19 Ağustos 2014 Salı

ANNELİK ÜZERİNE: SOSYAL BİLİMCİLERİN İLÜZYONLARI

  Medeniyet tarihinde tüketilen binlerce yıl sonrasında gelinen bir tek doğru var ise; insanın kendisi hakkında hemen hiçbir tamamlanmış bilgiye henüz sahip olmadığı gerçeğidir. Pozitif bilimleri araç olarak kullanarak fizik, kimya, biyoloji ve bunların türevi teknoloji alanında, kendisi dışında nice deryalarda kulaç atan, nice adaları fetheden insanoğlu lamelin üzerine kendisini koyduğunda, maalesef aynı başarıyı elde edememiştir.


  Tıp, elde edilen büyük gelişmelere rağmen halen başa çıkılmayı bekleyen hastalıklarla dolu, yeni kaşiflerini arayan bir bilinmezler ülkesi. Özellikle psikiyatri ve onun sosyal izdüşümü diyebileceğim psikoloji tam anlamıyla bir kör atış alanı olmaya devam ediyor. Sözgelimi; 1980'lerden bu yana, onyıllarca "dur bakalım, ne olacak?" diye insanlara verilen meşhur bir antidepresanın etken maddesinin, insan yaşamını tehdit eden yan etkilerinin daha yeni yeni farkına varılıyor.

  Tezgahta insanın olmasıyla oluşan muallak, net olmayan durum, atışı serbest kabul eden özellikle sosyal bilimler dünyasından kimilerinin gövde gösterisi yapabileceği uygun, puslu zemini de beraberinde getiriyor, ister istemez.

  Yemeğinizin içine biraz felsefe, biraz sahne sanatı ve ilüzyon ekleyerek, insanlara yediremeyeceğiniz, taraftar bulamayacağınız hemen hiçbir görüş yoktur sosyal arenada. Bu durum, son yıllarda ekranlardan tanıdığımız bilim insanları için oldukça zengin bir menünün oluşmasına, izleyenlerde şaşkınlık uyandıracak şovlar sunmalarına da olanak veriyor, şüphesiz.


  Bilim tarihinin önemli bir kesiti, doğuştancılar (nativistler, canlıların ve dolayısı ile insanın davranışlarının doğuş öncesi programlandığını, bunlarda içgüdülerin baskın olduğunu savunanlar) ile deneyimciler (ampiristler, canlıların ve dolayısı ile insanın davranışlarını doğduktan sonra, çevresel faktörlerin etkisiyle öğrendiğini savunan kesim) arasındaki büyük çekişmeye tanıklık etti ve halen etmekte. Hissettiğiniz gibi; bir kısım, yaşamı şekillendiren ilahi bir program yüklü halde insanın doğduğuna inanırken bir kısmı da "insan herşeyi kendi kendine öğrenir, başka kimseye ve ön yüklemeye ihtiyacı yoktur"a lafı getirmek için büyük uğraşı veriyor.

  Hangisi doğru, hangisi yanlış? Bana göre, hem hiçbiri hem ikisi: En azından, şov sanatlarıyla meşhur olup tribünlere oynamak istemeyen bilim insanları, doğada hiçbir şeyin yalın olmadığının, çok ahenkli bir dengenin, kuvvetler arası adil bir bağımlılığın olduğunun farkındalar.

  Adını vermeyeyim, çok tanınmış bir psikoloji profesörümüz geçenlerde bir söz sarfetti: "Annelik güdüsel birşey değil, öğrenilir. Güdüsel olduğunu erkekler uydurmuş ve böylece çocuğa bakmaktan kaçıyorlar..."

  Yer bir sahne, izleyenlerin ekseriyeti de bayan olunca, doğal olarak sahnede bir alkış tufanı, "yayaya şaşaşa bizim profesör çok yaşa" yaygarası kopuyor elbette.

  Ama ya gerçekler?

  İnsan (ve diğer canlılar dünyası) ne sadece genlerin etkisiyle şekillenebilecek ne de bunlar olmaksızın, salt çevreyle olgunlaşacak bir mekanizmadır. Son derece derin bir dünyadır, tek gözü kapatarak görülemez.

  Bizden bir ifade ile; her bilgisayar, üretildiğinde içine konan ve BIOS (Basic Input-Output System) adıyla anılan bir mekanizma, yazılım tarafından yönetilen ilk kabullenişler, ilk değerler (initial values, default values) ile ortaya çıkar. Bunlarsız bir bilgisayarın varlık göstermesi beklenemez.

  Bu durum sadece bilgisayara özgü değil, görebildiğiniz her obje için geçerlidir, aslında. Çünkü hayattaki her nesnenin  bir ilk değeri olmak zorundadır:

  Bir pencere üretildikten sonra kullanıma sunulduğu ilk anda durumu nedir: Açık mı, kapalı mı? Bir su sayacının monte edildikten sonra sayacağı ilk değer neyin üzerine eklenecektir? Göstergenin ilk değeri nedir? Bir otomobil motorunda, araç çalışmıyorken pistonların ilk durumu ne olacaktır: Yukarıda mı, aşağıda mı? Bir elektrik düğmesinin hangi durumu açık hangi durumu kapalıdır ve şu anki durumu nedir? Bir gen dizilimi hangi kod ile başlamalıdır? Kalp kapakçıklarının ya da daha da güzeli, bağırsak kaslarının ardışıl kasınımları hangi kastan başlamalıdır?...


  Dolayısıyla ilk değerler, belirsizliğin ortadan kalkması için ve bir sistemin işleyebilmesi için çok hayatidir. Yazılım dünyasında, bizler ilk değerlerin varlığına ve onları manipüle etmeye oldukça alışkınız. Herşey ilk değerlerin, (genetik yolla gelen bilgilerin) üzerinde yükselir ve çevresel faktörlerle geliştirilebilir. Eskilerin deyimiyle "insanın içinde olması gerek bazı şeyler", eğer yoksa sonradan konulamaz, çok çok konulduğu sanılır.

  Eskinin bilgisayarlarını hatırlıyorum: BIOS arabirimine girince "Klavye: VAR/YOK" diye seçenekleri bile vardı. Burada YOK seçerseniz, mümkün değil, klavyesi çalışmıyordu bilgisayarın. Yani ilk değer olarak ne verirseniz inanıyordu bu pahalı aletler. Allahtan, bu gibi garip durumların oluşmaması için şimdiki modellerde böylesi seçenekleri kaldırdılar da klavyeyi kurtardık, hiç değilse.

  Anneliği sadece çevresel koşullara, kültüre bağlayan sayın psikoloji profesörüne cevabım şu olabilir: Böyle bir söylem ile ancak feministlerin yıldızı olabilir, zaten özellikle son otuz yılda büyük korozyona uğramış aile yapımızı, içinden kadının en ulvi rolünü çekerek ancak bu kadar çürütülmesine katkı sağlayabilirdiniz. Ortalık yeterince çalışan anne baba figüründen ötürü ilgiye muhtaç, mekanik ve dijital dünyanın esiri olmuş çocuk dolmadı mı? Neden insanlara bu ulvi sorumluluğu "üstünden atılabilir, devredilebilir" bir görevmiş gibi gösterme yolunu seçersiniz, oldu olacak; dadıya anneliği "öğretin", çocuk anne olarak onu bilsin. Anneliğin kimyası sadece çocuk bakımıyla mı ilgilidir? Babayla birlikte, kişiliğin tüm oluşum ve mayalandırması, henüz anlayamadığınız, dünyada hiçbir makamla karşılaştırılamayacak kadar büyük olan, annelik kurumunun sevk ve idaresinde gerçekleşiyor.

  Ayrıca insan gibi halen muamma olan bir konuda böyle fotojenik beyanların hiçbir bilimsel dayanağının da olmadığını en azından ben biliyorum ve kamuoyunu aydınlatma görevi gereği dile getiriyorum. Sizin anneliği "öğrenilebilir, herkes tarafından rahatça yapılabilir, sıradan bir alışkanlık" olarak gösterme çabanıza delil olarak sunacağınız her ampirik teze onlarca karşı bilimsel yayın ve muteber delil ile yanıt vermekten mutluluk duyarım. En azından bu şekilde, bireysel kazanımlar uğruna kültürün, toplumsal yaşamın ve erdemli bakışın yok edilmesine, bozuk para gibi harcanmasına karşı koyan bir nefer olabilirim.

  O halde, haydi gidin; bulldog (saldırgan) cins bir köpeği retreiver (bulup getiren) ya da terrier (toprak eşeleyen) veya hiç olmazsa shepher (çoban) köpeği haline "öğreterek" çevirin. Ne mümkün!


  Okuyucuyu sıkmamak için teknik tarafına girmemeye kararlı olmakla birlikte, beynin onüçüncü bölgesinden, izolösin veya glutamin amino asitlerinin oynadığı anahtar rollerden hiç mi haberiniz yok? Ya doğum anında rahim kasılması ile süt salgılamayı başlatan mekanizmanın aynı ortak şaltere bağlı olmasının mükemmel tasarımına, okuduğunuz yayınlarda hiç mi denk gelmediniz?

  Bilimsel sıfatlarla bugünün insanını coşturmak, pirim elde etmek, fiyatını artırmak için uğraşı verenler korkarım silinip gidecekler, vefatlarından sonra bilim adına anılmayı gerektirecek hiçbir cürüme imza atmamış, memuri şahsiyetler olarak. Oysa gerçeğin peşinde koşanlar için bilim sonsuzluğa açılan bir kapı olmuştur hep. Bundan olsa gerek, bilim adına saydığımız isimlerin arasında çağdaşlarımızın pek de olmaması.

  Anne toplumun herşeyidir: Rehberi, öğretmeni, dengeleyicisi... Annelik basite alınarak devredilebilir bir bayağı sorumluluk gibi algılatılırsa, kısaca; annelik ölürse, toplum ölür. Gerçekten ayrılmayın, şöhret için toplum mekanizmasının çarklarına gelişigüzel, yalan yanlış çomak sokmayın. Çünkü bu devirde yaşamak, geleceğin inşasından sorumlu olmaktır.

Cem TURAN

16 Ağustos 2014 Cumartesi

İNTERNETTE KULLANICI OLMAK, OLTANIN ÇOKLUĞUNDAN, GÖZ GÖZÜ GÖRMEYEN BİR DENİZDE BALIK OLMAKTIR.

  "Fişleme" deyince nedense, pek çoğumuzun tüyü diken diken olur, demokratlığımız tutar, "yahu olur mu öyle şey!" diye feryat figan ayıplamalarımızla ürettiğimiz bir kaşık suda boğuveririz, yelteneni. Çünkü yaptığı gerçekten medeniyetle bağdaşmayan, insanı bir kobay gibi görüp değersizleştiren, mahremiyete ve özel hayata doğrudan bir tehdit olarak gördüğümüz, ayıplanası bir iştir, fişleme meraklısının.


  Meraklısı da çoktur, aslında toplumsal genimizdede vardır: Eski, dar sokaklı mahallelerde, pencerelere konuşlanmış hatta abartarak kaldırım kenarlarına üs kurmuş "meraklı Melahat" teyzeler ve biraz daha nadir görülmekle birlikte bey amcaların da karıştığı bir "uzman kadro" mahalleye kim kimle gelmiş, ne zaman gelmiş, niye ve nereden gelmiş, kimlerdenmiş, medeni hali ve sebeb-i ziyareti ne imiş... gibi envai çeşit konuda sıkı bir çetele tutarlar ve bunları derhal, "yeni havadis" özlemi içinde yanıp tutuşan karşı binanın camındaki yahut gün toplantısındaki diğer "hanım ablalara" veya mahalle "kıraathanesinde -hani şu, hemen hiçbir zaman adına uygun, okuyanları içinde bulamayacağınız yer-" bekleşen emekli taifesine yetiştirmenin yollarını arayanlar hiç eksik olmadılarki.


  İnce bazı noktalara dikkat çekmenin tam yeri: 

  Şüpheli bir kişinin kamu adına kanuni izin ve yetkiler çerçevesinde ki "adli takip" denilir, izlenmesi alışık olduğumuz bir vakıadır ve bazı olayların aydınlatılması için kamu yararına telefondan fiziki takibe kadar değişen aralıkta bu sürecin yaşanması doğal karşılanmakta olup, konumuz dışıdır.

  Fakat, belirli bir öznesi olmayan ve bir bölgeyi, kesimi hedef alan takipler ise mutlak surette ilgililerin ön uyarımını ve çalışma hakkında bilgilendirilmesini zorunlu kılar. Bu tür ön bilgilendirmeler uluslararası medeni normların kişilik hakları üzerindeki koruyucu taahhütleri ile garantilenmiştir.

  Buna güzel bir örnek olarak, şehirlerarası karayollarında sıkça gördüğünüz radar ile hız tespiti uygulamalarını rahatlıkla verebilirim.Trafik ekiplerinin vatandaşı zaman zaman habersizce, ansızın "tufaya düşürme" girişimleri çok şükürki, genellikle yargıdan dönmüş, yargı yüksek sesle "levhalar ile önceden bilgilendirmediysen, orada kestiğin cezanın hükmü yoktur" deme erdemini gösterebilmiştir.



  Bununla ilgili bilgim dahilindeki son örneklerden birisi, Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 2014 Yılında vermiş olduğu; "uyarıcı levha olmadan radarla hız kontrolü yapılamayacağı" hükmüdür. Karar detayında, "hukuk devletinin bir erki olan idarenin görevinin, öncelikle bireylerin kuralları ihlal etmesini bekleyip cezalandırma yoluna gitmesi değil, kurallara uygun davranma düzeyini ve alışkanlığını geliştirmek olduğu" bahsine yer verilerek, insanların bilgileri dışında takip edilemeyeceğinin altı bir kez daha çizilmiştir.

  Bunca lafı neden mi şimdi ettim? Elbette işin ucunu bize; bilgisayar, iletişim, enformatik ve insan sularına çekeceğim:



  Yeni bir internet yasamız var, malumunuz ve üzerinde çokça spekülasyon yapıldı: Kimileri yerden yere vurdu kimileri baş tacı etti. Aslında değerlendirmelerin hepsinin tutarlı, haklı tarafları da var fanatizmle söylenmiş, görülmek istendiği gibi ele alınan, aslı astarı olmayan lakırdı dolu yönleri de.

  Bir de bildim bileli tahammül gösteremediğim, "Efendim, Avrupa'nın bilmem neresinde öyle yapılıyor" veya "Amerika'da da öyle oluyo, sen ondan daha mı iyi bilicen?" kabilinden sorgusuz, şuursuz, tam teslim olmuş bir ruh haliyle her referansı belirli dış düşünceye bağladığında içi rahat eden tipler var. Hem de tahmininizden çok fazla ve etkili yerlerde hep oldular ve olmaktalar. 



  Kah danışman, kah bürokrat kah siyaset kurumunda varlar ve onlara pirim verenler bu denli çok oldukça, "Avrupalı ya da Amerikalı ağzı ile" konuşmalarını hayran hayran izleyenler bulundukça, Amerikalı yazarların "kültür ve değerden yoksun" güya kişisel gelişim kitaplarından aldıkları zırvaları köşe bucak satanlar bunca teveccüh gördükçe semermeye ve serpilmeye devam edecekler. 

  Sahi, medeni kanunumuz neredendi bizim? Devşirmelerle, yap-boz bir puzzle gibi yama derlemeleriyle ortaya getirilen hukuki düzenlemelerin, ayrı bir kapta, yüzlerce hatta binlerce yıllık kültür sosu içinde mayalanmış bir topluma adapte edilmeye ısrarla çalışılması, yenemez derecede vahim bir tada sahip bir "vıcık" bulamacın olması sonucunu doğurmaz mı? Bu değil midir, dünyanın başlıca hukuk ihracatçısı Fransa, İsviçre ve diğerlerinden aldığımız "bulyonlar" ile lezzet vermeye çalıştığımız ama seksen küsür yıldır hala geveleyip durduğumuz?



  Eski köye yeni bir adet... Pek de severiz ya!

  Diyorumki; internette gezinmek de, karayolunda araç sürmekten farksızdır. Bir yerlere girer çıkarsınız, kimi yerde mola verirsiniz. "Dur bakayım, şu neymiş?" der, başka bir yere saparsınız. Kimi zaman internete girme amacınızı unutur, kendinizi linkler üzerinden zıplaya zıplaya bambaşka bir "meskun mahal, yerleşim bölgesi" yani "internet sitesi" içinde bulursunuz. Ortam farklıdır, gerçeklik farklı ancak olay aynı: Yolculuk!

  Dolayısı ile tıpkı Yargı'nın Emniyet'e söylediği gibi; kimse bir alanı, sorgusuz sualsiz ve özellikle haber vermeden, içeriği hakkında bilgilendirmeden dinleyemez, gözleyemez, bilgi toplayamaz. Kısaca "burada radar uygulaması var" yazan tabela koymadan kimseye ceza kesemez.



  Şimdi birer kullanıcısı olduğunuz internet dünyasına alıcı gözle dönüp bir kez daha bakın: Girip çıktığınız sitelerden hangisinin sizinle ilgili ne yaptığı hakkında bir bilginiz var? İçinde özgür müsünüz yoksa ensenizde sanal nefesini hissettiğiniz ajanlar mı dolaşıyor? Kesinlikle!

  Siz ve size dair hemen her şey; konum bilginizden IP adresinize, yaş ve cinsiyetinizden sosyoekonomik ve sosyokültürel yapınız, eğilimleriniz, tercihleriniz, eğitim durumunuz, yaşam tarzınız, ne zaman ne yaptığınız, psikolojik durumunuz, zaaflarınız, ettiğiniz sözlere, temasta olduğunuz insanlara kadar hemen her şey!

  Bir kullanıcı olarak, internette hakkınızda bunca bilginin durmak bilmeyen ajanlarca sürekli not edilerek raporlandığından haberdar mısınız? Peki hangi siteler hangilerini topluyor? Bu bilgileri kimler alıyor ve kullanıyor? Girdiğiniz bir internet sitesindeki sayfaya serpiştirilmiş reklamlara bakın; tam size göre değiller mi? Şuradaki kıyafetin  rengi ve bedeni... Sanki sizin için üretilmiş gibi, değil mi? Şu gıda reklamındaki tatlılara ne demeli? Tatlı sevdiğinizi kim bilebilirki?... Hadi artık kırmayın, alın onları (!). Tümü tesadüf mü? O halde, saflığa varan fazlaca bir iyimserlik içindesiniz.

  Başka nerelere gitti bilgileriniz? Pazarlamacılar dışında, araştırma şirketlerine? İstihbarat kurumlarına, gizli servislere hatta terör örgütlerine? Hatta belki de patronunuz bile bir sanal ajan tutmuş, yirmidört saatinizi an be an değerlendiriyordur, kim bilir?

  Bütün bunların etik, ahlaki olup olmadığını sormuyorum bile. Siz şüpheli değilseniz ve doğrudan hedef alınmıyorsanız hukuki erk izni ile takip edilebilirsiniz. Lakin kamuya açık hiçbir yol, alan kimselere haber verilmeksizin "dur bakalım, şurada ne oluyor" mantığı ile takip edilemez, log'lanamaz ve kişiye özel bilgiler toplanmaz. 

  Yasalar en azından böyle diyor ama görünene göre, demekle kalıyor. Çünkü internet dünyası tümüyle log tutanların, çerez ve benzeri yöntemlerle içeriden veri çekenlerin cirit attığı kirli, bir mafya dizisi sahnesini andırırcasına loş, karanlık, yerden buharlar çıkan, korkulası bir ortam olma yolunda hızla ilerliyor. İnternette peşinize takılanların büyük çoğunluğu, şimdilik pazarlamacı taifesindenmiş gibi gözükse de durumun giderek farklılaştığı, bu "kirli bilginin" pekçok farklı öbeğin de iştahını kabartarak alana çektiğini de söylemeden geçemeyeceğim.

  Sivil inisiyatif harekete geçmeli. Aklı başında toplumlar ve yasa koyucular mutlaka bu konuya ilgi göstermeli. Bu sözüm biraz "kızım sen işit, gelinim sen anla" der gibi oldu. Aslında, uzun uzadıya baştan beri aşamalandırarak anlatmaya çalıştığım meramım, başkalarından akıl edip çözüm üretmelerini beklemeden, genellikle yaptığımız gibi; sonra da kolaycılıkla ithal edip kendi yasalarımıza yamamadan, bir gereklilikten yola çıkarak sivil inisiyatiflerin tartışarak pişirdiği, kendi kültürümüzün baharatlarının aromalarını taşıyan bir yemeği, yasa koyucularımızın önüne koymak ve onları yasalaşma konusunda motive ettiklerini görmektir.

  Sözgelimi, tıpkı yoldaki radar uygulamasını işaret eden levha gibi "bu sitede hakkınızda bilgi toplanmaktadır" anlamına gelecek, de Facto bir standart sembol üretilebilir. RTÜK yayın sembolleri gibi. Kimlerin hangi bilgiyi, neden topladığını ilan etmesi istenebilir. Bu bilgilerin paylaşım güvenliği sağlanabilir...

  5651 Sayılı İnternet yasasına bir baktım, bazı açılardan ruhum daraldı: Bırakın internet sitelerini, internet servis sağlayıcıları, içerik sağlayıcıları, internet kafeler, bilgisayar kullanıcı sayısı belirli bir sayıda olan tüm şirket ve kurumları, otel ve benzeri konaklama yerlerini, internet altyapılarını kullanan kişilerin ne yaptıklarını takip etmeye, kayıtlar düşmeye mecbur bırakıyor. Bu casusluğu yapmazlarsa büyük ceza vereceğini söylüyor.

  Tüm bunları bildiğimiz, klasik devletin kendini koruma refleksi olarak anlayabiliriz. Adli bir gerekçeyle, kısa yoldan sonuca varmanın bir tedbiri olabilir.



  Peki ama ya bireyin korunması? 

  Birey hakkında sürekli bilgilerin damıtıldığı, elde edilen bilgilere bin türlü veri madenciliği entrikaları uygulayıp neredeyse yeniden sanal kaderi çizilmiş olan, bir laboratuvar faresi gibi davranışlarının takip edildiği ve sıkça müdahale edilerek başka bir doğrultuya yönlendirilen, mahremiyet hakkı olmayan, "ihmal" (ignore) ve speküle edilebilir bir absürd varlık olarak kalmaya devam mı edecek?

  Sistem halen bireyin birer kullanıcı olarak ekran başında yalnız yakalanmış olmasından aldığı cesaretle kullanıcı "kemirgeni" olarak yaşamaya devam ediyor. Korkarım böyle giderse, belki de makul bir gelecekte dünya, şimdiye kadar tanışmadığı yeni bir kavram ile karşılaşacak: Sanal ihtilal. İşte o gün birey, dijital yolla sömürülmeye karşı birlikte karşı koyuşun gücünü keşfedecek.

  Umarım gerek kalmaz. Aydın insan olmak, avamın güncesine girmeden bir konu hakkında farkındalığa sahip olup, alternatif tedbirler üretebilme basiretini gösterebilmek ise, buna gerek olmamalıdır.

Cem TURAN

12 Ağustos 2014 Salı

ÖYKÜ: AYNA

  Üniversite sınavı için tercih formunu dolduruyordu Sinan. O kadar zorlu süreçlerden geçtikten sonra geriye dönüp baktığında ne kadar da çabuk geçmişti zaman. Oysa yetişkinliğin ilk evrelerini yaşıyordu. Bu dönemde insan her şeyi sonsuz sanır, ömrün limitli bir kavram olduğunu, bir gün biteceğini hiç aklına getirmez. Büyümüş de küçülmüş edasıyla hep farklı olmuştu arkadaşlarından. Bu yüzden az ama öz arkadaşı vardı. Okuldaki arkadaşlarının pek çoğu havai rüzgarların etkisinde, onu dinlemekten sıkıldıklarından eğlencelerine pek çağırmazlardı. O da doğrusu haz etmezdi, manen bir şey kazanamadığı içi boş diyaloglardan.

  Sinan’ın babası bir esnaf emeklisiydi. Aza kanaat ederek ömrünü geçirmiş, İstanbul’un eski mahallelerinden birinde küçük bir bakkal dükkanı işletmişti ve üstelik çolaktı. Kolunu öncelerde çalıştığı çelik fabrikasındaki bir kazada kaybetmişti. Durumu artık orada çalışmaya elvermediğinden, aldığı küçük tazminatla bu bakkal dükkanını açarak ailesinin nafakasını çıkarmayı akıl etmişti.


  Sinan’ın çocukluğu o bakkal dükkanında geçmişti. Okuldan çıkışta soluğu burada alır, önlüğünü büyük bir ciddiyetle giyerek babasına gönüllü olarak yardım ederdi. Babası Sinan’ın okumasını çok arzu ettiğinden hiçbir zaman yardım talebinde bulunmasa da Sinan’ın bu gayretinden dolayı içten içe gururlanırdı. Oğlu için tezgah arkasına küçük bir tabla yapmıştı. Sinan müşteri olmadığı zamanlarda oturarak ödevlerini yapardı burada.

  Bakkal dükkanlarının kendine has, raflardaki muhtelif ürünlerin kokularının karışımıyla oluşan aromatik rahiyası genzine yıllar içinde işlemişti Sinan’ın. Babası dükkanı devrederek emekli olmasına rağmen, tuhaftır ki, kritik zamanlarda bu kokuyu hissederdi. Bakkal dükkanının kokusu tereddüte düştüğü anlarda sanki ona yol gösteren bir rehber gibi hatırında belirirdi. Zorluklar, maddi olanaksızlıklar içinde bir yaşamdı geride gördükleri. Öğretmeninin özel gayretiyle alabildiği bursu olmasa belki de bugünlere gelip üniversitenin eşiğine varamayacaktı, kim bilir.

  Anne babasının yüreğinin defalarca ezildiği anlar hatırlıyordu Sinan. Mahalle arkadaşlarından bazıları özel okullara kayıt olduklarını “Oğlum var ya...” diye heyecanla gelip Sinan’a anlattıklarında kulak misafiri oldukları anlar, Sinan’ın içten gelen okuma aşkıyla kitapçıları dolaşıp geldiğinde “Anne, sadece dolaştım, yeni çıkan kitapları görmek için” diye ağlamaklı gözlerle buluştukları zamanlar anne ve babasının boğazlarına düğüm düğüm bir şeyleri getirip tıkarcasına bırakırdı. Sinan’ın iki kardeşi daha vardı ve böyle bir aileyi, süpermarket canavarlarının çevirdiği bir şehirde, kuytulukta bir karışlık bakkal dükkanıyla ayakta tutmaya çalışmaktaydılar. Üretebildikleri maddi kaynaklar ancak yaşamsal standartlara olanak veriyor ama çocuklarının fıtraten sosyal ve zihni gelişimleri adına beklentileri karşısında kifayetsiz kalabiliyordu.

  Evet, tercih kağıdı önündeydi ve ne yapacağını bilmiyordu Sinan. Ancak bu kağıda yapacağı işaretlemelerin, kalemi oynatmak kadar basit anlamlar ifade etmediğini hissediyordu. Meslek seçimine dair her fırsatta gittiği belediye kütüphanesinde çokça yazı okumuştu. Aklında yer eden ana düşünce, mesleğin ömür boyunca taşınacak bir elbise olduğu gerçeği idi. İnsanın tüm hayatı seçtiği mesleğe göre şekilleniyor, arkadaşlık çevresi hatta aile düzenini dahi etkiliyordu bu karar. Bunun farkındaydı ama bir hayatı vardı, yapmak istediği yığınla meslek arasında bir seçim yapmalıydı. İsteklerinin hangisi heves hangisi gerçekten uğrunda her sıkıntıyı göze alarak ömür boyu gururla yapacağı türdendi, belirgin bir fikri yoktu. Sadece, yaşadığı tüm yoksunluklara rağmen ona sıralarında yer açan, okullarında okuma imkanı veren ülkesine, insanlara olabildiğince çok fayda vermek istiyordu.

  Babasına açmıştı bu konuyu ne diyeceğini önceden bilmesine rağmen ki aldığı yanıt beklediği türdendi: “Oğlum, hayatta tükettiğin her gün bir derstir sana. Bunca dersten sana kalan ne varsa onlarla doğru kararı vereceğine inanıyorum.” demişti, babası. Doğru da söylüyordu. En iyi öğreti, hal diliyle olandı ve onca yıl boyunca fazlasıyla öğretici olan hallere tanık olmuştu. Binlerce kelimelik sözün taşıyamayacağı manayı veren, karşılaştığı birkaç dakikalık olayların damla damla içinde bir göl oluşturduğuna inanıyordu. Babasını bu konuda daha fazla zorlayamazdı.

  Bir de kelama dökülmeyen sözleri vardı babasının. Onları da biliyordu ve yeniden sormayı babasına hürmetsizlik olarak algıladığından sormaması gerektiğini düşündü. Haldi esas olan, bin nasihattan daha tesirli, şekillendiren, işleyip bir şuur oluşturan manzumeydi elindeki malzeme ama yine de birilerinin somut telkinlerine ihtiyaç duyuyordu ki aklına hep elini üzerinde hissettiği Türkçe öğretmeni Kerim bey geldi.

  Kerim bey, öğretmenliği her hücresiyle içine sindirmiş, idealist ve malzemesinin şekillendirilmeye muhtaç insan yavrusu olduğunun bilincinde, kalender bir kişiydi. Öylesine umut doluydu ve aşkını etrafına hissettirirdi ki, karşısında “bilmiyorum, yapamam” demek, yürek isterdi. “Allah’ın özene bezene yarattığı sen, nasıl olur da böyle çabucak pes edersin” diye haşlayıcı tatlı bir girizgah ile söze başlar “Küçük görme, hor görme delikanlım kendini. Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın, Fatih’in istanbul’u fethettiği yaştasın!” dizeleriyle noktayı koyardı. Bu neviden konuşmaları öyle çok olmuştu ki, Kerim Hoca’yı lise hayatında en belirleyici ve kalıcı tortular bırakan bir mihmandar olarak anımsıyordu Sinan.

  Kerim Öğretmen de onların mahallesinde oturuyordu. Hafta sonu olmasından dolayı, evde olacağı ümidiyle toplandı, evraklarıyla dolu dosyasını koltuğunun altına aldı ve yola koyuldu. İstanbul’da giderek azalan Arnavut kaldırımlarının boylu boyunca uzandığı, asfalt girmemiş parke döşemeli dar yol boyunca hızlı adımlarla ilerliyordu.

  Sokak ne de tenhaydı. Oysa güzel bir bahar günü ve hafta sonu sokakların doğal sakinleri; mahallenin yorulmak nedir, bilmeyen çocukları olmalıydı ama çocukların sokakları terketmesi son birkaç yıllık maziye dayanıyordu. Hüzünlüydü sokaklar çünkü şenlik kaynağı çocukları bilgisayarlara, telefonlara, televizyonda ardı arkası kesilmeyen maçlara ve filmlere kaptırmışlardı.

  Oysa çocuk oyunları vardı, çocuklarla sokakların kucaklaştığı, birbirine çok yakışan sevgili gibi vazgeçilmezlerdi, Sinan’ın çocukluk zamanında. Köşe kapmacadan uzun eşeğe, saklambaçtan yakar topa kadar nicelerini doya doya oynamıştı arkadaşlarıyla. Kızlar bir köşede lastik atlarken erkekler tek kale maç yaparlardı. Akşam ezanına yakın vakitlerde anneler birer birer camdan çocuklara gelmesi için işaret eder, söz dinlemeyen kardeşlere abiler ablalar aracı kılınır, “Annem gelmezsen kemiklerini kıracak” kabilinden kara mizah yüklü klasikleşmiş cümleler sıkça duyulurdu ağızlarından. Akşam ezanı vakti önemliydi, herkesin evine çekildiği, pencerelerden taşan buram buram yemek kokularının sokağı doldurduğu, hazırlanan yemek masalarının üzerine konan tabak ve kaşıkların çıkardığı şıngırtıların duyulduğu, babaların teke teker işten elinde filelerle döndükleri, çocukların kah heyecanla kah yapmış olduklarından ötürü “ceza alır mıyım” endişesi ile baba yolu bekledikleri özel bir zamandı.

  Çocukların sosyallikle tanıştıkları, toplum içindeki rollerini, yapabileceklerini, başkaları tarafından kabul edilmeyi test ettikleri ilk tecrübeleri sokak oyunlarına borçluyduk. Her sosyal paylaşım sokaklar üzerinden olur, ellerinde içi dolu bir tabakla annelerin karşılıklı ikramlarını taşıyan çocuklar vızır vızır mekik dokurdu kapılar arasında. Kimilerinin kapısı yol geçen hanı gibi kilit tutmaz, her an gelip gidenle aşınırdı. Çocuklar, tanınsın ya da tanınmasın, hemen her gün sokağın birer sakini olan farklı teyzelerin sponsorluğunda ikindi ikramlarıyla ihya olur, şenlikleri bir kat daha artardı. Her mahallede olduğu gibi aksi, topu balkonuna kaçınca elinde bıçak, “keserim haa!” diyen tatlı ihtiyarları da vardı muhitin ama kimse onlara gücenemez, iş sonunda bir şekilde tatlıya bağlanırdı. “Her koyun kendi bacağından asılır” uydurmacasının hiç girip kirletmediği çok nezih bir taşra mahallesiydi ve Sinan böyle bir mahallede büyümüş olmaktan dolayı kendini şanslı hissediyordu.

  Hatırlıyordu Sinan; annesinin küçükken ona ve kardeşlerine öğlen uykusu konusundaki ısrarını. Genellikle uyurdu ama bazen uykunun uğramadığı zamanlar da olurdu Sinan için. O anlardan hatırladığı, ahşap pencereden sızan sokaktaki çocuk haykırışlarıydı. Sinan, annesi kızmasın diye uyurmuş gibi gözlerini kapar ama duyduğu seslere göre de dışarıda olup biteni hayal ederdi. Çok değişik hisler duyardı o zaman ve şimdi anımsadığında, kodu çözülmeye muhtaç, hayal üretme zamanları diye anıyor “yalancıktan uyku” saatlerini.

  Hayal edebilme... Allah’ın insana verdiği ne de güzel bir meziyetti. Annesiyle eskiden, salon radyolarının başında her sabah yayınlanan radyo tiyatrolarını dinlerdi. Babasının işe gittiği, annesiyle uzatılmış kahvaltısını henüz bitirmediği zamanlarda radyonun orta dalgasında yayınlanan tiyatronun başlamasını annesiyle dört gözle beklerdi. Radyoda duyduğu ayak sesi, kapı gıcırtısı gibi envai çeşit sesi boya malzemesi gibi kullanır, zihninde o tiyatro sahnesinin resmini çizerdi. Bu alıştırmalarının ona ömür boyu yararlanacağı farklı bir yol açacağını nereden bilirdi?

  Bu düşüncelerle yolun nasıl geçtiğini bile anlamadan Kerim Öğretmen’in evine varmıştı bile. Kerim Bey, evin bahçesine çıkardığı eski bir resim çerçevesini boyuyordu. Kendini işine kaptırmış olduğu, dilini dudaklarının arasından sarkıtmasından anlaşılabiliyordu. Zarif bir ressam edasıyla, çatlak dolu, eski çerçeveye canlı gibi ihtimam göstererek narin, küçük fırça darbeleriyle adeta okşuyordu.


  Sinan’ın selamıyla dilini içeri toplayıp, mütebessim bir çehreye kavuşuverdi hemen. Kerim Bey Sinan’ı çok severdi. Sinan başarılı bir öğrenciydi ama bu sevgisinin derslerindeki başarısı ile ilgilisi yoktu aslında. Sinan’ı yaşıtlarından çok öte olgunlukta, karşılaştığı olaylarda sebep sonuç ilişkisi kuran, dünyada bulunma nedenini ve sosyal yaşamın kurallarını öğrenip içinde etkin olarak fayda veren olarak bulunmaya can atan bir genç olarak görmekteydi. Bu ise Kerim Bey’in gözünde Sinan’ı başkalaştırıyor, bir öğrencisi olmaktan ziyade, bir tefekkür arkadaşı olarak görüyordu. Onun gelecekte çok önemli hizmetler yapmaya aday olduğuna inanıyordu. Bu yüzden Sinan’ı ne zaman görse gözleri parlar, onu sabırla dinler, düşüncelerinin değerli olduğunu hissettirecek özeni sergilerdi.

  Kısa bir ayaküstü hasbihalden sonra, Kerim bey Sinan’ı eve buyur etti. Oturduklarında Sinan, öğretmeniyle konuşmanın verdiği ve üzerinden hiç atamadığı heyecana aldırmadan bir çırpıda anlattı derdini ve o büyük soruyu sordu: “Ne yapayım?”

  O yıllarda, 50’lerinde olduğunu düşündüğü Kerim Bey, sabırla geçirdiği dinleme sürecinin ardından başını önüne eğdi. Dudaklarından dua eder gibi mırıltılar çıkardıktan bir vakit sonra kafasını kaldırarak gözleriyle Sinan’ı hedef aldı ve söze başladı:

- Biliyor musun Sinan, insanların büyük çoğunluğu yaptıkları işi sevmiyorlarmış. Bununla ilgili bir makale okumuştum geçenlerde. Nedenini söylememi ister misin?

- Buna çok şaşırdım, lütfen hocam, söyleyin.

- Çünkü insanlar mesleklerini hayata neler katabileceklerini sorgulayarak değil, maddi getirisi, anne baba ihtirası ve sağlayacağı makamına göre seçiyorlar genellikle. İnsan yaptığı işle kendini hemen ele veriyor zaten. İnsanları sevmeden doktor olduğunda uzaktan hastasına dil çıkarttırıp reçete katipliği yapıyor. Öğretmen olsa karşısındakinin kendisini örnek alan bir insan yavrusu olduğunu unutup egosuyla ezebiliyor. Bu liste uzun sürer, bu iki örnek derdimi arz etmeye kafidir, sanırım.

- ...

- Hayat bir tiyatro sahnesidir. Ve o sahnedeki her oyuncudan, oyunda kaldığı sürece anlamlı bir tuğla üretip medeniyet duvarının inşasına katkıda bulunması beklenir. Oysa niceleri vardırki, sahnedeki ışıklara kanıp tuğla yapacağını, mensubu olduğu insanlığa görevini unutur. Bana dünya tarihinde çok zengin olmuş ve senin döneminde yaşamamış beş kişiyi sayabilir misin?
- Karun gibi zengin derler, başkasını da hatırlamıyorum. Doğrusu hiç ilgimi çekmemişti.

- Haklısın, çekecek bir konu da değil. Ayırca Karun dediğinin başına gelenleri de sanırım bilirsin. Şimdi de insanlık duvarına koydukları tuğlalarla, bir eser meydana getiren birkaçını söylemeye ne ne dersin?

- İşte bu çok kolay! Edison, ampulü buldu.

Kerim Bey, tebessüm eder:

- Haklısın, Edison. Fukaralık içinde bir ömür, öğretmeninin “bu çocuk okumaz” dediği insan. Sabrın timsali.

- Sabrın timsali mi?
- Evet, sabrın timsali. Edison’un insanlığa kattığı, sabırdır aslında. Bilmenin sabır olmadan sonuç vermeyeceğini anlatan bir hikayesi var. Lamba için kullandığı tel binlerce kez koptu, usanmadan değiştirdi.

- Hiç böyle düşünmemiştim. Madam Cruie var mesela. Onun da hayatı çok dramatik.

- Evet, duvara bir taş koymak için kendini feda etmeye güzel bir örnek. Bütün organları radyoaktiviteden iflas edip ölene kadar yaptığı çalışmalara çok şey borçlu bugün ultrason, tomografi kullanan tıp dünyası ve insanlık.

- Newton, Einstein, Graham Bell... Bizden de çok var. İbn-i Sina, Ali Kuşçu, Farabi...

- Konuyu buraya getirmeni sabırsızlıkla bekliyordum. Ah, bu topraklar neresidir, bir bilsen. Dünya medeniyetinin beşiği, doğduğu yerdir. Herkes bunu söyler ama ne olduğunu çoğu bilmez. Bu topraklar dünyanın şu an kavuştuğu pek çok imkanın fikrini ve bilimini üreten bir medrese, üniversiteydi. Sana her alanda örneklerini verebilirim. Pek çoğunu bildiğin için daha uçlardan bir örnek vereyim. Sence bilgisayar ve robotları kim bulmuştur?

- Bilmem, ya Amerikalılar ya Japonlar olmalı. Değil mi?

- Değil. 1200’lerin başında Şırnak, Cizre’de yaşamış Eb-ul İz’dir, bilgisayarın atası olan robotların mucidi. Bilemediğin için üzülme, senden önce bilmesi gerekenler dahi bilmez. Bilgisayarın düşünme modeli denilen algoritmayı da ilk geliştirerek kullanan, dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir Türk bilim adamı olan Harezmi’dir. Yüzlerce yıl öncesinden bahsettiğimden, o zamanki şartları canlandır gözünde. Şikayetçi olduğunuz, bugünün en kötü koşullarından bile yoksunken elde edilen destansı başarılardır bunlar. Başarıyı okullarının adında, statüde, markada arayanlar için ne de güzel cevap.

- Ve bugünün insanı ise bencilce kariyer, kazanç derdinde...
- Dünya dünya olalı hiç kimse sahip olduğu servet ve makamlarla anılır olmadı, unutulup gitti nicesi. Hatırla, zengin atalardan kimse aklına gelmedi ama bilim insanlarını ne de güzel saydın. Bu, üzerinde düşünmen gereken önemli bir hakikat. Uzun lafın kısası; mesleğini amaç değil, araç kıl insanlığa fayda için. Güzide bir tuğla üretip medeniyet duvarının gediğini kapatanlardan ol, bunu dert edin, Sinan.

- Hocam, bunun için çok iyi bir üniversitede okumam lazım. Durumumuzu biliyorsunuz, doğru dürüst kursa bile gidemedim.

- Eskilerin bir sözü var: Geline düğünde oyna demişler. “Yerim dar, oynayamam” diye yapıştırıvermiş cevabı. Meydanda yer açmışlar bu kez de “Yenim dar, olmaz” diye sızlanmış. Kendini böyle başarısız olmaya baştan şartlandırıp ve her olumsuzluğu buna bahane kılmamalısın. O anlarda aklına İbn-i Sinalar, Mimar Sinanlar’ın elektrikten yoksun kandilin titrek ışığındaki, geceleri yırtan gayretleri gelsin. Sen yeterki aşkıyla yan ilmin, insanlığa fayda verebilme arayışının. İnsanın okulu önce gönlündedir. Okulun kötüsü olmaz, en kötü şartlar bile eğer sen azmedersen, seni yetiştirir. Nice köy okulları vardır, bugüne yön veren mütefekkirleri, ilim adamlarını, yöneticileri kuluçkadan çıkaran. Yeterki senin niyetin halis, inancın pek olsun. Allah, aşılmaz görünen yokuşları nasıl düz edip önüne serer, görürsün.

- Söyledikleriniz içimde bir teli titretiyor sanki hocam.

- İşte o teli titreten güce inan. Bilki Allah rızkı dilediğine, bizim bilmediğimiz sırrına göre dağıtır. Bugünün fakirinin yarın zengin olduğunu, bugünün servet içinde yüzeninin yarın el açtığını görürsen şaşma ve asla rızık konusunda tanık olacaklarından Allah’ın adaletinden şüpheye düşme. Bundaki hikmet bambaşkadır. Allah bir şey daha lütfeder: İlim. Onu peşin peşin değil, kulunun talebine göre dağıtır. Bilgiyi, ilmi taleple dua edene nasip eder. Dua ise iki türlüdür. Bunlardan biri fiili olandır ki, ilim yolcusunun gayreti, ilmi edinerek insanlığa sunmak için döktüğü ter ile yapılır.
- Kafam allak bullak oldu ama içimde bir coşku var. Ben size bir cümlelik yanıt için gelmiştim, siz bana deryaya bir kapı araladınız. Sorumu sorduran niyetimden şimdi utanır oldum.

- Utanma. Fikrimi sordun, söylüyorum. İstersen bitirebiliriz.

- Hayır, hayır! Bin cilt kitap okusam, bu denli tesirini hissetmezdim. Lütfen devam edin.

- İşte bundan ötürü bu sözleri sana sarf ediyorum. Bunları alabilecek yapıdasın. Bir söz, karşısındakinin anladığı kadar muteberdir. Sözlerim içindeki bam telini titretiyorsa, bu benden değil senin hissetmendendir.
- ...

- Bir sözüm daha var: İhtiyaç duyma, insanı pişiren en önemli hislerden biridir. Bilim de bu güdüyü tatmin etmek, bir ihtiyacı gidermek amacıyla ürer, eğer doğal yolla gelişiyorsa. Yoksunluk çoğu zaman insanı geliştirir. Eğer bir elin yağda bir elin balda olsaydı acaba hayatı ve içindeki rolünü bu kadar geniş açıdan bu yaşta görebilir miydin yoksa tiyatro oyununda olduğunu unutup, sahne ışıkları altında dilediğin herşeye zaten sahip olmanın keyfini mi sürerdin, bir düşün...

- Yine bir dehlize düşürdünüz beni...

- Düş ki unutma. Hangi mesleği seçersen seç, kararında insana faydayı, kendince bulduğun yaratılış maksadını ve bu toprakların ilme muhabbetini hatırla. Şimdilerde dökük harabeler gibi turistlere açılan medrese duvarlarının içindeki yaşanmışlıkları hayal et. Onlar sana yol gösterici olacaktır. Biz Türkler, diyeceğim ama boş bir laf sanma. Bakma, şimdi gördüğün uyuşukluğumuza. Kaptırdıklarımızla üretenlerin mallarını tüketen bir pazar yeri olabilmemiz için manen uyuşturulduk. Neredeyse, hayal edemez, düşünemez olduk. Filmler, diziler, maçlar, bilgisayar ve telefon gibi elektronik oyuncaklar derken adeta bunlarsız yapamayan müptelalar olduk...

- ...Ve internet.

- Evet, internet. Tıpkı televizyonu, okullaşmanın tamamlanmadığı coğrafyalara eğitimi götürmek, sosyal gelişimi destelemek, bilgilendirmek gibi çok hayırlı hizmetlerde kullanabilecekken bir hipnoz aletine döndüren el, internet gibi bir iletişim nimetini de başka bir tehlikeli bağımlılık haline getirmeyi başarıyor ve bu cürümünü gizlemek için adına da “sosyal medya” dedirtiyor. Sanal, zahiri olan şey nasıl sosyal olur, o aletin başında sabahtan akşama apışıp kalan, komşusunun adını bilmeyen, selam alıp vermeyen, sokakta hiç görünmeyen, bir arkadaşının derdini alıp mutluluk vermeyen, bayramlarda alıp valizi şatafatlı otellerde bireysel yalnızlığına çekilen, anne babasını, büyüklerini bir kısa mesajla geçiştiren, nasıl kendisine “ben yaşıyorum ve sosyalim” diyebilir?
- Yüreğim daraldı...

- Hem yürek daralıyor, hem gurur inciniyor. Ecdadın yaptığıyla şu şuursuz yaşamımız hiç örtüşmüyor. Binbir emekle bir hizaya getirilen medeniyet duvarı uzun zamandır değerleri olmayan çerçöple dolduruluyor, ne gam. Pek çoğu insanı öncelemiyor, birilerinin birilerini sömürmesine vesile oluyor. Artık bizim tuğlalarımızla yeniden yükselme vakti gelmedi mi?

- Geldi hocam, mıh gibi göğsüme sözleriniz saplandı.

- Şimdi var git yoluna, bir daha düşün. Doğru kararı vereceğine inanıyorum. İnsanlara en faydalı olacağını hissettiğin alanda elinden geleni ardına koyma. Dünyaya nam salan imparatorluklar olduysak vaktinde, nedenini Hz. Alim’in ilmine aynalık yapmış insanların vaktiyle, bu topraklarda çok olduğunda aramalısın. Ne zamanki o ayna kullanılmamaktan toz bağladı, aldılar elimizden aynayı ve liyakatsizce, inançsızca, zalimce kullandılar onu, biz ise tâbi olduk. Çocukluğumda kendi kendine yeter ülkelerden biri olduğumuzu söylerdi rahmetli öğretmenim, şimdi öyle değiliz. Aile ve toplumsal bağlarımızın kuvvetinden övgüyle bahsederdi, şimdi huzur evi doldu ortalık. Geçmişine hürmet etmeyen mamur olamaz. Allah için irfan aynasını al eline ve onu parlatıp insanlığa ışık tutanlardan ol. Allah yardımcın olsun.

- Hocam...

- Sus, biliyorum. Klasiği bozmamam gerek: “Küçük görme, hor görme delikanlım kendini. Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın, Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!”

- Şimdi oldu!

  Sinan belki de ömür boyu unutamayacağı bu konuşmanın ardından tercih formuna yazacaklarını, teslim gününe kadar, geceler boyu düşündü ve formunu doldurarak teslim etti. Allah’ın yardımıyla, kursa gitmemesine rağmen, yıl boyu düzenli çalıştığından, istediği bölümü hem de İstanbul’da bir üniversitede kazandı ve aşk ile okudu. Okurken yine babasını yalnız bırakmadı, sık sık yardımına gitti, mezun oldu ve daha yüksek tahsilini de yapmasını Allah nasip etti.

  Peki, Sinan şimdi ne mi yapıyor? Etrafınıza bakın, oralarda bir yerlerde bulacaksınız. Yaptıklarından zaten onun Sinan olduğunu anlarsınız. Eğer etrafınıza bakınıp “Bu Sinan olmalı” diyebileceğiniz kimse göremediyseniz, bir de dönüp kendinize, içinizdekilere bakın. Kim bilir, belki de Sinan sizsiniz.

Cem TURAN

ROBIN WILLIAMS'IN ARDINDAN: BİR KİTLESEL SİLAH OLARAK, SANAT

Bugün 12 Ağustos 2014. Robin Williams evinde ölü bulundu. Gelen ilk bilgiler, intihar ettiği yönünde.

"Kör ölür, badem gözlü olur" diye bir atasözümüz var bizim. Böyle bir atasözüne pirim verecek birisi değilim ama çocukluğumdan beri oyunculuğunu takdir ettiğim birkaç yabancı oyuncudan biriydi, Robin. Tezimi kuvvetlendirmek için ölmeden hemen söyleyeyimki, belki de BraveHeart filmindeki müthiş oyunculuğundan ötürü Mel Gibson da benim için bu sınıfta. Bu gibi oyuncular gerçekten içinde bulundukları esere, senaryoya değer katıyorlar, farklılaştırıp, özgün ve inovatif bir hale getiriyorlar. Başta umulmayan bir iş çıkıyor sonunda.



İşini iyi yapan bir rol üstadıydı, Robin Williams. Düşündüren, zeka gerektiren, değer taşıyan komedinin temsilcisi olarak tanıdım, filmlerinde. Filmlerinin çoğunda kültürel yabancılık çekmedim, insan paydası altında olması gerektiği gibi bir oyunculuğu müthiş sergileme yeteneğine sahipti.

Sadece sanat dünyası değil, insanlık için de kayıptır bazı gidişler. Çünkü bin sayfalık yazının anlatamayacağı kadar enginliği, ruhlarda bırakamayacağı kadar etkiyi anahtar deliğinden geçirip kalbin kapısından içeri gönderebilme maharetinin ve uğraşısının adıdır, sanat. Boş değildir, insanın insanlaşmasının bir ara yoludur, aletlerinden biridir.

Bazen bir mimik bazen bir hiciv bazen dokunaklı bir nâme, üzerine bir ordu salınarak bile kabul dedirtemeyeceğiniz insanların güle oynaya buyur edeceği, akıl ve kalbe tesir eden, sihirli bir haptır, sanat. Bundandır ki, uzun yıllardır kitle tesirli bir silah olarak kullanılır.

Sınırlarından topla tüfekle girilemeyen kimi ülkelere televizyon ekranlarından, sahnelerden, basılı materyallerden girilir ve kültürel enjeksiyon, yaşam tarzı ihracı ile yine maksada erişilir. Bir bakarsınız, kısa süre öncesine kadar toplumunuz için anormal olan ne varsa kanıksamışsınızdır, normalleşmiştir sizin gözünüzde. "Aman canım, ne var onda, yap gitsin", "Bir kereden bir şey olmaz" kabili sözleri sıkça duymaya başlarsınız. Bir de ilimle, fenle, aydınlanmayla işi olmayan, cehaleti ve miskinliği şiar edinmişlerdenseniz vay halinize, "medeni" olmak adı altında her verileni alır, sizden olmanız istenenden daha da fazla müptelâ maymun olursunuz.

Yıkılmaz görünen kaleler dünyada hep böyle yıkılmadı mı? Ben de sizler gibi efsanevi kahramanlık hikâyelerimizle, sağlam aile yapımızla, toplumsal dokumuzla övünerek büyütüldüm okullarda. Oysa şimdi neredeyse her semtte bir huzurevimiz oldu, nur topu gibi. Lisede, deli doluluğun tam deminde, sigara içen birisini gördüğümüzde ayıplayacağımızdan, sakınarak, göstermeden içerdi içen bir ya da iki çocuk. Oysa şimdi ilkokul çocuklarının eline kim verdi bu zehirleri? Sigarayı bırakın, neredeyse her mahallenin uyuşturucu dağıtıcısı tipler türedi, okulların önlerinde veya park köşelerinde. Bir zamanlar yolda kalsanız, dağın başında köy olsa, buyur edilirdiniz. Paylaşırdı hesap yapmadan, sizi sorgulamadan, bencillik nedir, bilmeden herkes. Ya şimdi? Gelen turiste göre misafirpervermişiz halen, onlarda bu değer sıfır, her şey "Alman usulü" olduğundan. Ya bize göre? Çok gerilere gitmeden eski halimizle şimdiyi karşılaştırın isterseniz, cesurca ve tarafsızca, farkı görün. Fanatizmin de doruğunu yaşar olmadık mı, bu sayede.

Haçlı seferiyle yapılamayanlar kültür seferleriyle yapılmadı mı? Düşünmeyen, sorgulamayan, bu ahvali dert edinmeyen, benperest, kariyerperestlerin yaşadığı bir pazar yeri olduk mu, olmadık mı?

Toprağın bol olsun, Robin Williams. Konunun seninle bir ilgisi yok aslında ama bazen bir haberle duyulan üzüntü ya da sevinç başka ilintili konuların dosyasını da açmaya vesile oluyor. Sanatın bir kitle imha silahı olarak kullanımına değinmiş oldum böylece.

Suçlar sanatçının değil, sanatı da diğer her fırsat gibi, bir silah olarak kullanmayı akıl edenlerindir. Aslında daha da suçlusu, bu hamle karşısında avarece, farkındalıktan uzak yaşayan, ayran budalası toplumlar ve yöneticilerdir. Bal tutan her devirde parmağını yalamıştır, maharet bal tutturmamakta, tutan olmaktadır.

Dezenformasyon günümüzün en etkili kitle imha silahıdır ve sanat yollu, zamana yayılmış çürütme stratejileri de bunun en yaygın uzuvlarından biridir.

Gerçekten iyi bir sanatçıydın. Ölümün bir ibret daha verdi: Güldüren ruhlardır, asıl içten içe ağlayanlar.

Cem Turan

2 Ağustos 2014 Cumartesi

GERÇEKTEN AHİR ZAMAN FİTNESİ

Bir kütüphanede gözüme çarpan bir kitaptı, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden merhum Prof. Dr. İbraim Canan’ın eseri.

Kitabın başlığına baktım: ”Ahir Zaman Fitnesi ve Anarşi” idi. Sonra da hemen başında yer alan ithaf yazısına gözüm ilişti.

Duraladım, şaşırdım. Bir ilahiyat hocasını dahi içine alan sosyal girdabı, bilinçaltımıza kazınanları gördüm...



Yollar, köprüler, tüp geçitler, havalimanları yapmak, tüm maliyetlerine rağmen o denli kolayki.

Neyin yanında?

Bilinçaltı hafızalarına, onyıllar içinde kasten, yanlış şeyler kodlanmış insanların alışkanlıklarını islah etmek, bilinçaltlarını sıfırlayıp yeniden programlamak, bizi bağımlı kılacak her türlü sonsuz döngüyü by-pass etmenin yanında.

Olayları gerçekleştiği buhran dolu zaman kesitleri içinde değerlendirmeli. Rahat ve konforlu ortamlarından bugünün bir insanı olarak söylenmek, ayıplamak olmamalı asıl amaç, bunun kimseye de faydası olmaz. Lakin sosyal programımız içinden böcekleri, hataları, sonu gelmez tıkanmaları söküp atmak zorundayız. Aksi halde hani derler ya; tarih tekerrürden ibaret diye. Bizim dilimizde, toplumsal programın bir yerlerinde birileri "başa dön" komutunu vermiş de ondan. Bu programı yeniden yazmak, özgür, adil, insancıl bir şekilde çalışmasını sağlamak gerek.

Makinelerin dışını boyamak bir ihtiyaçtı; kirden dökülüyorlardı. Yeni yollar, binalar, yatırımlar... Eğer şimdi boyandıysa dışı, makinenin içine el atma zamanı çoktan geldi ve makinenin içiyle uğraşmak, demode olmuş bir programı insanların bütün alışkanlıklarına rağmen değiştirmek, dışını süslemeyi aratacak kadar zordur, bunu bilmeli.

Cem TURAN