12 Ağustos 2014 Salı

ROBIN WILLIAMS'IN ARDINDAN: BİR KİTLESEL SİLAH OLARAK, SANAT

Bugün 12 Ağustos 2014. Robin Williams evinde ölü bulundu. Gelen ilk bilgiler, intihar ettiği yönünde.

"Kör ölür, badem gözlü olur" diye bir atasözümüz var bizim. Böyle bir atasözüne pirim verecek birisi değilim ama çocukluğumdan beri oyunculuğunu takdir ettiğim birkaç yabancı oyuncudan biriydi, Robin. Tezimi kuvvetlendirmek için ölmeden hemen söyleyeyimki, belki de BraveHeart filmindeki müthiş oyunculuğundan ötürü Mel Gibson da benim için bu sınıfta. Bu gibi oyuncular gerçekten içinde bulundukları esere, senaryoya değer katıyorlar, farklılaştırıp, özgün ve inovatif bir hale getiriyorlar. Başta umulmayan bir iş çıkıyor sonunda.



İşini iyi yapan bir rol üstadıydı, Robin Williams. Düşündüren, zeka gerektiren, değer taşıyan komedinin temsilcisi olarak tanıdım, filmlerinde. Filmlerinin çoğunda kültürel yabancılık çekmedim, insan paydası altında olması gerektiği gibi bir oyunculuğu müthiş sergileme yeteneğine sahipti.

Sadece sanat dünyası değil, insanlık için de kayıptır bazı gidişler. Çünkü bin sayfalık yazının anlatamayacağı kadar enginliği, ruhlarda bırakamayacağı kadar etkiyi anahtar deliğinden geçirip kalbin kapısından içeri gönderebilme maharetinin ve uğraşısının adıdır, sanat. Boş değildir, insanın insanlaşmasının bir ara yoludur, aletlerinden biridir.

Bazen bir mimik bazen bir hiciv bazen dokunaklı bir nâme, üzerine bir ordu salınarak bile kabul dedirtemeyeceğiniz insanların güle oynaya buyur edeceği, akıl ve kalbe tesir eden, sihirli bir haptır, sanat. Bundandır ki, uzun yıllardır kitle tesirli bir silah olarak kullanılır.

Sınırlarından topla tüfekle girilemeyen kimi ülkelere televizyon ekranlarından, sahnelerden, basılı materyallerden girilir ve kültürel enjeksiyon, yaşam tarzı ihracı ile yine maksada erişilir. Bir bakarsınız, kısa süre öncesine kadar toplumunuz için anormal olan ne varsa kanıksamışsınızdır, normalleşmiştir sizin gözünüzde. "Aman canım, ne var onda, yap gitsin", "Bir kereden bir şey olmaz" kabili sözleri sıkça duymaya başlarsınız. Bir de ilimle, fenle, aydınlanmayla işi olmayan, cehaleti ve miskinliği şiar edinmişlerdenseniz vay halinize, "medeni" olmak adı altında her verileni alır, sizden olmanız istenenden daha da fazla müptelâ maymun olursunuz.

Yıkılmaz görünen kaleler dünyada hep böyle yıkılmadı mı? Ben de sizler gibi efsanevi kahramanlık hikâyelerimizle, sağlam aile yapımızla, toplumsal dokumuzla övünerek büyütüldüm okullarda. Oysa şimdi neredeyse her semtte bir huzurevimiz oldu, nur topu gibi. Lisede, deli doluluğun tam deminde, sigara içen birisini gördüğümüzde ayıplayacağımızdan, sakınarak, göstermeden içerdi içen bir ya da iki çocuk. Oysa şimdi ilkokul çocuklarının eline kim verdi bu zehirleri? Sigarayı bırakın, neredeyse her mahallenin uyuşturucu dağıtıcısı tipler türedi, okulların önlerinde veya park köşelerinde. Bir zamanlar yolda kalsanız, dağın başında köy olsa, buyur edilirdiniz. Paylaşırdı hesap yapmadan, sizi sorgulamadan, bencillik nedir, bilmeden herkes. Ya şimdi? Gelen turiste göre misafirpervermişiz halen, onlarda bu değer sıfır, her şey "Alman usulü" olduğundan. Ya bize göre? Çok gerilere gitmeden eski halimizle şimdiyi karşılaştırın isterseniz, cesurca ve tarafsızca, farkı görün. Fanatizmin de doruğunu yaşar olmadık mı, bu sayede.

Haçlı seferiyle yapılamayanlar kültür seferleriyle yapılmadı mı? Düşünmeyen, sorgulamayan, bu ahvali dert edinmeyen, benperest, kariyerperestlerin yaşadığı bir pazar yeri olduk mu, olmadık mı?

Toprağın bol olsun, Robin Williams. Konunun seninle bir ilgisi yok aslında ama bazen bir haberle duyulan üzüntü ya da sevinç başka ilintili konuların dosyasını da açmaya vesile oluyor. Sanatın bir kitle imha silahı olarak kullanımına değinmiş oldum böylece.

Suçlar sanatçının değil, sanatı da diğer her fırsat gibi, bir silah olarak kullanmayı akıl edenlerindir. Aslında daha da suçlusu, bu hamle karşısında avarece, farkındalıktan uzak yaşayan, ayran budalası toplumlar ve yöneticilerdir. Bal tutan her devirde parmağını yalamıştır, maharet bal tutturmamakta, tutan olmaktadır.

Dezenformasyon günümüzün en etkili kitle imha silahıdır ve sanat yollu, zamana yayılmış çürütme stratejileri de bunun en yaygın uzuvlarından biridir.

Gerçekten iyi bir sanatçıydın. Ölümün bir ibret daha verdi: Güldüren ruhlardır, asıl içten içe ağlayanlar.

Cem Turan

2 Ağustos 2014 Cumartesi

GERÇEKTEN AHİR ZAMAN FİTNESİ

Bir kütüphanede gözüme çarpan bir kitaptı, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden merhum Prof. Dr. İbraim Canan’ın eseri.

Kitabın başlığına baktım: ”Ahir Zaman Fitnesi ve Anarşi” idi. Sonra da hemen başında yer alan ithaf yazısına gözüm ilişti.

Duraladım, şaşırdım. Bir ilahiyat hocasını dahi içine alan sosyal girdabı, bilinçaltımıza kazınanları gördüm...



Yollar, köprüler, tüp geçitler, havalimanları yapmak, tüm maliyetlerine rağmen o denli kolayki.

Neyin yanında?

Bilinçaltı hafızalarına, onyıllar içinde kasten, yanlış şeyler kodlanmış insanların alışkanlıklarını islah etmek, bilinçaltlarını sıfırlayıp yeniden programlamak, bizi bağımlı kılacak her türlü sonsuz döngüyü by-pass etmenin yanında.

Olayları gerçekleştiği buhran dolu zaman kesitleri içinde değerlendirmeli. Rahat ve konforlu ortamlarından bugünün bir insanı olarak söylenmek, ayıplamak olmamalı asıl amaç, bunun kimseye de faydası olmaz. Lakin sosyal programımız içinden böcekleri, hataları, sonu gelmez tıkanmaları söküp atmak zorundayız. Aksi halde hani derler ya; tarih tekerrürden ibaret diye. Bizim dilimizde, toplumsal programın bir yerlerinde birileri "başa dön" komutunu vermiş de ondan. Bu programı yeniden yazmak, özgür, adil, insancıl bir şekilde çalışmasını sağlamak gerek.

Makinelerin dışını boyamak bir ihtiyaçtı; kirden dökülüyorlardı. Yeni yollar, binalar, yatırımlar... Eğer şimdi boyandıysa dışı, makinenin içine el atma zamanı çoktan geldi ve makinenin içiyle uğraşmak, demode olmuş bir programı insanların bütün alışkanlıklarına rağmen değiştirmek, dışını süslemeyi aratacak kadar zordur, bunu bilmeli.

Cem TURAN

26 Temmuz 2014 Cumartesi

İNSANİ KESMELER

Kesme (Interruption), mutedil çalışmasını yerine getiren bir sistemin, algısı kapsamında olan dış etkenlerin, amiyane tabir ile, dürtmesi sonucu çalışmasına ara vermesi durumudur. Her alanda var olan, sosyal etkileşimin ve iletişimin üzerine oturduğu temel dinamiklerden birisidir.

Bir kaç örnek...

Bir iş yerinde çalışan departmanın, gün içindeki sıradan çalışmasını, üst düzey bir yönetici beklenmedik bir talimatla bir anda değiştirebilir. Oysa o ana kadar bölüm amirinin yönlendirmesine tabi, kendi halinde çalışan insanlardı. Üst yönetici o departmana "kesme" göndermiştir.

Türkiye'nin herhangi bir yerindeki herhangi bir askeri birlik ya da karakola genel kurmay başkanının ansızın ziyaret edeceği haberi ulaşsa, oluşacak panik halde toz dumandan, gözün gözü göremeyeceğini tahmin etmek, güç değildir. Genel kurmay başkanı, orada işi "kesmiştir".

Cumhurbaşkanının, başbakanın ziyaret edeceği bir ilçeyi düşünün: Belediye yolları asfaltlar, trafik belki kesilir, trevatuvar'lar boyanır... Yerine göre; davullu zurnalı karşılama heyetleri, kurban kesme merasimleri... "Devlet baba" da o beldede işi "kesmeye" uğratmıştır. Yani; o an ondan daha önemlisi olmadığı için herşey, ziyaret sonuna kadar askıya alınmıştır.

Konuşan birinin sözünü "kesme" : Geçerli bir neden yoksa ciddi bir kabalık kabul edilir. Konuşmayı kesen söyleyeceği şeyin o an konuşulan ile mukayese edilemeyecek kadar önemli olduğuna emin olduğunda böyle bir teşebbüsün içine girmelidir.

Bilgisayar terminolojisinde de yoğun olarak kullanırız kesmeyi: Bilgisayarınızı kullanırken bir donanım arızası oluşması, saatin sürekli çalıştırılmak zorunda olunması, bir dosyayı sabit diskinizden yüklemeye çalışırken "bozulmuş disk alanı" nedeniyle hata alma, yazıcıya gönderdiğiniz sayfalarca dökümün ortalarında "kağıt bitti" uyarısı... Bunlar da kendi kulvarında kesmelerdir.

Otomobilinizde benzinin bitmesi, tüm konforuyla hareket eden aracınız için ciddi bir kesmedir. Lastiğin patlaması, gözünüze toz kaçması ciddi sürüş kesmeleridir.

Kısaca "kesme" her yerdedir. Bireysel, sosyolojik, biyolojik, mekanik, dijital dünyada... Çünkü insanın, etkileşimin, hayatın veya iş sürecinin olduğu her yerde zaman zaman bazı önceliklere göre "kesme", "lafı balla keser", araya girer. Bazı olası durumlar ve kişiler, diğerlerine göre önceliklidir. Onlar çağırdıysa herşeyi bırakıp yapmak, bitiminde kalındığı yerden devam etmek gerekir. Bu rütbesel öncelikler silsilesine uyum, süreçlerin ahengi bakımından önemlidir.

Derste hocanın söze girmesi, namazda abdestin kaçması da birer "kesme" üretir, işin akışını değiştirir, kısmi zamanlı bir kesintiye uğratır.

Kötü ve adalete inanmayan, başkalarının hakkına mütecaviz kalarak özünde çürük bir inanca sahip olunduğunun göstergesi, öz güvensizliğin sembolü, belki de civarınızdaki tecrübeleriniz nedeniyle size aşina gelecek olan, ilkel toplumların bir "kesme"si: "hamil-i kart yakınımdır" paraflı kartvizitler gayri ahlaki birer "kesme"dir. Öyleki, kimi zaman hak edenin yerine hak etmeyene imtiyaz verir, kapı ve yol açar, başkasının hakkını gasp aracı olur.

Bir hastanede, acı sirenlerle kapıya yanaşan ambulans bir "kesme" üretir ve işin akışını keserek acil müdahale gerektirir.

Ambulans, itfaiye, polis araçlarındaki flaşörlü sirenler de birer kamusal "kesme" üretir. Her nerede çalınmaya başlarsa, trafiğin normal akışının "kesilmesi", acil bir durumdan ötürü talep ediliyor, demektir. (Ah bir de, gereksiz yere kullanmasalar..)

Deprem, yangın ve her türlü doğal afet de birer "kesme" şüphesiz; karşılaşılması durumunda mutlak önceliği alırlar.

Ve bir insanın dünyadaki yaşamı boyunca alacağı en büyük kesme: Ölüm...

Yapılacak onca iş, planlar, projeler, geleceğe dair hayaller, kariyer, şan, şöhret, para, anlaşmalar... Beynin her hücresini meşgul eden ne kadar faaliyet var ise hepsinin, "ansızın" gelen ve hiçbir zaman "beklenmeyen", bir trafik kazası gibi bir anda gelişen ölüm karşısında tam anlamıyla "kesme"ye uğradığını, hatta diğerlerinden farklı olarak "anlamsızlaştığını" görmek gerekir.

Uğrunda bitap düşercesine koşturulan herşey bir anda durur, şapka düşer ve gerçek görünür, aslında çoğu kez bir zerre kadar değeri olmayanlar için oyun biter, ışıklar söner, sahne perdeleri kapanır.

Empati yapmalı; tam o noktayı yaşayan insanla ama tam o nokta: Bir an öncesi "kesilmemiş" akan hayatın içinde, peşinde koştukları ve bir an sonrası, dünyayı terk ediş... Ve ortasında son nefes: Ve cesurca sorun kendinize, o an fazladan bir nefes için vermeyeceğiniz şey olur mu? Bir tek nefes için, şu anda sağlıklı bir şekilde hesapsızca alıp verdiğiniz, bu işi yaparken hiç düşünmediğiniz o hayat emaresi, nefes...

Bu kesme tasvirim önemsiz geldiyse, tam sürat devam edin, kendi elinizle "kesmeyin" hayatı yer yer, durup düşünmek için. Nasıl olsa o son kesme bir gün çalacak kapınızı ve diğer örneklerim gibi geçici değil, kalıcı ve son bir "ara veriş" olacak sizin için.

Bunca yazıyı başka bir amaç için yazmıştım ama ölüme de dokunması güzel oldu sanırım. İnsanların birbirine ölümü hatırlatması; o son, en büyük, geri dönüşsüz, mutlak "kesme" öncesi "anlamlı işler ve izler" üretmesi konusunda muhataplarını motive edici olması kadar, ne güzel olabilir?

Oysa yazıma başlarken meramım şu idi: Ramazan'ı uğurladığımız şu günlerde farkına vardımki, benden beklenen türde yazılarıma ara vermişim bu ay. Hem Ramazan ayından hem de neredeyse Ramazan müddetince, gördüğüm öldürülmüş çocuklar, dram manzaralardan dolayı yazılarım "kesmeye" uğramış meğer, özellikle Filistin'deki dram üzerine odaklanmış ve teknik konuları es geçmişim, farkına yeni vardım.

Bu insani bir "kesme", böyle değerlendirilip mazur görülmeyi dilerim. Ramazan her açıdan duygusallığın yoğun yaşandığı bir süreç. Zaten eğer bu ay yapılan işler duygusallık getirmiyorsa, bir şeyler ters gidiyor demek değil midir, Ramazan'da.

Hayatımız bir kumaş misali: Kesip biçip, anlamlı bir elbise çıkarmaya çalışmak ve miras olarak bırakmak gerek, son "kesme" vakti insanlığa. Kimse elbisenin büyüklüğüne, küçüklüğüne, rengine, desenine, modeline söylenemez çünkü hepsi emek eseridir ve bir ömre bedeldir. Lakin bütün bir yaşam boyunca elbise dikmek diye bir derdi edinmeyerek hem bencilce sadece kendini örtmekle meşgul olup hem de tembelliği yoldaş edinip işte o, son ölüm "kesme"sine gelindiğinde, elde paçavra olmuş, halen ham bir kumaş ile kalakalmak ne hazin, utanılası, ayıplanısı bir sondur, "Oku!" denen ve kendinden gelişmesi, geliştirmesi beklenen insan için.

Ramazan "kesme"sinin sonuna geldiğimiz bu günlerde, şimdiden iyi bayramlar.

BALIĞIN NASIL TUTULDUĞUNU O GÜN ÖĞRENDİM

Çok yıllar önceydi. Misinasını alarak şansını Galata köprüsünde denemek isteyen sıradan bir ortaokullu öğrenciydim herhalde. Bilirsiniz, Galata köprüsünde balık tutmayanın İstanbulluluğu şaibelidir, denir bazı kesimlerce.

Tenhaydı o gün Galata, belki de biz erken gitmiştik. Çoktan nakış gibi işli korkulukların arasından oltamın misinasını, iğnelerinin ucuna küçük yem parçacıkları takarak, besmelelerle, çocukluğun masumane duaları eşliğinde sarkıtmış, denizin ne kadar ikramda bulunacağını merakla pusuda bekleyen bir avcı gibi misinayı elimle "dinliyordum", balık vurdu mu diye.

Ne kadar süre geçtiğini hatırlamıyorum, akan insanların çoğaldığı öğle saatlerine yakın bir vakitte, bir pazar sandığı, içi dolu bir büyük poşetle üç kişi peydahlandı dibimde. Üzerinde bulunduğum kaldırım kesimine sandığı koyup, poşetin içini boca ettiler üzerine. Yakından bakınca, o zamanlarda işportacıların revaçta olan ticari emtiası; limon sıkacağı olduğunu gördüm. Plastikten, rengarenk bir curcuna gibiydi sandıktan türetme tezgahlarının üzeri. Buraya kadar herşey normal, değil mi?

Tezgah kurulumu bittikten sonra üç kafadar biraraya gelip fiskos fiskos, duyamadığım birşeyleri konuştuktan sonra içlerinden biri, hızlıca cebinden çıkardığı paralardan birazını diğer ikisine pay ederek verdi ve bu adamlar tezgahtan uzaklaşarak, giderek artan köprü kalabalığının içinde yitip gittiler.

Artık herşey hazırdı. Tezgahın başında kalan adam birazdan bir seyyar satıcıdan beklenen nağmelerle davetkar ve tahrik edici çığırtkanlığına, kulağımın dibinde feryat figan başladı: “Koş vatandaş koş, yüzyılın buluşu, yorulmaya, zaman harcamaya, çekirdek ayıklamaya paydos, bilmem nereden ithal!...” diye bağırırken bir yandan da eline aldığı limonların böğrüne küçük bir borucuğu andıran limon sıkacağını batırıyor, bir hamlede küçük çay bardağını limon suyu ile dolduruyordu. Öyle yakındıki tezgahları bana, adam limonun kalbine hançer gibi o plastik sıkacağı sapladıkça fışkıran limon suları bana kadar geliyordu. Rahatsız edip etmediğini sorma inceliğini pek beklemeyin, olmuyor bizde.

Adamın tüm bağırtısına ilk tepkiler birkaç nazlı, durmadan bakış atıp geçen yayadan ibaretti. Ta ki, az önce giden diğer iki adam tezgaha dönene dek. Edaları farklıydı bu kez, tezgahın yol tarafından yanaşıp şaşkınlık ve hayranlık hareleri yayan müşteriler gibi eğilip aldıkları limon sıkacaklarına adeta sanat eseri muamelesi yapıyorlardı. Bir yandan da yüksek sesle “Aaa, biz bundan kullanıyoruz, çok memnunuz.”, “Kayınvalideye de alayım, çok istiyordu” ya da "Aaa, çok ucuz (!) Ver oradan bana beş tane..." kabilinden bir sürü sloganvari yorumlar getiriyorlarken etraflarının birer ikişer insanla dolduğunu şaşkınlıkla seyrettim. Birkaç dakika sonra tezgahın etrafında iğne atsan yere düşmez bir kalabalık oluştu ve devamı, malumumunuz. Muhtemelen o gün kaldırımda yürüyen siz de olsanız, “nedir bu kalabalık” diye içine girer ve o kalabalığın bir parçası olurdunuz. Gerisi ise sürü psikolojisini yönetme kabiliyetine kalmış. Adamlar da yarım saati bulmadan sermayeyi nakde dönüştürüp tezgahlarını alıp çoktan gitmişlerdi bile. Herhalde ne olduğu meçhul yeni model elektronik oyuncaklar için geceden sıraya girip teknoloji marketler önünde izdiham oluştur(tul)an kişilerin sırrını şimdi daha iyi anlıyoruz, değil mi?

O gün pek balık tutamadım, birkaç yavru istavrit dışında. Ama balık tutmak için insanların nasıl hilelere tevessül edebileceklerini öğrendim. İnsanın para kazanmak için kullanabileceği akla hayale gelmedik yöntemlerinin sınırsızlığı, ne kadar tehlikeli olabileceği, ahlakın edebin bu uğurda ne de yerle yeksan edilebileceği gerçeği karşısında hayretlere kapıldım.

Boş yere değil, Peygamber Efendimiz’in her çarşı pazara çıkışta “tüccarın şerrinden” Allah’a sığınmışlığı. Kitaplarda yazan, sorulduğunda kendi söylediği doğruları elinin tersiyle itecek kadar gözü dönmüş bir yaratık haline gelebiliyor insan, dünya çıkarı ve kazanç hırsı karşısında.

İstanbul’da başlayan Shopping Fest’e bir de bu gözle bakın. Etkinliğin 2014 afişinde bir kadın kayıktan balık tutuyor. Oysa altın dişli, tüccar “sandıkçılar” oltadan çıkana kanaat etmiyor, trol kullanıyorlar. Vitrinlerinden 52 hafta indirmedikleri “indirim” yalanları yetmiyormuş gibi, denizin dibini kazırcasına ağları ile donattıkları alana “Shopping Fest” yaygarası ile masum balıkları, bizleri, rahat kandırılabilir ve ihtiyaçları olmayan şeyleri almaya yönlendirilebilir bireyleri sokmaya çalışıyorlar. O yola düştü mü bir balık, kurtuluşu yok genellikle, çünkü yolun sonu trol: Yem oluyorsunuz.

İnsanın bu acımasızlığı, aşağıca ve onursuzca çıkarperest yaklaşımı her alanda varmış meğer, ben fanusta yaşamış, gerçekleri görmezden gelmişim uzun müddet. Adam raf ömrünü uzatabilmek, maliyeti düşürebilmek için artık gıda olmaktan çıkmış market ürünlerinin içine sokmadığı katkı maddesi bırakmıyor. Toplum sağlığı, insan hayatı kimin umrunda çıkar karşısında.

Peygamber Efendimiz’den: “İnsanın gözü doymaz, iki dağa dolusu altını olsa üçüncü dağı ister. İnsanın gözünü ancak toprak doyurur.”

Benim bu kadar uzun laf kalabalığıma karşın ne de öz ve herşeyi anlatan bir hadis değil mi?

İçimi acıtan devlet dediğimiz, tabi olduğu anayasasında “vatandaşının haklarını, sağlığını, huzurunu, kültürü, değeri...” korumakla mükellef kılınan milli örgütlü omurgamızın da giderek altın dişli materyalist azgınların etkisiyle bu görevlerini suistimal etmesi, görmezden gelmesi, bunlar da yetmiyormuş gibi, “Shopping Fest” gibi rezaletlere sponsor olmak kadar aymazlığını ayyuka çıkarmış olmasıdır. Devlet kimindir, neye hizmet eder, anayasada yazanlar devlet için sadece birer hikaye midir?

Tüketim müptelası olmaktan dolayı borç batağına saplanan, bankaların hacizcileriyle evlerini başlarına geçirdiği, ocakları söndürdüğü, ortaya çıkardığı huzursuzluklarla aileleri dağılan, birbirlerini sahip oldukları mallara, imaj mukabili markalara göre değerlendiren, masaya koyduğu telefonun markasına göre karizma katsayısının oluştuğuna inanan bağımlı bireyler zümresi olan, gelecek nesillere, daha şimdiden gençlere verebileceğimiz tek “kültür” bu olma yolunda hızla ilerleyen bizler devleti dava etsek haksız mıyız? Bu dünyada hakkımızı alamasak bile mizan-ı mahşerde buna sebep olanların önüne hiç gelmeyecek midir?

Mantar gibi çoğalan kanser vakaları karşısında, yiyecek “katkı katılmamış”, “glikoza bulanmamış”, hormonsuz bir tek meyve sebze, gıda bulamayan insanlar, “epigenetik; beslenme ve çevresel nedenlerle” toprağa verdikleri sevdikleri için sağlıklarını koruma görevini, yine altın dişleri parlayan tüccarların etkisiyle, yerine getirmeyen devleti dava etseler kazanamazlar mı? Eğer bir hukuk devleti var ise kazanmalılar. Kazansalar dahi, bu canlarından bir parça olan sevdiklerini geri getirir mi? Bu dünyada haklarını alamasalar bile mizan-ı mahşerde buna sebep olanlarla hesaplaşmayacak, dava etmeyecekler mi?

Bilmek insanı mesuliyet altına sokar. İşte bundan ötürü alimlerin mürekkebi, şehidin kanından ağırdır. Bununla mukayesesi olmaz ama vasati hemen her inanan ailenin çocuğu yaz kurslarında, okulda dini eğitimlerden geçiyor. Hele bir de imam hatipli olmakla övünen bir kesim varki sormayın. Haklılar da, dinin vecibelerini ve gerekliliklerini çok daha yakınen öğrenme bahtiyarlığına erişmişlerdir çünkü. Çünkü insan inanç demektir, gerisi sadece bir et yığını. Ne hazinki, buna tezat haller, hem de imam hatip okumuş bireylerden görmek, dini akaidi öğrenmenin doğru amelde bulunmak, doğru yönelimler sergilemek ve insani değerleri her zaman ön planda tutmakla aynı anlama gelmediğini gösteriyor. Demekki imam hatip okumaktan daha fazlası gerekiyor, doğru insan olmak, altın dişli kapitalistlere bu memleketin insanını yedirtmemek için.

Hatasız insan yoktur. İcraat makamları ise hatanın, doğası gereği ürediği alanlardır. Hata yapmamayı garanti altına almak için proje üretmekten, iş yapmaktan geri durmak olmaz. İyiki var hatalar ki bizi geliştirenler onlardır. Önemli olan “burada hata yaptın, doğrusu şu olmalı” diyene yöneticinin takınacağı tutumdur ki bu da onun sınavıdır.

Hiçbir söz yokturki dinlemeyene işlesin, hiçbir kitap da yazılmamıştırki okumayana aydınlık sunsun. Eleştirilerimi bu kabilden, elden ele ilgililere ulaştırmanızı diliyorumki sözüm yerini bulsun.

Shopping Fest bir illüzyondur, trol ile balık avlamadır, harcama ve tüketimi insanlar için kalıcı bir değer haline getiren gayri ahlaki bir pazarlama stratejisidir ve derhal vazgeçilmelidir. Bizim toplumsal dinamiklerimizde suni imajlar değil, birliktelikten gelen sosyal yaşam istekliliği ve tevazu ülküsü var (idi) iken, buna vurulmuş materyalizmin kurumsallaştırıldığı son ve öldürücü darbedir.

Şimdi iyi “shopping” ler İstanbul. Yöneticilerimiz çünkü öyle diyor.
Ne olursa olsun, “İsraf haramdır” emrine uymamanın faturası ise vadesini bekliyor.

Cem Turan

ŞEBEKLİK YAPMAKTAN "OKU!"MAYA FIRSAT BULAMIYORUZ

Mangalda kül bırakmayız, iş lafa gelince. Duyanlar "yahu, adam ne de güzel sindirmiş içine dini, hayatın sırrına ne de vakıf" diye gıpta ile bakıp dururlar.

Bazen ilim havuzunda bir balık olmaya gerek bile yoktur, umumun hayranlığını kazanmak için. Çünkü halk zaten gönüllüdür genellikle, birilerini göğe uçurmak, yeni "kurtarıcı" ilan etmek için. Hani derler ya; "hocanın kendi değil, tebaası uçurur", diye. Hah, işte tam da öyle.


Eğer bu işlere niyetiniz varsa siz de, Peygamber Efendimiz'in hayatını konu alan bir Siyer kitabını ezberleyin, biraz bağlantı kullanıp geçin kamera karşısına. Acınaklı bir ses tonu ile gösterin performansınızı. İsterseniz belediyede memur olun hiç önemli değil, kısa süre sonra kadrolu hoca olacağınızı garanti ederim. Sözde tevazuyu anlatırken, birden şoförlü makam araçlarıyla çocuğunuzu okula bırakmaya başlayacaksınız. Şanınız öyle yürüyecekki, memur olduğunuz belediye gibi belediyelerden birinde başkan danışmanı bile olabilirsiniz, örnekleri vardır.

İşletmenizi devredip daha karlı bir kulvara geçecek, "Diriliş hareketi" organizasyonları yapıp kitaplar basacaksınız peşisıra, medya sizi keşfedecek ve programlar yapmaya başlayacaksınız.

Rivayet oki; bir hoca bir Ramazan ayı boyunca yapacağı program için 600 bin TL almış. Neye mukabil, hangi malzemeye?

"Gözyaşı geceleri" diye bir laf uydurup "Ağlamayana parası iade" diyecek, salonlarda bir tür yeni titan gösterileri yapacaksınız. Hatta işi abartıp bir organizasyon firması olacak, sükseli otobüslerle ulusal arenada sahne gösterilerine döndüreceksiniz.

Kendinizden olanlarla güç birliği yapıp televizyonlarınızı, radyolarınızı, yayınevlerinizi kuracak ve işletecek, "körler sağırlar birbirini ağırlar" misali; nöbetleşe programlarınıza sizden olanları davet edeceksiniz.

Bir besmeleyi onlarca çeşit, anlamsız müzikal lakırdıya dönüştürenler, kulak tırmalayan ve pop şarkılarından daha beter ve değersiz, tasavvufun ritmik iç aleme zerkedişinden fersah fersah uzak, ıhlamalı tıslamalı güya ilahiler ile dolu ortalık. Eğer bunlar ilahi ise  Amir Ateş, merhum İsmail Biçer, merhum Kani Karaca, merhum İsmail Bülbül ve diğer güzidelerin, her bir nağmesi içte bir yeri titretircesine söyledikleri ne idi?

Ritm ve müzik deyip yabana atmamalı: Süleymaniye'nin hemen yanındaki şifahanelerde musiki ile psikolojik hastalıklara derman aranırdı, örneğin. Tasavvuf müziği, verilmesi gereken ruha şifa mesajın, bir iğne deliği kadar küçük bir hazneden insana doğru tınıyla verilmesine çok özel bir ilim kulvarıdır. Herkesin harcı olduğunu düşünmek mahveder işte böyle. Bir kültürü, bir tarzı yer ile yeksan edip bırakır.

Bir de "şiir icracılarımız" çıktı uzun zamandır. Bir iki tamam ama baktı ki "bu işte para var", benim müteşebbis ruhlu insanım durur mu, koca bir şiir okuyanlar ordusu türedi. Ekranlarda, radyolarda dinlememek, müzik marketlerden albümünü almamak kötü işlerden sayılıyor.

Velhasıl çok ayıp bir iş oluyor çok uzun zamandır: Din ve dini semboller, ticari birer meta olarak kullanılıyor. Daha çok kazanmak ve tanınmak için herşeyi mübah görüyor insan ve bu uğurda üzerine lanet almaktan dahi çekinmiyor.

Çocukluğumdan bu yana farkında olduğum Eyüp Sultan'ın uhreviyetine, civarındaki dükkanlardan yükselerek boğan, çığlık çığlığa bağıran türlü sesleri çıkarıp ne çok zarar veriyor bu kirli çöpler.

Artık yazarsız, fabrikasyon kitaplar çıkarıyor bu yayınevlerinden. Çocuk eğitimi adı altında bir sürü tuhaf, sahipsiz, yayınevinin kadroluları tarafından kaleme alınıp birbirini tekrar eden ama şatafatlı, renkli resimli bir sürü kitap.

Birileri telefonla arayıp bayağı satıcılar gibi, "Kuran" pazarlıyor. Oysa birkaç on yıl öncesinin basımı olan Kuran-ı Kerim'lere baktığınızda edepten üstüne fiyatının yazılmadığını görürsünüz. Çok çok "Hediyesi" derlerdi, o bile şaibeli.

Bu ahval içinde dini ve insani değer adına ne varsa yozlaştıranlardan dinin sahibinin hesabı soracağı güne kadar, en azından şunu söylemeli: Tüm bu hengamede "Oku!" diyenin bu ilk emrini es geçiyoruz. Sadece biz değil, görünen o ki; neredeyse müslüman olduğunu iddia eden bütün coğrafyalar bu önemli emre itaat edip itibar göstermediklerinden, bugün tüketen, sömürülen, kolayca manipüle edilen, alt üst edilip taş üstünde taş bırakılmayan, ilimden ve fenden nasiplenmeyen, teknolojik olmayı "parasını bastırıp almak" sayan toplumlar olmaktan ileri gidemiyorlar.

Bakın etrafınıza, komşularımıza ve bize... Yaptıklarımıza, içine düştüklerimize, holdingleşmiş cemaatlere, fukaralık içinde ezilen insanlara. "Okumak" bunların neresinde, siz karar verin.

Kitap okumak değildir, "okumak", özel okullar kurmak da hiç durmamacasına kitaplar, dergiler, gazeteler basan yayınevleri kurmak da değil:  Çok farklı ve maalesef halen bizde anlaşılamadı.

Yusuf İslam adını alan Cat Stevens'ın şu sözü çok manidardır: "Ben İslam'ı, önce Kuran'dan öğrendiğim için müslüman oldum.Kuran'dan önce müslümanlarla tanışsaydım ve onlardan öğrenseydim, müslüman olmazdım."

İslam tembelliğin, miskinliğin, terörizmin, asalaklığın, soygunculuğun, sömürünün, Allah'ın sözünü pazara çıkarmanın ve onun sırtından paralar kazanmanın, bu sayede sırça köşklerde oturmanın ve dibindeki sıkıntı çekenlerden lafta muzdarip olsa da aslen bihaber olmanın adı değildir. İslam markalaşmak değildir, fırkalara bölünmek, diğerlerini kötülemek, dışlamak hiç değildir.

Zamane fotojenik hocaları ne derlerse desinler, bir gerçek kaşımızda: Kim olursa olsun, "okuyabilendir" gerçekten yaşayan İslam'ı, hayatı, varoluş amacına uygun bir çizgiyi.

Cem Turan