yeterli geliyor, bundan daha pratik ne olabilir.

İster beni duyun ister duymayın, servise bıraktığınız bir araba değildir insan.

Ve insan tercihlerinin sonucunu yaşar her zaman ve sevgi saf emektir.

Kendi ürettiği değersizliklerine rağmen sonrasında değer ummak ise insanın en büyük tezat noktası.

Cem Turan

29 Kasım 2014 Cumartesi

MÜHENDİSLİK MONŞERLERİNE GÖZ AÇTIRMA SEANSI

İlginç "öğrenmiş" ama "yetişmemiş" insanlar görüyorum ve beni eleştiriyorlar üslubum için. Onlara göre sayılara, formüllere boğulmamış bir yazı bilimsellikten uzaktır, sadece kendisinin anlayabileceği şeyler karalamak ise bilim dünyasının fenomenliği!

Eskiden şaşırıyordum hatta üzülüyordum böyle tepkilere, kendimi; beni ben yapan kodlarımı kontrol ediyordum ama doğruluğunu görünce iş daha da sarpa sarıyordu her insanın düşüncesine verdiğim önemden ötürü ama şimdilerde gülüp geçmek durumundayım, yola devam etmek ve doğru bildiğim şekilde bilim tarlasını işleyebilmek için.

Böcekgillerde olduğu varsayılan, tek boyutlu, siyah beyaz bir görüştür halbuki bu. At gözlüğü ile hayata bakmaktır, teknik bir insan; bir mühendis, kimyager, biyolog, matematikçi, fizikçi olup da hayatı bundan ibaret saymak ve muhteşem bir beyin taşıyorken onu mekanikleştirmek. Belli ki benden de onu istiyorlar, ettiğim her söz, yazdığım her makale ve yayın ucube sayıların havada uçuştuğu, duyguları bile Laplace dönüşümüne tabi tutulup, Fourier serilerine açmamdan mutlu olacaklar, belliki bazı meslektaşlarım.


Birkaç eğri büğrü çizmeye, isimlerini orada burada duyup "görüntü işleme", iki ile ikiyi toplatıp adına "yapay zeka" diyecekler mesela. Veya kod yazmayı mühendislik sanacaklar bu "monşerler". Cehalet başa bela! Geçen gün TÜBİTAK'tan bir arkadaşımla bunun üzerine sohbet ediyordum. O da bana kod yazmanın bilgisayar dünyasının ameleliği olduğunun kurumsal görüşleri olduğundan bahsetti. Gerçekten de öyle: Bilgisayar bilimleri bir şehir ise kod yazmak bir şantiyedeki bir binanın bilmem kaçıncı katında sıva yapma işinden farksızdır. Ama insan koca bir şehri; asıl bilimi göremiyorsa, sıvadığı odadan ibaret sanır dünyayı, bunu da bilimcilik sanır. İçime bu farkındalığı, analizin gücünü, en kalıcı eğitim yöntemi olan hal dilleri, davranışları ile koyan hocalarıma bir kez şükranlarımı sunuyorum, Allah beni civarlarından ayırmasın.

Beni dağılmakla suçlayan dar zihniyetli insanlara güzel örneklerim var:

Bizlerin teknik ve akademik dünyada yaptığımız laboratuvar çalışmaları ve araştırmalar, yemekler gibidir. Dolayısıyla biz de en leziz, sağlıklı, doyurucu, faydalı, keşfedilmemiş tatların peşinde, mutfaktan çıkmayan aşçılar. Ne kadar harikulade bir yemek ortaya koyarsak koyalım, mademki hayat denen lokantanın içindeyiz; mutfakla müşterilerin yani halkın aç bir şekilde, yemek bekledikleri salonu birbirinden ayıran duvarın diğer tarafını da düşünmek zorundayız. Çünkü yanlış servis yapıldıkça ya da içindekilerin faydası yeterince iyi anlatılmadığından kimse tarafından tercih edilmedikçe, yaptığımız yemeğin akıbetini çöp olmaktan kimse kurtaramaz. Bu olaydan meal şu ki; hayata ve insanlara dokunmadıkça kendin çalar kendin oynar olursun, sayın hendeseci! Mühendisliğin kelime anlamı olan hendese (hesap kitap) bilirlikten çok öteye gittiğini artık görmeliyiz. Sadece mühendislik için değil, tüm temel bilimler için aynı tespitim geçerlidir. "Kerrat" cetvelini hatim etmek, onu kullanıp ne anlattığı kendinden menkul yazılar üretmek, sizi iyi bir matematikçi yapmaz!

Hayatı bir ve sıfırlardan ibaret gösteren tek gözlükle görmeyi mesleğinin doruğu olarak kabul edenleri uyarmak istiyorum. Hayat, çok fazla sayıda kuvvetin dengelenmesi ile taşınan devasa boyut ve karmaşıklıkta bir manzumedir. Gerçek bilim yolcusu ise bunun farkında olmalı, ilgilenmeli ve kendi alanlarıyla ilgili olarak yaşama dair temas edilecek noktalar üretmelidir. Yoksa şimdiye kadar çokça örneği görüldüğü gibi bilim, yalıtılmış ortamlarda ütopik yaşamların sürüldüğü, hayattan kopuk, kimseye faydası olmayan, adı olan ama kendisi görülmeyen bir mevhum olarak kalmaya devam edecek ve bu nedenle anlamlı ve somut çıktı üretemediğinden, tariflediğim güdülerle hayata bakabilmeyi başarabilmiş insanların yaşadığı topraklardan bilgi, bilim, teknoloji ithal etmeye devam eder olacağız.

Yazarları bir söyleşide, panelde sıkıştırdığım en popüler sorumdur, "Sanatınız ne içindir, siz ne için yazıyorsunuz?" sorusu. Kimileri anlaşılmayı ve kitlelerce benimsenmeyi, onlara düşünsel bir anlamlı katkı vermeyi dert edindiklerini bana düşündürecek tutarlı yanıtlar verirken, bazı densiz, bana göre değersiz cevaplar üretenler de oluyor. Bunlar genellikle benim adını bilmediğim, muhtemelen "yeni yetme" yazarlar:
- Ben kendim için yazıyorum, kim okursa okusun!
- Hiç de umurumda değil, bir mesaj vermek!
- Kitabım satmıyorsa, bu ülkede gerçekten akıllı kimse yok!
- ...

Düpedüz yalan söylüyorlar ya da yazar olmaktan fersah fersah uzaklar. Eline kalem alarak yazmanın yazarlık olmadığını bilmekten yoksunlar. Tıpkı eline ünvan geçirip, anlamsız sayı oyunlarıyla, kodlarla, istatistiklerle yazılar yazmayı bilimsel yayıncılık olarak görenler gibi, vahim bir durum: Dağlar, tepeler oluşturan kağıt yığınları ama topluma belki zırnık kadar fayda! Sanat da bilim de şüphesiz insan ve diğer canlılar içindir.

Türkiye'de 180'in üzerinde üniversite var ve bu üniversitelerde onbinlerce araştırmacı, akademisyen. Bu çok önemli bir beyin stoğu. Hepsi bir kere hapşırsa ve birer damla "bilimsel" tükürük saçsalar etrafa, bu toplumun bir bilim selinde yüzmesi gerekirdi ama görünen o ki; bu aritmetik tutmuyor.

Cornell Üniversitesi'nde "Kuramsal ve Uygulamalı Mekanik" Bölümü ve "Uygulamalı Matematik Merkezi" profesörü, Amerika'nın en çok satan ders kitabı seçilen "Nonlinear Dynamics and Chaos" yazarı,  Prof. Dr. Steven Strogatz'ın ifadesiyle; bazı insanlar, bütün hayatlarını ne yapmak istediklerini bilmeden geçiriyorlar. Bu yüzden hazır bir disiplinin, mesleğin içerisinde kaynayıp gitmeyi tercih ediyorlar. O mesleğe, alana kendilerinin getirdiği hiçbir yenilik yok! Hiç yaşamamış gibiler, adeta.


Daha evvelki yıllarda olduğu gibi; bundan birkaç gün önce televizyona yansıyan çok özel görüntüleri hayranlık içinde seyretmiştim. Samsun'un İlkadım ilçesi, Avdan Köyü semalarında bir sanat şaheseri tabloyu aratmayacak güzellikle toplu figürleri, ahenkli hareketlerin uyumuyla üreten sığırcık kuşlarıydı, haberin baş kahramanları. İzlemeye değer bu muhteşem görüntülerin bir başka örneği olarak ateş böceklerinin toplu ışık danslarını örnek veriyor Profesör Strogatz. 


Gördüğü bu örnekler karşısında matematiği herkesin bildiği, özellikle bizde, iki ile ikinin neden dört ettiğini sorgulamayacak kadar şuursuzda öğrenilen ve öğretilen matematik olmaktan çıkarıp bambaşka bir alana taşıyor, tabiattaki canlılar dünyasının senkron hareketlerini, aldığı matematik eğitimiyle yorumlamaya başlıyor ve yepyeni "kuramsal ve uygulamalı" bir alt disiplinin öncülüğünü yapıyor. İşte budur, bilimi yeniden yazmak. Budur, dogmalar içinde çürümeyi reddederek kendi varlığının izlerini de bilime dahil etme çabası.  Tıpkı benim gibi kanserin de tıbbi bir sorun olmaktan ziyade matematik bir sorun olduğunu düşünüyor ve son zamanlarda bunun üzerinde çalışıyor. Ben de kanserin enformatik tabanlı bir bilişimsel hastalık olduğunu düşünüyorum. İşte bu arayışlardır, kendi disiplinini hayata dokundurma çabasından kastım.

Kendini mecbur hissederek kısmen okuduğu kitaplar dışında okumaya kapalı da olsalar, eleştirdiğim bu tür görüş sahiplerine sürpriz bir haberim daha var, muhtemelen bilmiyorlardır: İlmini, hayata bakışını sorgulamak yerine acayip şekilde, yediden yetmişe beyninin yüzde kaçını kullandığına takılageldiğimiz, Yahudi asıllı, Alman fizikçi Albert Einstein'i pekçoğumuz kaba fizikle yatıp kalkan, bize gösterilen tahta başı resimlerinden ötürü, elektrik çarpmışa benzer saçlarla laboratuvar faresi gibi yaşayan bir insan olarak hayal ederiz. Bize göre tüm zamanların insan üstü insanı, sayıların dehasıdır. Hepsi bu!

Oysa biraz araştırır iseniz, Einstein'in din, sosyoloji, tarih, siyaset, toplum, felsefe, psikoloji gibi envai çeşit sosyal alanda sayısız makale, deneme ve kitap yazdığını görürsünüz. Özellikle son yıllarda bunların birer ikişer Türkçe olarak yayınevlerimizce basıldığını görmekten de çok mutluyum. Her ne kadar teveccüh görmeseler de (!)


Çünkü yine söylüyorum ki; gerçek bilim hayata dokunandır ve Einstein de bunun farkındaydı. İzafiyet kuramını bile sosyal yaşam üzerinden kitlelere açabilmek, hayatı o perspektiften okuyarak damıtabilmektir asıl dehalığının kaynağı, güya beyninin yüzde 10'unu kullanması değil!

Einstein'in Yahudi kökenli bir Alman olduğunu da kasten söyledim: İlimi insanlara fayda vermek üzere bir araç olarak görmeyenler, sosyal yaşamdan kopuk yalıtılmış kalelerde sayılara boğulmayı bilim yapmak olarak düşünenler, sayılarla ve algoritmalarla metodların, savların gerçeklemelerini yaparken bunların sosyal yaşamla kaynaşması ve hayatın gerçeklerini üzerinde barındırması için gayret edenleri hakir görenler, atıl tutarak işlemedikleri düşünsel kapasitelerini bilim yerine düşünceler yerine insanların inançları, kıyafetleri, renkleri gibi yönlerden çekiştirerek gündemlerine koymayı genellikle severler.

Uzun lafın kısası; ben odağımı dağıtmadım, sadece çok boyutlu üretmeye çalışıyorum ve bunu doğduğum günden beridir böyle yapıyorum. Bilimin de bu olduğuna inanıyorum. Siz dilerseniz, sonsuz döngü içinde sayıları toplamaya devam edin, "hendese" mühendisleri.

Matematiğin sayıları ve yazılımcının kodları konuşmanın sözcükleridir ama iletişim, konuşma yaratılmadan önce de vardı. Bilimin amacı ise sözcüklerin peşinde koşmak değil, onları birer araç kabul ederek hem anlamak hem geliştirmektir yaşamı, olabildiğince.

Cem TURAN

26 Kasım 2014 Çarşamba

DUYARSIZ TOPLUMLARIN KANUNLARI ÇOK, AĞITLARI UZUN OLUR: İŞ GÜVENLİĞİ

 Geçenlerde İETT'nin İkitelli yerleşkesindeydim. Oldukça büyük bir alana kurulu kampüsün "tehlikeli atıklar" tabelasının olduğu yerde çelik konstrüksiyondan yapılmakta olan inşaat dikkatimi çekti.
Yerden metrelerce yüksekte işçiler kaynak gibi tehlikeli bir iş yapıyorlardı: Baretsiz, kemersiz, özel kıyafetsiz... Çelik çubukların üzerinde ip cambazı gibi. Tarzan gibi diyesim geliyor ama onun bile daldan dala atlarken tutunduğu sarmaşıkları oluyordu.


Yer önemli bir belediye tesisi olan İETT, işveren İBB. Ama duyarsızlık hastalığı yine diz boyu.

Düşündüm; Allah korusun, işçilerden biri  oralardan düşüp beton zemine çakılsa, ne olur diye?

Kameralar gelir, başta basın sonra kamu idareleri güya duyarlılık abidesi kesilirler. Ellerinde mızraklar, günah keçisi ararlar vurmak için.

Peki ama kimdir suçlu?

Örnek olması gerekirken, saldım çayıra Mevlam kayıra deyip işçilerin bu haline göz yuman İstanbul Büyükşehir Belediyesi mi?

Bunca yaşananlardan ibret almayan, halen "bana bişicik olmaz" takılan, güvenlik talep etmeyen, verileni kullanmayan işçiler mi?

Olaydan olaya kameralarla ortaya dökülen ama gerçekte benim gördüğümü umursamayan ve adına basın denen şovmenler mi? Hatırlarsanız, Avcılar'da yıkılan üst geçitte, inşaatta düşen asansörde de hemen bölgeyi mesken tutmuşlar ama sonra toplanıp bir başka fotojenik olayın peşine yelken açmışlardı.

Oysa kitle iletişim mekanizmasının bugünkü en önemli görevi sürekli bilgilendirme ve bilinçlendirme olmalı.

İnsan hayatı ucuz mu? Evet, işte bizde bu kadar ucuz. Bin tane iş güvenliği kanunu da çıkarılsa daha kamunun kendisinin hassasiyetinin samimi olarak bulunmadığı bir ortamda ne söylenebilir, kestirmek zor.


Trafikte, aracın kemerine dahi yolda polis görünce sarılan, geçince çıkaran, aparatlarla alarmını susturan, tümörleşmiş bir hastalıklı anlayış hakimken, inşaat ve maden işçilerinin kendilerinin de güvenlik ekipmanlarını birer zul, teferruat olarak görüp, kendi canını önemsemeyenleri varken elbette çok ucuzdur hatta sudan ucuz, sebildir insan hayatı bizde. Biri gider biri gelir, ocakların biri sönerse diğeri yanar çünkü ve biz buna erdemli, onurlu yaşam deriz, öyle mi?

Duyarsız toplumların kanunları uzun ve çok olur. Duyarlı olanların anayasaları bile bir avuç madde içerir.

Ağıt kültürü de gelişkindir böylesi toplumlarda. Kabir başlarında "getti!" diye ağlaşır, cinaslı ağıtlar yakarız. Oysa atın ölümünün arpadan olmasında bir engel görmeyen de acı patlıcana kırağı çaldırmayan da biz değil miyiz?

Bu ahvalin kurumsallaşmış hali değil midir, elinden taziye çelengi düşmeyen devlet erkanı? Ve klişeleşmiş sözler de bunun eseri değil midir: "Devlet yaralarınızı saracak", "hesabı sorulacak", "devlet baba yanınızda" ...


Deprem hazırlıkları deyince bile ilk aklımıza gelen yara sarma, ceset torbası stoğu bulundurma değil mi? Tedbir üretmekte neden bu kadar isteksiz davranıyoruz, hiç düşündünüz mü?


Bizde birşeyler var: Havamızda mı suyumuzda mı bilmem ama ayağı buralarda toprağa basanı yoldan çıkarıp azdıran, bilincini alıp adam sen de'ci kılan. Avrupa kurallarına kuzu kuzu uyan "Alamancı" vatandaşlarımızı Kapıkule'den geçtikten sonra azmanlaştırıp kural tanımaz trafik canavarı haline getiren bir güç belki.

Sinerjiyi önemle vurguluyorsam yazılarımda, inanın bunu kastetmiyorum. İnsan üzüm değil; birbirine bakarak kararmamalı bilakis baktıkça aydınlanmalı.

Cem TURAN

25 Kasım 2014 Salı

TOPLUMSAL İNOVASYON, ÇEVRESEL ŞEKİLLENDİRİCİLİK VE ÖĞRETMENİN ROLÜ

  İnsan şüphesiz sosyal bir canlı. Bunun sonucu olarak; çevresi ile doğrudan ve dolaylı etkileşim halinde olup, bu ilişkiler sonucundaki edinimlerin tezahürü olarak kişiliklerin  şekillendiği görülür.

  1953 Yılındaki DNA keşfinden sonra, uzun yıllar genetik bilimciler, insanın davranış, zeka ve yeteneklerinin şekillenmesinde genetik kodların izini takip ettiler. Diğer pozitif bilimlerden aşina olunduğu haliyle; insana mekanik bir kolaycılık atfetmeye eğilimli bilim insanları, DNA'nın milyarlarca şalteri barındıran bir elektrik panosu olduğuna, eğer uygun şalter bulunup konumu değiştirilirse bir insanın zeki, yetenekli, güçlü hafızalı, dahi, ahlaklı gibi arzu edilen tüm meziyetlerle donatılabileceğine inandılar. Hatta kanser gibi hastalıklara neden olan genleri bulup sigortalarını kapatarak bu hastalıktan da kurtulabileceklerini umdular. Oysa sonuç hiç de onların umduğu gibi olmadı: Canlılar dünyasının müthiş tasarım mühendisliği içinde insanın sahip olduğu karmaşık dünya, bilim insanın halen insan hakkındaki bilgisinin çok sığ olduğunu bir kez daha ispatladı. İnsan genetik faktörlerden çok çevrenin bir ürünüdür.


  Çevresel şekillenme süreçlerinin en önemli zeminini şüphesiz, öğretim ve eğitim faaliyetleri oluşturmaktadır. Bu faaliyet sanki okullarla sınırlı tutulan bir zaman kesitini ifade ediyormuş gibi algılansa da aslında tüm yaşam döngüsünü içine alan, ilk nefesten son nefese kadar içinde olunan, hayati bir süreçtir.

  Bu gerçekten yola çıkarak, örgün öğretim ve eğitim faaliyetlerinin temel dinamikleri asli olarak, bireye ömür boyu kullanabileceği öğrenme, yorumlama, tasarlama ve gerçekleme meziyetlerini kazandırabilmelidir. Bunun için soyut malzemelerle egzersizler stratejik önem taşımaktadır. Çünkü bunlar toplumsal bir kimliğin, aydınlanmacılık ve gelişimcilik yönünde harekete geçebilmesi için yegane anahtar rolüne sahip yaşamsal bileşenlerdir.

  Dünya tarihine bakıldığında; sıcak savaşların yanı sıra, eğitim faaliyetlerinin bölgesel ortak bilinçaltı oluşturmada yoğun olarak kullanıldığı görülür. Örneğin; adeta bir kitlesel silah gibi; sessiz ve derinden, sabırla yürütülen eğitim tabanlı stratejiler günümüz dünyasının bir bölümünü üretenler, bir bölümünü de üretenlerin ürettiklerini tüketen, bağımlı pazarlar olarak şekillendirmiştir. Tüketenler ligindeki coğrafyalarda, süreklilik arz eden eğitim stratejileri sonucu ideallerinden vazgeçmiş, üretmek gibi bir düşü olmayan, ideal beslemeyen ve bunlara mukabil eğlence, futbol fanatizmi, şans oyunları, diziler ve televizyon programları, vasatlaştıran mahalle çevreleri gibi kavramlar toplum genetiğine işlenerek kalıcılaştırılmıştır.

  Sanayi devrimi sonrası aranan yeni pazarlar yeni bağımlılıklar üretmiş, bu coğrafyalardaki insanlar üretenler grubundaki ülkelerin markalarını taşıyan ürünlere sahip olmayı birer sosyal statü ifadesi olarak kullanmaya başlamışlardır.

  Kurulmuş bulunan bu denklemde bir bozulma istenmemektedir: Tüketenler liginde iken "ben de yapabilirim" idealini dile getirmek umulan bir eğilim olmadığı gibi, pazar kaybetme endişesi taşıyan üretenler ligi oyuncularını kızdırmaktadır.


  Bu uğurda öğretim ve eğitim terminolojisi bile karıştırılmaktadır. Bilgi yığınları altında ezercesine, kısa süre içinde unutulacağı bilinmesine rağmen, genç bireylerin zihinlerini doldurmanın eğitimle de özdeş olduğu gibi bir yanılgıya düşülmektedir. Oysa eğitim, yanında hiç erzak olmayan bir bireyin dahi hayatta kalabilme, bir medeniyet kurabilme ve yaşatabilme becerisini kazandırmalı, idealist ve hedefli bir yaşam öngördürmeli, hayal gücünü ve öz inancı, güveni beslemelidir.

  Sınıf içerisinde öğrencilerin, hatta bir bilimsel toplantıda bile katılımcıların konuşmacıya soru sormalarının önünde bir engel teşkil eden ve toplumsal bilince yer etmiş, genetiğine işlemiş "acaba fikrimi paylaşırsam ayıplarlar mı?" düşüncesi bile entellektüel özgüven kodunun bozulmuşluğu ile ilgilidir.

  Günümüzün popüler teknoloji ürünlerine, bir kültür getiren sanal paylaşım imparatorluklarına bakıldığında, hiçbirinin geliştiricisinin dahi diyebileceğimiz vasıflarda olmadıklarını görmekteyiz. Hemen hepsi sıradan, ortalama insanlardır aslında. Ancak kendilerini aşmaya sevk etmek üzere tasarlanmış sosyal çevreleri, mahalli yaşamları kendilerini başarıya götürerek, bugün devlet başkanları gibi ağırlanan teknoloji dünyasının temsilcileri durumuna getirmiştir onları. Toplumsal genetik faktörler yine iş başındadır.

  Bir toplumun aydınlanmacı dönüşümü genç insanlarından başlamalıdır. Geçmişin kodlanan toplumsal genetik urları birer birer giderilmeli ve yerine inanç, kararlılık, merak, insan ve canlı sevgisi, idealizm ve hayal gücü konulmalıdır ve bu dönüşüm ancak öğretmenler eliyle mümkündür. O halde önce öğretmenliği yeniden tanımlamak ve mensuplarını motive etmek gerekir.

  Bilim bir yoktan yaratış eylemi değil, yaratılmış olanlardan esinlenerek modellemelerde bulunma, yaratılmışları kopyalama yoluyla, farklı kombinasyonlarda kombine ederek türetme çabasıdır. Bu nedenle; kuşların kanatları halen uçaklarda, vahşi hayvanların kazıcı pençeleri iş makinelerinin kepçelerinde yer alır. Bu düşünceden hareketle; insanın düşünsel ve beyinsel modeli olan bilgisayar da insan vücudundaki düşünsel ve sinir sistemine yönelik hemen her uzvun amatör birer kopyasını içermekte olduğundan, bilgisayar bilimlerinin insan beyin algısının izlenmesi ve geliştirilmesi konusunda da yadsınamaz bir ilgisi bulunmaktadır.

  Gelin görün ki; eğitim ve bilgisayarlar bir araya geldiğinde genellikle algılanan; teknolojik ürünler dağlarını sınıflara yığmaktır: Projeksiyonlar, tabletler, bilgisayarlar, Wi-Fi ağları, akıllı tahtalar... Bu son derece hatalı bir yaklaşım ve bu yanlış yaklaşımın sancılarını Fatih projesinde fazlasıyla görmekteyiz, örneğin. Eğitimin modernizasyonu alet edevatlardan önce içerik ve felsefesinin doğru kurgulanması ile sağlanabilir. Sınıfları akıllı tahtalar ile donatmak ve çocuklara tablet dağıtmak keşke yeterli olabilseydi ama değil....

  Bir düşünsel faaliyet, bir duyu organında algılanan sinyallerin sinir sistemince taşınarak beyinin nöronları tarafından etkileşimler kurularak değerlendirilmesi, bütünüyle organize bir eylemdir. Bir tek beyin hücresinin mükemmel çalışmasının hiçbir anlamı yoktur çünkü nöroenformatik (beyin aktivitesine dayalı bilgi işleme süreçleri) eylemler çok sayıda hücreden oluşan bir sistemin koordinasyonu ile mümkündür. Bu demektir ki; bir tek insanın mükemmel yetişmesi, bilime ve aydınlanmaya aşk ile bağlanmasının toplum için hemen hiç getirisi yoktur. İnovasyon denilen yenilik yönünde değişim hareketi, bilimsel gelişim ve fikirsel aydınlanma ancak bir sinerjik çevrenin sözkonusu olduğu coğrafyalarda yeşerebilir; sonuç verebilir.

  İnsanı aile, okul, arkadaş, mahalli mizaç gibi çevresel faktörler şekillendirir, tabletler değil. Bir öğrenciye neden ve nasılını bir ufuk eşliğinde vermedikçe, özgüven ve hayal gücü aşılamadıkça, entellektüel üreticilik cesaretini elinden aldıkça eğitmişlik şöyle dursun, sadece mekanik bilgi kapasitörleri üretmiş olacağımız, aşikar durumumuz olacaktır. Bundan kurtulma ülküsünün yegane kahramanları varsa, onlar öğretmenliğinin farkında olan ve bilgiden önce bilgiye karşı tutku ve idealleri öğrencilerine katabilen öğretmenlerdir.


Cem TURAN