28 Haziran 2014 Cumartesi

KAMU VE BELEDİYE VANDALİZMİ


Böyle bir başlık atmak istemezdim ama gerçek bu. Kimi zaman yüz yüze konuşmama, kimi zaman üşenmeden mektuplar yazmama, kimi zaman da orada burada makalelerle dikkat çekmeme rağmen vahşice ve mekanikleşmiş bakışından halen taviz vermiyor kimileri.

Son yıllarda hızla, medeniyeti betondan legolar inşa etmekle bir tutan bir anlayış hakim oldu genelimizde: Ne kadar beton o kadar inkişaf etmiş sayanlar var kendini. Özellikle inşaat sektöründe yer alan ve dolayısı ile kamu ve belediyelerde de hakim olan görüş gereği, boş bir arsa gördü mü, iştahı kabarıp ağzından sular saçarak saldırıyor bazı meslektaşlarım.

Hangi arazinin boş olduğu da sakat bir konu. Boş arazi demek, "üzerinde insan olmayan" demek onlar için. Şehir kuracağız diye zorla ellerinden topraklarını aldığımız hiçbir canlıya en ufak bir saygımız yok.

Bu sahneleri genişleyen İstanbul alanlarında ve "şehirleşmenin betonlaşma olduğunu batı şehirlerinden kurs alan yeni iştahlı" Anadolu şehirlerimizde sıkça görüyorum. Daha bir iki yıl önce, Toplu Konut İdaresi tarafından ilk etapları yapılıp teslim edilen ve bir milyon insanın yaşaması öngörülen "Yeni İstanbul'un çekirdeği" projesini görmeye gittiğimde yoluma bir tilki ve tavşan çıkmış, ne yapacağını bilmez halde evleri olmaktan hafriyat alanına dönüşmüş toprak tepelerinin arasında yitip gitmişlerdi.

Bu konuyu, her biri farklı açıdan olmak üzere farklı yazılarda yeniden ele alacağım. Çünkü bu değil yaşam, bu değil medeniyet ve erdemli insan olmak. İnsanlık, iş makinelerinin azman dişleriyle hayatlar karartıp, kendinden başkasını görmeyecek kadar bencil ve bunu da rant için yapan bir yok edici yaratık olmak hiç değil. Hiç şüpheniz olmasın, eğer para veren hayvan ya da bitki familyasından birileri olsa, inşaat sektörümüz onları da birden düşünmeye başlar; bugün gazeteleri, bilboard'ları doldurup taşıran ve cennet gibi bir yaşam vaad eden inşaat projeleri onlar için de gerçekleştirilirdi. Maalesef para veremiyorlar ve bundandır, rant dünyasının değil öznesi, belirtili ya da belirtisiz, nesnesi bile olamıyorlar.

Resimlediğim bir örnek ile huzurunuzdayım: İstanbul-Edirne otoyolunun, Mahmutbey gişelerinden sayılı dakika mesafe sonrası. İBB (İstanbul Büyükşehir Belediyesi) tarafından ihale edilmiş küçük bir kavşak düzenleme çalışması. Fotoğrafları belirli bir mantığa göre derlemeye çalıştım. Sırasıyla baktığınızda göreceğiniz gibi, daha önce de İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANLIĞI tarafından dikilen gencecik fidanlarla donanmış yol kenarları. Bundan dolayı belediyeyi çok takdir ediyorum, gerçekten yeşil alan üretimi konusunda duygulandıran, takdire değer bir irade ortaya koydu. Bunu mutlaka siz de etrafınızda yoğun olarak hissetmişsinizdir, son yıllarda. Bu hislerime rağmen, birilerinin objektif olması gerekir ve mesleki olarak bu benim boynumun borcu, analiz edip sonucunu söyleyeceğim:

Resimlere baktığınızda, daha yeni yeni kendini bulan, bulundukları yerin birer parçası olan genç fidanların yüzlercesinin, bir yol genişletmesi sırasında nasıl "katledildiğini" görmenizi istiyorum. Birkaç günlük çalışma sonrasında devasa boyutta hafriyat kamyonlarının hayata henüz tutunmuş, bizim göremeyeceğimiz on yıllar sonrasında bile nefes vermeye hazırlanan bu körpecik fidanların üzerine nasıl moloz yağdırdığını, diri diri toprağa gömdüğünü anlatsın size bu resimler.

Ben bu resimleri çekerken tesadüfen yolun karşı kıyısındaki bodur yeşillikler arasında belki on tane sincap yavrusunu, oynaşırken gördüm. Karbon monoksit oranı ve gürültü kirliliği yüksek olan, yol kenarındaki küçük bir çalılık alan içine sıkışmış da olsalar, mutluydular. Ta ki, "herşeyi çok iyi bilen", dinamikten fiziğe, akışkanlara ve mekaniğe kadar fakültelerinde konuları yalayıp yutmuş ama "canlıya saygı", "insan olma hakikati", "çevresel emanetler", "etik ve varoluş" gibi derslere müfredatlarında hiç yer verilmemiş mühendis abileri veya ablaları, onları sıradan bir tuğla gibi birer meta olarak görüp Azrail'leri oluncaya kadar.

Kaç saat alırdı, daha kök salmamış, bel hizasına ancak gelen belki yüz fidanı edeplice, insani erdemlere yaraşır şekilde toplatmanız, bir başka yere aktarmanız? Trilyonluk bütçenin içinde çekirdek parası eder miydi, bunun maliyeti, söyleyin! Fakat ölçülemeyecek kadar büyük bir değere sahip olurdu "eşref yaratılmış insan" olarak eğer civata ile nefes olan fidanı, börtü böceği bir tutmasaydınız ama olmadı...

Medeniyet, betonlara mahkum etmek değildir, kendini.
Medeniyet, hayatı bir kendinden ibaret sayacak kadar bencillik de hiç değil.
Medeniyet, cetvelle, makinelerle, CAD programları ile kurulacak bir olgu da değil, üzgünüm.
Medeniyet farkında olmaktır önce kendinin ve sonra hayattaki yerinin. Kendi uğruna kasdetmemektir sebinin, bihaber masumun, senden çok zikredenin hayatına.
Medeniyetin lokomotifi, beton külçeler gibi her an yıkılıp yerine başkası dikileceklerle uğraşmak değil yıkılmayacak kadar sağlam düşünceler, değerler üzerinde büyüyebilmektir.

Ve medeniyet, "Emin" olabilmektir, cümle varlık için. Tıpkı kelamda, tabi olduğunu söylediğin, vahşetin içinde insanlığı öğreten Rehberin gibi. Oysa sen şimdi nelere imza atıyorsun, nelere sebep oluyorsun, bir gör.

Cem TURAN

17 Haziran 2014 Salı

PAZARLAMACI DENEN TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR

"Şeker Bayramı" tüccarları yine işbaşında. Belliki ömründe bir kere dahi olsun Ramazan Bayramı'nın gölgesi üstüne düşmemiş birileri onu da cahilane bir şekilde kazancına malzeme etmekten geri durmuyor. Hiç olmazsa adını düzgün söyle, bu kadar mı değerden yoksunsun, para mı bürüdü gözünü?


Ne olsa üstüne kar koyup satan adam, sana söylüyorum. Yıllardır yaptığın gibi insanları bayramlarda anne babayı, büyükleri, dostları es geçirtip, kaptığı gibi eline valizi bilmem kaç yıldızlı otellerde, gönül rızası ile mahkumiyet yaşamayı yine bir imaj gibi yutturup, şuursuzlaştırmış olabilirsin. Kimileri vardır, yoldan gönüllü çıkar. Onlar kendilerini değer içinde bulmamışlardırki değerlere sahip çıksınlar, koştura koştura giderler sen gösterdikten sonra. Arkadaşların da imaj, statü diye markaları nasıl kakalıyorsa bu kesime, öz karakteri, meziyetleri ile değil, giydiği giyeceğin veya masaya koyduğu telefonun markası ile tatmin olan, ruhen kifayetsizler zümresini nasıl ürettiyse, sen de alıp Ramazan Bayramı'nda Amsterdam'a, Venedik'e, Londra'ya tutup kolundan götürmüşsün, çok mu? Pakete bir de vaftiz ekle oldu, olacak. Kutsanmış su ile yıkat elin değmişken onları. Giderek zaten kendilerini var eden toplumun değerlerini bir bir toprağa gömmüyorlar mı? Değer yok ise insanda geriye ne kalır?

Bayram bir sürecin finalidir. Öğrenci için karnedir, bir yıllık emeğin bayramı veya mezuniyet törenidir. Sporcu için birinciliktir, marşını dinletmektir herkese. Lider için hayalini gerçek kıldığı gündür bayram. Hoca için öğrencisinin başarısı. Bilimadamı için Nobel'dir belki. Sanatçı için alkış. Siyasetçi için anlaşıldığı, halk tarafından teveccüh gördüğü gündür. Hepsi emek dolu bir yolun sonundaki kurdeledir, göğüslenen.

Sen bir yandan 23 Nisan'ı "çocuk bayramı" diye önemsemez, yine alıştırıldığımız gibi "dokuz günlük tatil olsa da tatil paketi satsak" diye avucunu ovuştururken, o da bağımsızlığın sembolü, bir meclise sahip olabilmek uğruna verilen milli mücadele hareketinin, emeklerin, gözyaşlarının murada ermesinin bayramı olarak vardır, sana malzeme olmak için değil.

Bayramlar içerdiği anlamı bize yaşatmıyorlarsa koskoca birer hiçtir. Değerler, toplum sağlığının bozulması uğruna herşeyi nakde dönüştürme heveslileri yüzünden sadece tüketim ve tatil çağrıştırır oldular. Her birey, eriştiği her bayramda dönüp o günü bayram yapan süreci sorgularsa bayram kutlama ödülünü hak eder. Oysa yapılan tam da üzümü yeyip bağını sormama durumu: Tatili yap ama niye tatil, niye bayram, kime ne?

Kültür Bakanlığı'nın, belediyenin "kültür işi" diye sponsor olduğu Shopping Fest, "Herkes tüketsin Festivali" nin olduğu bir ülkede sana söyleyecek sözüm yok ama hiç olmazsa şunu söyle:

"Şeker Bayramı'nda" sen neyi göğüslemiş olacaksın? O tatil neyin ödülüdür, söyle.

Şekerci Hasan Paşa'nın cirosunu ikiye katlama ödülü mü diyeceksin? Bizler şeker için yaşamayız, şeker yemek için de bayram beklemeyiz.

Cem TURAN

22 Mayıs 2014 Perşembe

KİMSEYE KIZMA, KENDİNDEN BAŞKA


Kömür madenleri...

Üstteki Türkiye'den, alttaki Almanya'dan.

Teknoloji ve modernizasyon: İnsanları mekanikleştirmek, bencilleştirmek, anti-sosyal kılıp sanal dünyalar için yaşayanlar haline getirmek, duygularını ve hayallerini elinden alıp yerine gaddarlık, düşünsel kısırlık koymak, yeni sosyal statü öbeği markalar uğruna, modanın gerisinde kalmamak için gelirinin üzerinde ya da altında ama düpedüz israf içinde harcamaları olan insanlar üretmek için değil...

Yerin kilometrelerce altında olsa dahi, insanca çalışma ortamları, hassas güvenlik ve iletişim altyapısı için teknolojiyi kullanmak gerek.

Her felaketten sonra ağlaşıp üç gün sonra hiçbir şey olmamış gibi bir sonrakini bekleyenler, önce ceplerindeki telefona, ellerindeki tablet ve oyuncaklara, markalarına, fiyatlarına ve değiştirme sıklıklarına bakarlarsa kendilerini mini ama önemli bir samimiyet testine tabi kılmış olacaklar. Ve o zaman hatırlarına geldi mi diye sorsunlar kendilerine, aldıklarıyla çuval çuval parayı yurt dışına savuranlar, yerli teknoloji destekleme şuuru oluşmayanlar, yaptıklarıyla neyi desteklediler neyi kösteklediler?

Maalesef, bunu herkes bilsin, bir maden ocağını modernize edecek teknoloji ülkemizde bulunmamaktadır.

Mümessiller, distribütörler cenneti ülkemizde birilerinin baştan sona ithal aletleri getirip kurmaları dışında. Bunun sorumlusu olarak başkasını değil, önce kendinizi aramalısınız, eğer yukarıdaki tanıma uyduysanız ve gelişmeyen, desteklemediğiniz yerli teknoloji eksikliğimiz yüzünden ölümlere kenarından bucağından ortak olduğunuz gerçeği ile birlikte. Herkes sorumludur, bundan kaçılamaz. Ben de dahil ki, derdimi yıllardır tam anlatamadım.

Bu duyarsızlığımız her alanda başımıza dert. Bir araştırma yaptırmıştık: Türkiye'de kanser ölümlerinin yüzde kaçı gerçekten kanser nedenli, dersiniz? Yanıtını söylemeyeyim, canınızı çok sıkabilir. Neden? Çünkü çok basit alanlarda yerli teknoloji yok, bırakın onu doğru dürüst yerli istatistik bile şimdiye kadar yoktu hala gayretler var. Neden? Çünkü Türkiye'ye tatile geldiklerinde telefon olarak Siemens arayan Alman, bineceği otobüs olarak Mitsubishi'yi acenteya şart koşan Japon turist kadar duyarlılığımız, ilgimiz, desteğimiz olamadı kendi markalarımıza.

Hatırlayanlar vardır, cep telefonlarının ilk zamanları. Ericsson'ın 337 gibi kaba, nam-ı diğer kütük, modellerine karşılık Aselsan da 1919 markası ile hiç de onlardan aşağı kalmayacak bir modeli süratle çıkardı. Şimdi, hani nerede? Olmadı, kimse almadı, umursamadı. Umursasaydı, bu denli yoğun bir kullanıcı sayısının olduğu bir ülkede, askeri iletişim konusunda tartışmasız liderlerden olan bir markanın sivil iletişim alanında da dünya liginde olması hiç şaşırtmazdı. Olamadı, ilk ürünüyle birlikte ilgisizlikten boğuldu. Sebebi elbet belli.

Ve sizi temin ederimki, yerli teknolojileri siz desteklemedikçe ne ölenlerimiz bitecek ne feraha ereceğiz, borç yükünden kurtulabileceğiz.

Ortama 2-3 binlira verdiğiniz bir "sosyal statü" vaad eden markanın telefonunu alın ve bir fırında yakın, kıyabiliyorsanız. Geride ne kalacak, plastik eriği, zar zor göreceğiniz miktarda bakır ve kumdan başka? Evet, kum yani silisyum; bilgisayar, telefon, tablet ve bilimum elektronik cihazdaki tümleşik devrelerin ana hammaddesi. Şaşırdınız değil mi? Onca para verdiğiniz aletin hammadde maliyetine bakın. Ödediğiniz para neyin nesi peki? Dökülen terin, üretilen bilimin, katma değerli emeğin ve en önemlisi duyarlı insanlarınca desteklenerek kuluçka evresini tamamlama şansı verilmiş olmanın bedeli. Bal tutan parmağını yalarsa boşuna söylenmeyin. Balcısını destekleyen milletler bal yemeyi hak eder, bu doğal. Diğerlerine bakmak, fiziki hammaddesi birkaç dolar dahi etmeyen oyuncaklara binlerce lira dökmek, daha borcu bitmeden pazarlama büyücülerince yeni bir sosyal statü dalgası üretilip hiç bitmemecesine yeniden borçlanmak, böyle felaket anlarında ağlaşmak kalır.

Başta Ericsson ve Nokia olmak üzere önemli cep telefonları tanıdık teknoloji ülkeleri dışında İsveç ve Finlandiya gibi ülkelerden çıkmıştır, neden? Çünkü coğrafi koşulları uzak mesafeli farklı iletişim yolları arayışına itmiştir. Bu yeter mi, dünya markası olmak için? Elbette hayır: Şüphesiz halkları tarafından sahiplenilmiş ve desteklenmiştir. Çünkü en büyük destek, onu kullanmaktır.

Ataların söylediği gibi; sırça köşkte oturan, etrafa taş atmamalı, hiç değilse.

Ve Peygamber Efendimiz (SAV) 'in ibretlik bir hadisi: "Kavimler, layık oldukları muameleye maruz bırakılır."

Layık olduğumuzu belirleyen ise bizim yaptıklarımız, başkasının değil.

Müzeyyen Senar'ın sesiyle hafızamda yer eden, eskilerden gelen şu güzel namenin söylediği gibi:

"Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime."

Cem Turan

17 Mayıs 2014 Cumartesi

BİR DAHA YAS TUTMAK İSTEMİYORUM


Bugün T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bir istatistiki veri paylaştı:

2012 Yılında yeni İş Güvenliği Yasası mecliste görüşülürken ve kamuoyundan bu konuda destek aranırken bir ay içinde sadece yedi haber olmuş. Soma faciasından sonra ise aynı yasa bir günde 400 manşete geçmiş.

Basın maalesef her daim spotların olduğu mekanlarda, tribünlerde yaşıyor ve tribünlere beklediklerini gösterip, gerekirse sinekten yağ çıkarıp puan toplama telaşında. Etik ve ahlakın, toplumsal görev ve fonksiyonların, istisnasız basının tamamı için yeniden ele alınması gerekir. Hiç ayırım yapmadan ifade ediyorumki genel olarak basın çok kirlendi maalesef.

Görsel ve yazılı basını, toplumumuzda şikayetçi olduğumuz çoğu sorunun faili olarak görüyorum. Genç zihinlere şans oyunları, uyuşturucudan beter dizileri, kendisine rol model arayan gence kısa yoldan köşeyi dönenleri, "pop corn" gibi saçılıp bir anda kaybolan, su köpüğünden farksız "pop starları", bir topun peşinde koşan 22 adamdan daha fazlasını; fanatizmi, emeksiz yaşamayı, değersiz tükenmeyi empoze eden o aydınlar (!) toplululuğunun cirit attığı ekranlar ve basın değil mi?

Armut dibine düşer. Bir çiçek ne kadar güneş ne kadar su alırsa o kadar büyür. Basın gençliğe, geleceğe, topluma ne vermektedir? Böyle bir topluluktan nasıl bilim ürer, nasıl insana değer veren asırlara damga vurabilecek aydınlık, yenilikçi fikirler çıkar? "Adamlar yapmış" deyip kullanmayı ardan saydırmayacak kadar bu toplumun ideal çürümesinin de baş sorumlularındandır, basın.

"Gündem bende, beni takip et" derken oluşturduğu, kendi çıkarına göre uyduruk, sanal bir gündemle beyinleri uyutan basın. Bu toplumun, reel aydınlanmanın önündeki engel basın ne zaman aklını başına toplayıp, toplumunu geleceğe taşıyacak rasyonel, etik ve sorumlu davranmaya başlar o zaman umutvar olunması için yeterince sebep doğar. Aksi halde binbir gece masallarını her gün kendi konjoktürüne göre yeniden yazan ve milleti uyutan masalcı kalemlerin ülkesinde sadece tüketen bir pazar yeri, sık sık böyle felaketler yaşayıp uslanmadan, ders almadan unutan, insanlığa faydalı yenilikleri hayatına sokmayı akıl dahi etmeyen ilkel bir kabile görüntüsü vermeye devam mı edeceğiz?

Ben bunları söylediğimde bazı beyinleri çoktan "resetlenmiş" uyuyan, daha doğrusu uyutulmuş güzeller, "biz yastayız, sen ne diyorsun?" diyorlar. Siz cebinizden siyah kurdelenizi, çelenginizi, kokartınızı, mumunuzu hiç eksik etmeyin, emi! Çünkü şekilcilikten, ah vah etmekten gayri bir daha yaşanmaması için bir katre ter, fikir üretmek şöyle dursun, yüzünüzü ancak cenazeden cenazeye, gösteriden gösteriye görüyor insanlar.

300'ün üzerinde insan... Yüzlerce metre derinlikte... Eski binaların kömürlükleri vardır, küf kokulu, farelerin cirit attığı, iç daraltan rutubet ve ağır kokulu. Topu topu yer seviyesinin üç metre altında. Oradan kömür almak veya şimdi ardiye olarak kullanılıyorsa bir eşya alıp koymak dışında kim ne kadar kalmak ister.

O derinliği yüzle, iki yüzle çarpın. Süreyi öyle bir uzatınki bütün gün orada kalın ve yarın bir daha... Adeta köstebek gibi! Anlayın, hissedin, empati yapmaya çalışın ve orada bloke olan çıkışla ölümü bekleyin!

Yüreğimi öyle yaktıki, bana "biz yastayız sen ne yazıyorsun" diyenlerin hissedemeyeceği kadar çok. Geçmişte de oldu benzeri: 1992, 1999 gibi. Yüreğim birini daha kaldırmayacağı için isyan ediyorum ve yas tutmaktan fazlasını yapmak için çalışmaya, çalışanı desteklemeye davet ediyorum.

Şuurlu ellerde bilim, doğruyu ve daha iyisini arayıp bulma güdüsü ile ilgilidir ve kutsaldır. Bundandırki Allah gibi bir Hakim, "emrime uyun!" buyurmaktan evvel, her şeyden evvel "Oku!" nidasını ısrarla yükseltmiştir.

Yüreğim öyle yandıki 300'ün üzerinde, çoğu gencecik insana. İleri yaşını çoğu görmeyeceği için genç. Köstebek gibi yerin altında rızık aramanın bedeli ağır. Önce duyular körelir, görmez ve duymaz olur. Ciğer oksijensizlik, yoğun rutubet ve gaz karşısında miyadını çabuk doldurur. Bundandırki aktif çalışanı ekseriyetle genç olur.

İstanbul'un klimalı ofislerinden, rezidanslarından, şatafatlı sitelerinden zaten ne dediğim anlaşılmaz. Korkarım İstanbul'un en taşrasından bile anlaşılamayacak kadar zor yaşamlardır.

Bu şartlar altında bir kez daha düşünün. Kusuruma bakmayın, "yasınızı" böldüm. Merak etmeyin, yarın unutup çoktan hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edecek çoğu.

"Yastayız" deyip siyah kurdele takmak, yapabileceğiniz gerçekten tek şey mi? Acım, şekilci ve bu toplumun bilinçaltına yanlış şeyleri sürekli kazıyan birilerine öfkem öyle büyükki, "bir daha olmaması için" araştırma gayretimi arttırıyor.

Mesleği "yasçılık"tan gayrisi olmayan timsahgiller, varsın bana yine kızsınlar.

Cem Turan

16 Mayıs 2014 Cuma

ÖĞRETMENLİK HALDİR: MEMURİYET BAŞKA ÖĞRETMENLİK BAŞKA


Eskiden göbekli polisler vardı, köşe bucak Ramazan'da bile "çorba parası" adı altında rüşvetperestlik yapan. Ya bende yaş kemale erdi ya da polislik kurumunda çok şey değişti, şimdi polisleri pırıl pırıl, gencecik insanlar olarak görüyor, mutlu oluyorum.

Öğretmenlik aydınlanmak ve aydınlatmaktır herşeyden önce. Toplumun geleceği olan, kendisine emanet edilmiş öğrencilerin önünü tıkamak olmasa gerektir.

Memur olmak başka bir şey, öğretmen olmak başka. Okulda müdür veya idareci olmak başka birşey, kendine emanet edilen kitlesini, öğrencilerini geleceğe taşıyan lider olmak bambaşka...

2023 Türkiye’sinin önündeki en büyük engel de belki de bu ayrımı yapmamaktır. Öğretilmişlik eğitilmişlik demek değildir. Toplumumuzun yaşadığı sorunların temelinde eğitilmemiş öğretilmişlik olgusu yatmaktadır. Eğitilimişliğin en temel göstergesi ise duyarlı olmaktır.

Öğretmenlik kurumundaki arınma biraz daha sürecek gibi. Yer yer bağnazlığa varan tutumlar sergileyen, tesbih sallayarak salına salına yürüyen, yeni adına ne söylense rahatını kaçıracak, eski köye yeni adet getiren muamelesi yapıp "Yassah gardaşım" demekten geri durmayan, öğrencilere ne reel bir hayrı dokunan ne de dokunduran, düşmana "öğretmen" diye gösterip geri çekmelik kişilikler halen var ve belki bir nesil daha emareleri olacak.

Yeni nesil öğretmenlere bakıldığında ise içimden "öğretmenliğin okuldan geçilerek olunamayacak bir meslek" olduğunu söylemek geliyor. Öğretmenlik bir haldir, doğuştan gelen bir nüve akademik bir fanusla bezenmeliki ilmin inovatif sinerjisi üresin.

Öğretmenlik sürahiliktir; önünde dizili bardaklara doldurmak için. Tabi doldurmak için de dolmuş olmak gerek.

Anlattığım bu hususların farkında ve içine düşmemeyi dert edinen tüm öğretmenlerin eteğinden dökülen tozun peşindeyim her daim ve ellerinden hürmeten öperim. Velevki henüz mezun, çiçeği burnunda, benden çok genç yaşta olsunlar.

Bazılarınız için teknik olmasından ötürü, anlamsız gelebilir aşağıdakiler, üzülmeyin:

"Toplum Byte ise öğretmen en anlamlı bitidir. (MSB) "

"Toplum bir canlı organizma ise, öğretmen embriyonik kök hücredir"

Tercümesi şu:

"Lambası patlamış deniz feneri etrafını aydınlatamaz. Deniz feneri yanmaz ise hiçbir gemi yön bulamaz."

Cem TURAN