29 Ekim 2014 Çarşamba

SAHİ, NEDİR BU BAŞARI?

 En büyük toplumsal sıkıntılarımızdandır, bir aleti ya da yoldaki bir trafik levhasını araç olmaktan çıkarıp bir amaç haline getirmek. Başarı da bunlardan biridir maalesef ve bu yaygın algısal hata bizi ne derin uçurumlara sürüklemektedir, görmek için başımızı kaldırmamız gerekir.

 Başarı bir hedef, yaşam amacı değildir. Başarı bir aracın gösterge panelindeki kadranında bir skala belirtecidir. Kadranda yazan bir değerdir sadece. Yaptığımız işlerin sonucunda okunabilecek değerler kümesinden bir elemandır. Asla amaç olamaz, olmamalıdır, sağlıklı ve değerler dünyasında bulunmak isteyen bir ruh için.


 Başarıyı eylemin sonucunda göstergede okunan bir değer olmaktan çıkararak bir amaç haline getirmek şöyle trajikomik bir durum oluşturur: Siz bir otomobile bindiniz, kontak anahtarını çevirdiniz ve gaza bastınız. Yapmak istediğiniz tek şey var, 200 km/saat hızına erişmek. İşte budur başarı, paneldeki 200 km/saat yazan çizgidir. Bu araca neden bindiniz, nereye gitmek istiyorsunuz, nasıl bir yoldan gitmek istiyorsunuz... Bunların hiçbirinin sizin için önemi yok ve siz sadece ibreyi 200 km/saat hız gösterecek konuma getirmek istiyorsunuz. Mantığa aykırı, insanı var eden değerler manzumesi ile taban tabana zıt bir yönelimdir başarıyı bir amaç olarak veya yaşam felsefesi olarak görmek. Bizler araca bir yere ulaşmak için, bir hedefle bineriz ve hızımızı yol, hava ve trafik koşullarına göre ayarlarız. Hızlı gitmek değildir yegane amacımız. Ancak yolculuğun sonunda döner bakar, yolumuz ve harcadığımız zamana göre hızımızın tahminlerimizin neresinde olduğunu göreceyle ölçerek "hızlı gittim" veya "fazlaca oyalandım, yavaş geldim" deriz.

 Dolayısıyla; hız tutkunu olarak yaşamak; amaçsız, idealsiz, hedefsiz, hayalsiz bir başarıya odaklanmak, diğer bir ifade ile başarıperest olmak, bugünün kişisel gelişimcileri ve öğretim sistemleri tarafından pompalanan bir değersizliktir, insanı insanlıktan çıkarıp mekanikleştirme sonucunu doğurur.

 Hiçbir öğrenci "ben yüz alacağım" diye bakmamalı sınavlarına. Ne sınavı olduğu, o sınavın kendisini neye hazırladığı, o sınava hazırlanırken neleri gözden geçirip eksiklerini kapattığı daha önemliyken, sırf bu agrasif, materyalist ve mekanik yaklaşım yüzünden sınavlar sadece geçilmesi gereken birer not bonusu olarak görülmemekte midir? Kim, sınavdan 15 gün sonra sınav günü yüklenmiş olduğu bilgilerin tamamını hafızasında koruyor? Sınava konu bilgiye mi önem veriyor öğrenciler yoksa amaç olması gereken bilgiyi araçlaştırıp, motive edici bir araç olması gereken ama yegane amaç haline getirilen bir sonucu (ki bu başarı göstergesi olarak kabul ediliyor, olmamasına rağmen) elde etmek için mi kullanıyorlar bilgiyi? Bilginin hafızada kalış süresi neden kısa sizce? Okulun son günü onca emeği ve bilgiyi üzerinde barındıran defterler, kitaplar, ders notları yırtılıp çöpü boylar. Neden? Çünkü amaç elde edilmiştir. Amaç sınıfı geçmektir yani güya başarılı olmaktır ve olmuştur. Artık bilgiye gerek yoktur.


 Herkesin bilgece bilirmiş gibi yaptığı ama hakkında hiç de doğru fikre sahip olmadığımız, dolduruşa geldiğimiz, ön şartlandığımız bir konudur, başarı. Oysa gerçek başarı global çıktıları ile değerlendirilir: Konu öğrencilikse, ne öğrendiniz, o öğrendiklerinizle ne ürettiniz, nasıl bir aydınlanma sağladınız etrafınıza, çalıştığınız kurumlara, insanlığa... Bunlardır başarının değerlendirilme kıstasları. Hayatta başarı, mutlu olabilmektir ve mutlu edebilmek. Bu tanıma göre köylü bir nine ile dede yıllar süren mutluluk dolu, etraflarına yaşam enerjisi sağlayan hayatlarıyla bir profesörden, bir cumhurbaşkanından çok daha başarılı olabilmiştir belki de. Mutlu olmak ve mutlu edebilmek arasında da üretken olabilmek, hayata özgün bir lezzet, değer katabilmektir, başarıyı tamamlayan.

 Hepimiz limitli bir ömrü yaşıyoruz, sanki hiç bitmeyecek gibi. Asıl başarı; bu yolculuğun sonlarında, dünya sahnesini terk etmeden önce geriye dönüp baktığınızda "evet, bu ömre bedeldir. İyiki yaptım." diyebileceğiniz bir iz bırakabilmektir.

 Keskin sirke küpüne zarar, der atalarımızın sözleri. Oysa sosyal birlikteliği ahenkli bir şekilde sağlamak ve birlikte ortak bir amaca motive olabilmektir, başarı. Hırsla, rakiplerini sürekli ezilmesi ve yok edilmesi gereken olarak görmek yerine, rakiplerinin varlığının kendisi için ne kadar önemli olduğunu düşünmelidir, insan. Rakibiniz sizi var kılandır, anlamlı kılandır. Bilinçaltımıza kazınan başarı olgusuna kanıp, onun uğruna arkadaşlarının kuyusunu kazandan olmamalı. Bu size ne kadar da tanıdık geldi, değil mi?

Cem TURAN

BAKANA DA GÖRENE DE BAYRAM MAKALESİ

Bu yazıyı, Cumhuriyetimizin 91. yıldönümü münasebeti ile 29 Ekim 2014 tarihinde, hayat çizgim boyunca değişmemiş tarihi ve sosyal çıkarımlarımı paylaşmak ve  fâni olan dünyada bu düşüncelerimi tarihin şahitliğinde not etmek üzere kaleme almış bulunuyorum. Sadece bakıldığı zaman beni kolayca yargılayabileceğiniz, ancak görmeye çalıştıkça mevcut toplumsal sıkıntılarımızın nedenlerini bulabileceğiniz bir yazı olduğu inancındayım. Suya sabuna dokunmak gerek, eğer amaç kalıcı iyileştirmelerse. Her birinin üzerinde hassasiyetle durduğum, değerli bir şeyleri aktarma telaşını hep yaşadığım uzun yazılarımı sabırla okuyan ve takip eden tüm okuyucularıma şükranlarımı sunuyorum.

 Mustafa Kemal'i anlamak, bir faniyi putlaştırmak, boş lakırdılarla kendini avutmak, "sen kalk ben yatayım" deyip ağustos böceğinden farksız yaşam sürmek değil, sadece kendini kalkındırmanın hesaplarını yapmak kadar hainlik ve gaflet içinde olmak, hak etmediğini almak, kendini maaşa bağlatmak, eğitimi, bilimi yapıyormuş gibi yapmak ve ömrünü malayani ile çürütmek hiç değil..

 İlericilik; adam gibi miskinliğe savaş açmakla, bu toplumun yeni filizlerinin doğru yeşermesi için, mahalle bakkalı olunsa yine de dert edinmekle, gayret etmekle, el vermekle olur, omuzlarına bastırıp gelenleri yüceltmekle olur, yüzünü aydınlığa doğru düzgün dönüp, şairin dediği gibi; rakı şişesinde değil ama ilim şişesinde balık olmakla olur.


 Atatürkçülük; çocuğunun cebine hırs, ihtiras,  bencillik koyup sevmediği ve topluma fayda üretemeyeceği mesleklere, kariyer, statü, çok gelir uğruna iteleyip kakalayarak sokmakla, sınavperest kurs kuşu yapmakla değil, cebine idealler, fikirler, insan ve toplum sevgisi, canlı ve evren ilgisi, önce kendine ve sonra diğerlerine inanç, özgüven, ortak ideal bağı koyarak özgür iradesiyle toplum makinasında üreten bir dişli olmasını sağlamakla baki olur. Kötü alışkanlıklara aşinalıktan onu korumak, önce örnek olma erdemini göstermekle samimi olur.

 Kimi âlim olur, kimi ilim yolcusu. Kiminin mecali yoktur, ilim heveslisi olur. Kimi dinleyicisi olur. Kimi ilme doğru adım atanları çok seven. Kimi gider, kapısını süpürür bir irfan yuvasının, kimi eşiğinde paspas olur. Kimi başını sıvazlar bir öğrencinin kimi kalem olur, silgi olur.  Hepsi efdaldir, muteber. Yeterki gelişme davası, bayramdan bayrama törenlerde acıklı şiirler okuyup, çocuklara ve gençlere zorla kuleler yaptırmaktan ibaret sayılmasın.

 Evirip çevirmemeli lafı. Eğitimin iki amacı var, üçüncüsünü söyleyen çarpılsın: Biri gerçeğe yaklaşmayı sağlamak, onu kavramak ve ona göre bendeliği şekillendirmek. İkincisi ise insanlığa ve dahi tüm canlılara fayda üretmek. İşte bu bakıştır medeniyetin "muassır" sırrı.


 Tarihi, okumayı sevmeyen insanlardan olmasına rağmen bir mite yapışıp onun gölgesinde, sonuna -çı, -çü takısı koyarak avareliğine, idealsizliğine kılıf üretmemektir, Atatürk akılcılığı. Kimi gerçek devlet eliyle üretilmiş, uydurma kahramanlık hikayeleriyle yatıp kalkmak değildir, zaman kaybetmek, kendini darı ambarında görmek değildir. Yüzünü ileriye, inovasyona, gelecek için tüm dünyaya verebileceklerine dönmektir. Kendini ve koca bir toplumu kandırmamaktır...

 Devrimcilik; önce içi boş söylenceleri bayrak edip umarsızca sallayıp durmak değildir, elbet. Ha bire üretenlere, eski köye yeni adet çıkaranlara, bilimi rehber edip geliştiren ve sonra da teknoloji üretip yedi düvele satanlara sadece sömürülecek bir pazar olmaktan aklıyla, fikriyle, idealizmiyle kurtulabilmek, bu alandaki bağımlılık zincirini koparabilmektir, inkılapçılık. İlkel çöllerde gerçekleşen, kanla beslenen toprak savaşlarından kendini kurtarıp bir saksı kadar toprakta, teknolojisiyle yön verenleri görebilmektir.

 Bir Kemal olmak; başarının tanımını doğru yapmakla olur, işine gelmediği ve kendi civarından bile geçmediği için neslinden, çocuğundan ve hatta kendinden gizleyip anlamını çarptırarak değil: Başarı mutlu olduğu, hakkını verip içini doldurduğu ve dolayısıyla mutlu ettiği bir yaşamı arzulamak, kurgulamak ve yaşayabilmektir. Hayata değer katmak, ışık saçmak, haline bakıldığında; asra yemin edilerek hüsranda olduğu vurgulanan insanlığa yılmamacasına gayret dolu sabrı ve hakikati çağrıştıran bir suret ve kalbe sahip olmaktır. İnsanlığa fayda katıp, bir derde derman olup, hayırla anılmak üzere hayat denen tiyatro sahnesinden ayrılabilmektir. Başarı asla kazanılan para, pul, geçici mevki ile ölçülecek bir mevhum değildir.

 Mustafa Kemal'i anlamak için 10 Kasım'larda düdük çalmaktan çok daha fazlasına ihtiyaç var. Aslanlı yolda yürüyüp mozoloye çelenk bırakanların yanlarındaki çıkınlarında medeniyet duvarına kendi ürettikleri, insanlığa hediyeleri yok ise, bu şekilciliğin dibine vurmak değil midir? Tıpkı dini bir karış sakalla dolaşmaktan ibaret sayıp, dini kendi ticaretlerine malzeme yapıp, daha ilk emri olan "Oku"dan bihaber yaşayan ve gereğini yapmayan tembel, cahil cühelalar gibi.

 İyi veya kötü, kırık dökük veya gıcır gıcır, bu memleketin sırasında, sınıfında yer bulup okuduğunu, ekmeğini yiyerek suyunu içtiğini unutup hiç borcu olmadığı aymazlığı ile bilmem hangi nedenle, soluğu yurtdışında almak ya da yurtiçinde olup bilmem kimlerin "wolrdwide" imparatorluklarının kapı kulluğunu yapmak değildirki Ata'yı sevmek. Daha da vahimi; yurtdışından, bırakıp gittiği memleketi karıştırmaya, yönetmeye, yeni imparatorluklara oyuncak olsun diye çalışmak, hiç değildir.

 Odasının ışıklarını, istisnasız mesaisi bittiği an söndürüp ilmi, üretmeyi, araştırmayı yarım bırakan olmak da değildir, şüphesiz. Projesi bitmeden, odasının kapısını kilitleyip evde mışıl mışıl uyumak da hayata sormadan, sorgulamadan bakmak da değildir, mutlaka. Gözlerinden çakmak çakmak öğrenmenin aşkını çıkaramayan, bilgiden önce aşk veremeyen, en kötüsü; böyle bir derdi olmayan öğretmen olmak, memur olsa bile ruhen de memuriyete bulanıp o gözle yaşamak da olmamalı Alpaslan'dan Atatürk'e layık evlat olmak.

 ... Ne de çok kandırmacaların içinde uyuşmuşuz, meğer. Oysa sorulunca, mangalda kül bırakmıyor, bez parçalarında saç sakal şekillerinde arıyoruz ilericiliği. Bir diğeri de kitlesi var diye, dini ticarete alet etmekten çekinmiyor, sırça kulelerde gazeteler çıkarıp, pop rock ilahi albümleri yayımlıyor.


 Kısaca çoğumuz geçmişteki bir lideri, tarihi kişiliği, fikrini alıp kalkındırmak, geliştirmek için değil; adının sonuna -çı takısı takıp ürettiğimiz sanal kulübe üye olarak başta kendimize anlam bulmak için seviyor. Bu ahval, su götürmez bir vakıa: Takım tutar gibi; Fenerbahçeli, Beşiktaşlı olmak gibi, onda bile ayıplanması gereken bir taassup içinde fanatizmle bayraklaştırılıyor birileri.

 Halbuki şu da bir gerçek ki; kulübüne dahil olunan düşüncenin zerre kadar gereğini yapana, savunduğu fikirler ışığında dünyaya bir yenilik katana da aşkolsun. Ağızlarda bir sakız, çiğnenip duruluyor ve olan, bunlarla ömürleri çürütülen, zihinleri uyuşturulmaktan dolayı üretmekten, araştırmaktan alıkonulmuş nesillere ve koca bir toplumun bekasına oluyor.

 Yeni atalar da putlaştıracağız endişelenmeyin; bizde bu eğilim varken. Türkiye siyasetinde 10 yıldan fazla hüküm süren her kişilik, öldükten sonra putlaştırılmaya adaydır. Çünkü onun da -çı'ları ürer etrafında, markalaşırlar ve kararlılıkla beslendikleri bu birlikteliği korumaya çalışırlar. Onun kaybolması halinde, varlıklarının bir anlamı olmayacağından korkarlar. Çünkü hayatta gerçekten de bireysel olarak bir değer üretmeye hiç yatırım yapmamış çok insan görürsünüz. Bunların ya bir kulüp ya da bir fanatik hareket içinde olmalarıyla kendilerini tatmin etmeleri, bu nedenle anlaşılabilirdir.

 Oysa kendimizden ve bilmesek de sorumluluğunu taşıdığımız toplumdan sonra en büyük zararı, artık bir dünya sakini olmayan, her insan gibi ölümlü olan o mevtaların ruhaniyetlerine veririz. Kabirlerini daraltır, kemiklerini sızlatır, ruhlarını ızdıraba sevk ederiz. Hiçbir fani putlaştırılmak kadar büyük bir eziyeti hak etmez. Kendimize inanmayıp, yapabileceklerimizi görmeyip bilmem kimin ruhunun koruyuculuğuyla yaşamaya devam etmek ne de kolaycı bir miskinlik ama bunun faturasını, artık dünyada olmayan ve artık berzah (ruhlar) aleminin sakini olmuşlara çıkarmanın, onları mütessir etmenin sonuçları hazindir.

 Geçmişi ve onu yazan büyüklerimizi saygı ile anıyorum. Hatalarıyla doğrularıyla birlikte bir bütündür tarih ve aslında hatalar, insanlar ve toplumlar için öğretici, geliştiricidir. İyiki vardır hatalar, çok şey borçluyuz onlara. Bu erdemle tarihi okumak gerek, gerçekleri yalanlamak, kendi uydurma tarihlerimizi üretip onlara inanarak kendimizi kandırmamız olmuştur, "muassır medeniyet" çizgisinden bizi koparan. Bundandır, gerçek bilim ve sanatın bizi terk etmişliği. Sanatçık ve bilimciklerle idare edişimiz ve bir türlü yaşamımızın tam ortasına, bir yaşam şekli olarak getirememiş olmamız.

  Çocuklarımıza öncelikle inovasyonu doya doya yaşayacakları çevreler sunmamız gerek. Geçmişin mirasyediliği ile kendimize anlam yüklemeyi bırakıp yeni efsanevi başarılar için toplumun kadranını ayarlamak, bakışını düzeltmek zorundayız. Çünkü vaktiyle oluşturulan ve her körpecik çocuğumuzu, beynini öğretim adı altında kodlayarak içine yuvarladığımız hikayeler denizinde hayalleri, öz düşünce üretkenliği elinden alınmış ve hep geçmişle övünür bir halde yüzmekten kurtarmak durumundayız ve bu sanıldığı kadar kolay bir iş değil: Toplumların alışkanlıklarından sıyrılması, her yeri gökdelenlerle donatmaktan daha güçtür.

 Halen devam eden, tanımlanmış öğretim motorumuz; devlete bağlı vatandaş ve orduya asker üretme amacıyla çalışmaya devam ediyor. Gözümüze takılan bu zahiri gözlüğü çıkardığımızda, her Türk'ün aslında asker doğmadığını, askerleştirilmeye çalışıldığını anlıyoruz. Devlet güdüsü halen düşünmeyen ve sadece tabi olan vatandaş en iyi vatandaştır, kurgusu üzerinden hareket ediyor. Devlet için de kötü alışkanlıklarından vazgeçmek kolay değil. Artık bir şeylerden, kendini korumak için zamanında oluşturduğu suni hayal motorunun varlığından rahatsızlık duyduğunun işaretlerini veriyor ancak bundan kurtulmak konusundaki samimiyet testinde zaman zaman tökezlediği oluyor.

 "Türk, övün, çalış, güven" hedefi ile geçtik son iki nesli. Ne oldu? TÜRKlüğü kan meselesine döndürdük, ÖVÜNmekten ve geçmişe methiyeler dizmekten başka bir iş yapmadık, "Türk gibi kuvvetli" gibi uydurmalarla böbürlenip "Türk gibi akıllı ve ÇALIŞkan" olamadık, üretmedik, üretir gibi yaptık, montajı endüstriyel üretim sandık. Köylülüğü kötü bir şey sandık, tarımımızı ve hayvancılığımızı baltaladık. İstatistikler gösteriyorki patentli buluş derdimiz olmadı ama uluslararası markaların kara listeye aldıkları taklit sanayimizle GÜVENİLMEZ olduk. Atatürkçüyüz diye diye biz Atatürk felsefesinden, küllerden bir efsane doğuran, bilmem kaç etnik ve kültürel toplumu bir araya getiren güçte ve kahramanca çıkan ruhtan ayrıldık. Çünkü bu değerli felsefe, yol haritası bir statükoyu korumak ve birilerinin çıkarlarına alet etme pahasına bozuk para gibi harcandı lakin artık dönme zamanı.

 İnsanların onlarca belki yüzyıllar içinde kazandığı bu miskinlik batağından çıkmak, köprüler, tüneller, toplu konutlar yapmak kadar kolay bir iş değil ama ancak bu yatırım ve kararlılık bizi, çıktığımız raya yeniden sokar, yeniden tarihi ve kültürel köklerimizden gelen gerçek inovatif ve atılımcı ruha taşır.

 Bu düşüncelerle bayramımızı tebrik ederim. Şimdi yeni bayramlar üretmek için yeni liderler yetiştirme, yeni inovatif projeler üretme, dünyaya yenilik adına getireceklerimizle "biz döndük" deme vakti: Geçmişi rahmetle yâd edip üstümüzdeki ölü toprağını atarak geleceğe katılma, medeniyet duvarına bir kürek harç, bir adet tuğla olabilmek için gayret göstermenin tam saati.

 İbn-i Sina söylesin son sözü: İlim ve sanat, takdir görmedikleri ve himaye edilmedikleri toprakları terk ederler. Etrafınıza bakın; hangileri imitasyon hangileri gerçek siz karar verin. Peki ya siz, gerçek misiniz, bunun neresindesiniz?

Cem TURAN

28 Ekim 2014 Salı

VATAN CADDESİNDE BAYRAM HAZIRLIĞI


 Bugün İstanbul, Vatan Caddesi'nden geçtiğimde 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenleri için yapılan düzenlemeleri gördüm. Aksaray'dan Topkapı'ya uzanan kilometrelerce uzunluktaki yol kesimi geliş ve gidiş olmak üzere, iki yönden de sayısını bilemediğim çoklukta polis bariyerleri uç uca konularak kapatılmıştı.

 Düşündüm; kilometrelerce uzunluktaki yolu iki yönde boylu boyunca kapatıp insanlarını böyle bir günde engelleyen devlet, insanlarını ilerletmek için ne yapıyor?

 Düşündüm; insanlarını engellemek için bunca bariyere yatırım yapan devlet, insanlarını ilerletmek için memuriyete hayran insanlarla faülatün makamında ezberci öğretim yerine, gerçek bir eğitim sistemini gerçek eğitimcilerle kurmak için ne yapıyor?

 Düşündüm; çocukluğumdan beridir Vatan Caddesi'nde aşina olduğum bu düzeni her törende kurduran kararlılık, idealist ve inovatif, çağı algılayıp yorumlama kapasitesine sahip insanı üretmek konusunda ne kadar kararlı?

 Çünkü inanıyorum ki bir toplumun iyiye dönüşümü ancak gerçek eğitimden, sağlam bir çevreden ve tabana yayılmış yenilikçi ve aydınlanmacı bir duruştan gücünü alırsa, mümkündür. Bunun anahtarı da yüreğinde ilim ve insan aşkıyla dolu eğitimcilerdir. Devlet törende gördüğü risk kadar eğitim ve bilimdeki gerçeğimizi de görmeli, cümbür cemaat kendimizi daha fazla kandırmak yerine.

 Bu kadar çok engelleyiciye aşinayım; bariyerin suçu yok, ben bariyerlerin insan görünümlü modellerinin genç beyinlere zulmünden şikayetçiyim. Oysa onun yüzde biri ilerleticiyi geliştiriciyi, ufuk vericiyi bir arada görmedim. Asıl onlara muhtaç haldeyiz.

 Çevrenizi sarmış, hayatlarında hiç ideali olmamış danışmanların, inovasyon lafını ağzına sakız etmiş hayal simsarlarının sözlerine kanıp da insan kaynağı vasfımızın düzeldiğini, eğitim politikamızın her derde şifa olduğunu düşünmesin kimse diye not düşmek istedim sadece. Bilinki en deha çocuğu bile vasatlaştırıp aptallaştırmaya yetecek vehamette okullarımız ve hatta çoğu üniversitemiz.

 Düşündüm; öyleyse varım ama dileğim birlikte düşünenler ülkesi olabilmesi bu güzel ülkenin.

Cem TURAN

27 Ekim 2014 Pazartesi

SİZ HİÇ TARİHİN ŞAMARINI YEDİNİZ Mİ?


 Tarih yaşamın geride bıraktığı ayak izleridir. Gerek sosyal yaşam gerek bilimsel ya da mesleki boyut açısından bakıldığında, ayağını bir karınca yuvasının kenarına, tane tane taşınarak yığılmış toprak tepeciği gibi duran tarihi tecrübeler yığınına sağlam bir şekilde basarak yön bulmalı insan. Gerçekten de tarih, medeniyet denilen, insanların ve nesillerin el ele ve tek tek kum taneleri taşıyarak elde ettikleri harçla ördükleri bir duvarı inşa eder ve bugün elimizde tuttuklarımız, yaşam ve kazançlarımıza kaynaklık edenler, edinilmiş bu beşeri tecrübelerdir. 

 Dolayısıyla mesleğimizin de tarihini bilmek zorundayız. Bilim ve sanat bugünün konfor içinde adeta yüzen insanının tahmin ettiği rahatlıkta yol almamıştır. Giyotinin gölgesinde, can korkusuna rağmen sürdürmüştür insanoğlu medeniyete harç taşıma yolculuğunu. Bunları bilmek başta empati yeteneğini geliştirir ve daha da önemlisi had bilmeyi öğretir. Ben doğal olarak bilim cihetinden bakıyorum, siz ilgili olduğunuz diğer alanlar için, benzer şekilde yorumlamalarda bulunabilirsiniz: Bugünün ultra lüks şartlarında bile kafa yormamak, üretmemek, düşünce geliştirmemek için en ufak aksaklığı bahane eden, başta akademisyenlerin, bilim adına yer işgal edenlerin ve özellikle öğrencilerin bu pervasızlıklarına yüzlerce yıl öncesinin yokluğunda ve vahşetinde ürettikleri harikulediklerle öyle bir şamar atar ki tarih, insanın klimalı odasında bir şeye daha söylenecek mecali olmaz, utancından başını önüne eğer. 


 Canı düğünde oynamak istemeyen gelin gibidir, bugünün insanının ahvali: Önce yer darlığından şikayet eder. Masaları çekip yer açınca bu kez yeninin (kol boyunun) darlığından şikayet eder. Velhasıl bahanesi çoktur, uykuya yatmak için. Kapağı atmıştır bir kere akademisyense memuriyete, öğrenciyse iyi puanlı bir okula. 

 Öğretmenlerde de durum farklı değildir: Atamalar yapılmıyor diye gösteriler yapan öğretmen adayları, mesleğe adım atıp memuriyetin dayanılmaz hafifliğini hissettikten sonra birden daha çok maaş, daha çok hak için pankart açmaya başlar. Biri bir mikrofon uzatıp eğitimin sorunlarını sorsa, ilk numara istisnasız öğretmenlerin özlük hakları ve maaşlar, ek ders ücretleridir. Eğitimin ve ilmin aşkını yüreğinde duymadan, "hiç olmazsa öğretmen olayım" diye bir mesleğe girilirse başka ne ilgisini çekecekki bir insanın? 

 Eğer bir mecburiyet olarak ders geçme hatırına değil, şimdi bulunulan yolun geçmiş mimarlarıyla tanışmak dileği ve merakı ile okunursa tarih, o zaman müthiş derecede didaktik, yol gösterici ve islah edici olur. Sabrı öğretir, inancı öğretir, değerleri uğruna yaşamayı, insanlığı kendi insanlığından üstte tutmayı öğretir. İnanılan uğruna göze alınanlardan haberdar oldukça idealist bakmaya, zorluklar karşısında dirayetli olmaya başlar, insan. 

 Tarih; şu zamanda, şu kimseler, şurada, şunu yapmış demekten ibaret bir nicel öğreti değildir, bakmayın siz ezberci hafızlara ve eğitimcilikle ilgisi olmayan hatmettiricilere. Tarih, sebep-sonuç ilişkileri paydasında, ekseriyetle soyut uzayda geçen niteliksel bir eğitimdir, sentezleme egzersizidir. Bunu size sağlayabilecek yazar ve hocalardan tarihi takip etmek, bambaşka ufukları iç dünyanızda görünür kılacaktır. Tarihin bize söylediği; gelişimin varlıklar içinde yüzmekten değil, yoksunluklar içinde pişmekten geçtiğidir.

 Ne hazinki bilgisayarın son sekiz yüz yıllık tarihini anlatabilecek bilgisayar mühendisi yok gibidir. İnsanlık tarihiyle yaşıt hukuğun tarihini içine sindirememiş bir avukat, köksüz diş gibidir. Müthiş minyatürlerle bezeli bin yıllık tıp kitaplarının hiç olmazsa bir sayfasını internetten bile olsa incelememiş bir doktorun, kapısında kedi bekleyen ciğerciden farkı nedir? ... 

 Uzun lafın kısası, bizi geçmişten bugüne taşıyan silsilenin seyir defteridir, tarih ve tortusu değerler, kültürdür. Cebinizde değerleriniz yoksa, kartvizitinizde yazan ünvan ne denli yüksek olursa olsun, bizi yormasın çünkü geçmişteki değersizler gibi o da bedeninizin toprakta çürümesini bile beklemeden, unutulmak üzere tarihin geri dönüşmeyen çöpler kutusunu boylayacaktır.

 Kimlerin hayatlarını okuyacağınız ise tümüyle gönül pusulanızla yanıtını bulacağınız bir sorudur. Mutlaka ilginizi çeken, kendinizle özdeşim kurduğunuz kişiliklere rastlayacaksınız tarih koridorlarında. Belki de çarpışacaksınız onlarla yol üzerinde ve bu hayatınızdaki bir dönüm noktası olabilecek yeni bir süreci tetikleyebilir, hayata bakışınızı kökünden değiştirebilir. İnovasyonu bugünde arayanları dumura uğratacak anahtarlarla dönebilirsiniz bu zaman yolculuğundan. Yeterki dileyin ve yeterki bakmak yerine görmeye çalışın.

Cem TURAN

26 Ekim 2014 Pazar

YARIM DOKTOR CANDAN, YARIM İMAM İMANDAN EDER. YA YARIM BİLİŞİMCİ?

Size hiç üç ayaklı bir masa sattılar mı? Ya da kapısı olmayan bir buzdolabı? Penceresi olmayan bir ev? Lastiği olmayan araba?... 

Ya hasta çocuğunuzu, biraz daha ucuz olur diye mahalle "üfürükçüsüne" götürmeyi düşündünüz mü hiç?

Tüm bunlar yazılım dünyasında çok sık karşılaşılan olaylardır ve bilgilerinizin güvenliğini tehdit ettiği gibi, yaşanan sorunlardan ötürü müşteriniz gözündeki imajınızı yerle bir etme potansiyeline sahiptir. 

Bu gibi örnekleri belki siz de yaşadınız; yazılımcınızın size vaad ettiklerini binbir gece hikayeleri gibi dinleyip, sonunda bedeninize uymayan elbiseyi zorla size satan hınzır tüccar gibi, size verilene razı olmak durumunda kaldığınız, olmayınca da katlandığınız onca maddi ve zaman külfetini çöpe atıp sil baştan yaptırmayı denediğiniz olmuştur, belki de. Belki de artık tövbeler edip, yeniden kağıt kaleme dönme kararı bile almış olabilirsiniz.


Lütfen biraz daha dikkat! Berberler odasından onaylı sertifika ve ustalık belgesi olmayan, eli makaslı berberin koltuğuna nasıl oturmak istemezseniz, sattığı şüpheli bir bakkaldan nasıl alışveriş yapmak istemezseniz, dijital varlığınızı emanet edeceğiniz, projelerinizi yaptıracağınız kişi ve kuruluşları seçerken de aynı hassasiyeti gösterin.

Çünkü bilginiz, kurumsal mahremiyetinizdir ve herkese emanet edilemez. Çünkü büyümenizin yolu, doğru tasarlanmış bilişim projelerine sahip olmanızdan geçer.

Bakmayın köşede bucakta mantar gibi açılan, denetimsiz bilgisayar dükkanlarına, mağazalarına. Daha birkaç yıl öncesine kadar Ticaret Odası'nda "nalbur" olarak geçen, halen ülkemiz için yeni bir sektördür, bilişim ve halen denetimsizdir. İnsanımız ise malum; biraz fazlaca müteşebbis ruhludur. Bu şartları fırsat bilerek manav dükkanını önce internet kafeye çevirir sonra ufak ufak "Format Atılır" yazılarına başlar camekanında. 

Ölüyorum "Format atılır" yazısına: Ahvale tıbbiyeye döndürerek bir daha bakalım. Herhalde şöyle bir şey olurdu, bu şuursuz yazının izdüşümü: "Karnınız kesilir, dalağınız alınır". "Yahu niye kesip, niye alıyorsun?" diye soran yok ya, koşturur Mamçakoğlu edasıyla çakma yeniçeriler. Oysa bilseler, gereksiz ve yanlış sistem sıfırlamaların zararlarını. Alanın satanın çifte cehaletinin ucuz beklenti paydasında buluşmuşluğudur, bu durum.


Eee, su bayisinden dönme bilişimcilere yapılsın diye emanet edilen cihazların başına gelenlerden oluşan hikayeler elbette ciltler dolduracak romanlar olur. Kutsal damacanalardan ne bekliyordunuz, tabiki "abi bunları fazladan koymuşlar" deyip bir avuç ekipmanı iade edecek ya da nezle için gelip yoğun bakımdan ruhuna fatihalar okunacak hasta durumuna düşecek bilgisayarınız, kim bilir.

Arızalı bilgisayarınızı emanet edeceğiniz servisinizden, bir klavye alacağınız sağlayıcınıza, yazılımcınıza kadar her noktada güvenebileceğiniz liyakati sorgulayın. Bilişim, ticarete konu olmaktan çok öte bir alandır: Uzmanlık ve vasıflı birikim gerektirir, bir bilimi vardır.

Bu vahim tablo, tarafımca ne zaman bir yerlerde gündeme getirilse birileri "teşebbüs özgürlüğü" hikayelerine başlıyor. Düpedüz, çalınan minareye kılıf uydurma çabası. Teşebbüs özgürlüğü diye buyrun ordu kurun ya da muayenehane, eczane açın. Olmadı berber dükkanı ya da hiç olmazsa bakkal açın... Ne mümkün! Yapamazsınız, eğer liyakatiniz, ruhsatınız, ehliyetiniz yoksa ama ne hikmetse halen elini kolu sallayan her fırsatçının "bu işte para var" yanılgısıyla atlayıp, debelendikçe battıkları ve batırdıkları, canlar yaktıkları bir sektördür, bilişim sektörü. Halen sahipsiz, kuralsız, azılı kovboyların at koşturmasına müsait açıklıkta bir meydandır. 

Ondan da çok güven telkin etmez halen bilişim sektörü. Bir banka yöneticisiyle sohbetim halen hatırımda: "Bilişim sektöründeyse birkaç kez düşünmek zorundayız kredi ya da POS cihazı bile verirken. Çünkü sirkülasyonun çok olduğu, hergün birilerinin işyeri açıp kapattığı, tabelaların inip kalktığı bir sektör..."

Tüm bu korsanların kirlettiklerini temizlemek de işimizin bir parçası oldu, korkarım. Müşterilerle ilk temasta "siz de onlardan mısınız, sözünde durmayıp, yapamayıp iki gün sonra kaybolacaklardan?" önyargısıyla bakan gözler görmeye bundandır, çok aşinayız. Neyseki birkaç ay sonra, bizi tanıdıkça endişelerinin yerini tümüyle güven alıyor. 

Neden böyle kirli bir denizde yüzen balıklardan olalım? Bu soruyu, bu ülkenin üniversitelerinde okuyan, her an içiçe olduğum, mühendisliğinden programcılığına, robotik, bilişim ve bilgisayar bölümlerinde okuyan, pırıl pırıl gençlerine verdiğim söze binaen soruyorum. Onlara ufuk vermek, çalışacakları yerleri açmak, hayal güçlerini sonuna kadar desteklemek zorundayız. Bunlar da ancak talep makamının destekleriyle mümkün olabilecek ülkülerdir.

Aslı dururken emitasyonuna teveccüh ederek belki de şikayetçi olduğunuz durumların oluşmasında baş aktör sizlersiniz. Sağlıklı, aklı başında toplum elindeki satınalma gücünü bir destek aracı olarak kullanır, gelişigüzel sallayıp durmaz, sivrisinek gibi ucuz ve kokuşmuş şeyleri alarak heba etmez kaynaklarını. Asli sektöre de satınalmasıyla bir kaynak aktarır, güç verir bilişimin ülkemizde kök salması ve standartlarının gelişmesi için. 

Aramızda kalsın, ülkemizdeki ar-ge desteği alan projelerin yüzde sekseninin çöpe gittiğini söylüyor, istatistikler. Neden? Çünkü bir kısmımız hala bilişimi bilmiyor, bilimi arzulamıyor ve tüy bitmemiş yetimin hakkının kamu eliyle dönüştürülerek verilen desteği, suistimal edilecek bir deniz olarak görüyor da ondan...

Siz desteklemezseniz, biz desteklemezsek kim kalkındıracak bilim ruhunu, bilişim tabanlı teknoloji üretimini bu ülkede? Nasıl adam gibi bağımsız olacak bu ülke, eğer bilimsel, teknolojik bağımsızlığını elde etmezse? Kurumsal olarak, 25 yıldır aldığımız ve verdiğimiz her solukta bu dava var ama aynı zamanda gördüğümüz duyarsızlık. Oysa her köşede "bu memleket adam olmaz" diye lafa başlayıp ayak üstü milliyetçilik, vatan ve Sakarya hikayelerini peşi sıra sıralayanımız; laf ile filolar dolusu peynir gemisi yürütenimiz çoktur bizim.

Yarım doktor candan, yarım imam imandan ederken yarım bilişimci sizi kayden bitirebilir, tanımsız yapabilir, ticari arenadan silebilir, itibarınızı yok edebilir, yanlış yöne sevk ederek iflasın eşiğine giterebilir, mahrem bilgilerinizi güvenliksiz bir şekilde herkesin eline geçer hale getirebilir... Sizi formatlayabilir!

Unutmayın, her geçen gün sanallaşıyoruz: Bugün yirmi yıl öncesine göre daha az evrak dolabı var şirketlerde ve resmi dairelerde. E-devlet projelerimizi yeşertmeye çalışıyoruz. E-şirket, e-kurum olmaya çalışıyoruz. Bilgilerimizi gözle göremediğimiz, elle tutamadığımız, algılaması güç olan sanal ortamlara ve teknolojilere havale ediyoruz.Güvenliğimiz için güvenilir insanlarla çalışmamız gerekiyor, ehliyetli güvenilir insanların ve çalıştıkları kurumların yetişmesi için de onları desteklememiz.

Her şeyin her an iyi gideceği düşüncesine kapılma yanılgısına düşüyoruz, genellikle. Oysa bir mikrobun heybetli bir vücudu tuş etmesinin mümkün olduğu gibi, bir sanal virüsün, casusun, güvenlik açığının, hatalı tasarımın küçük bir e-saldırı durumunda vereceği zararı, yok ediciliği düşünün. Toplu tüfekli, tanklı savaşlar dünyanın ilkel gözle bakan bir kesiminde devam ediyor sadece. "Muassır" denilen diğerleri çoktan dijital savaş hazırlıklarını yaptılar bile. Sanayi casusluğu sıradan bir vaka gibi yaşanıyor dijital dünyada. Böyle bir saldırı karşısında başı "E-" ile başlayan, ister bir şirket ister bir devlet olun, varlığınızı nasıl koruyabilirsiniz?

Lütfen dikkat: Yazılım ve bilişim projeleri uzmanların işidir, "üfürükçülerin" değil. 

Cem TURAN