1 Haziran 2016 Çarşamba

ŞİİR: ÖĞRENCİNİN ÖĞRETMENE YOLCULUĞU













ÖĞRENCİNİN ÖĞRETMENE YOLCULUĞU

Önce hiç cismim yoktu, dünya ölçüsüne gelecek
Kapladığım bir hacim yoktu, alan yoktu; yer edinecek.
Ta ki bir gün milyonlarca hücrenin kıran kırana yarışında
Kim derdi ki ben gibi biri, hepsini geçip birinci gelecek.

Rakiplerimi geçtim üçer beşer, nefes nefese
Sonunda ipi göğüsledim girip bir balonun içine.
Meğer ne zor işmiş yokluktan benliğe adım atmak
Ve annemin sıcaklığına yayıldım; sere serpe.

Tatlı bir sıcak beşikteydim, sallanır sağa sola; tıngır mıngır
Sallandıkça deniz, başım bir o yana bir bu yana yaslanır
Hele bir de dalga vurdu mu ses gelir benden, gluk gluk!
Bir noktadan başlayan yolculuk, işte böyle yol alır.

Dokuz ay kadar, bir balıktan farksızdım; yüzdüm
Olgunlaşan turşu gibi; büyüyüp şişti, elim yüzüm.
Bir plankton misali, varla yok arası noktadan
Oluştu bedenim; kol, ayak, burun ve gözüm.

Astronot gibi bir hortumla bağlamışlar beni
Arada bir sordum: Merkez, orada herşey iyi mi?
Merkez beni duymayıp, annem beni unutunca
Arada bir savurdum büyük balona tekmemi.

Bir can olarak var olmak mı: Hiç kolay deme
Sapasağlam göz açmak dünyaya, tam bir mucize.
Belki milyarda bir ihtimal var, sağlıklı doğmaya
O da gerçekleşince; görecektiniz, herkeste bir neşe.

Bir gün bozdular benim beş yıldızlı konforumu
Su boşalıp gitti, sanki biri kırdı akvaryumu
Ortada kalakaldım, denizden çıkmış balık
Sonunda biri çekti başımdan, eliyle tuttu.

Eyvah dedim yakalandım; bir balık güdüsüyle
Feryat figan, kendimi verdim hüngürtüye.
Telefona sarıldım: Alo merkez, cevap ver!
Meğer telini koparmış çoktan, köftehor ebe.

İmdat dedim gidiyorum, susuz yaşamadım böyle
Salladı tepetaklak bir güzel, hekim alıp eline.
İşte o vakit, olanca kan beynime boşaldı,
Belki pişman oldum, hücre yarışına girdiğime.

Kaçarı yok artık, dönüş yok, başa gelen çekilecek
İyisi mi ağlamayı bırak dedim, bak resim çekilecek.
Zor işmiş nefes almak bile, sanki ciğerim dağlandı
Dünyaya gelmek için ağır bir bedeldi ki ödenecek.

Koydular beni ortaya, sanki Karamürsel sepeti
Teyze, nine doldu ortalık; kocaman balina gibi.
Hah dedim, geldik yerine; bu dünya bir panayır
Karar verdim o vakit, durmaya biraz mesafeli.

Lafı fazla uzatmadan, sabırları pek taşırmadan
Az gidip uz gidip de yolu fazla dolaştırmadan
Göz açıp kapayıncaya dek, ben pek büyüdüm
Boy attım, babamın yeni sakalı bile çıkmadan.

Başta herşey renkliydi, sanki gökyüzündeydim
Büyükler pek tuhaftı, ben başka alemdeydim.
Onlar üstünde dede resimli kağıtları severken
Ben rengarenk balon, oyuncak peşindeydim.

Daha neler yansırdı benim hayal perdeme
Bulutlardan resimler çizerdim, gözlerimle
Çok geçmez; ağzını kapatırdı pamuk tavşan
Rüzgarla kılık değiştirip dönerdi bir kediye.

İyi kötü, dilim döndü kelimeye teker teker
Önce anne baba, sonra dilim söyledi neler.
Biy tıytıy düt itip dallayı yedi kıtıy kıtıy uff
Her söylediğim bizimkilere geldi bal, şeker.

Sağa sola derken bir gün koltuktan tutup
Kalkıverdim ayağa, hop belimi doğrultup.
Görecektiniz; aman bir alkış koptu evde
Sanki ayak basmıştım Ay’a, uçup konup.

Çok sürmedi elbet, herşeye yeter oldum
Bir şey bırakmadım, bazen kırıp bozdum.
İnanki anneciğim bilim aşkı buna sebep
Sonunda bu işe de bir noktayı koydum.

Söyledi babam ninni; uyusun da büyüsün
İçimden geçirdim bazen; şimdi görürsün
Bir de baktım baba geçmiş uyku moduna
Meydan bana kaldı dedim, sen büyüksün.

İlk sanat çalışmamı yaptım evin duvarına
Resim sanki sürrealist, harcadım epey çaba
Hala anlamadığım çığlık: Evladım bu ne!
Galiba kuşak farkı, babam biraz eski kafa.

Cicilerime bir haller oluyor, sürekli çekiyor
Anneme sordum, dedi ki elbisen küçülüyor.
Yatmadı mantığıma; kıyafet küçülür mü?
Aslında büyüyen benim, annem bilmiyor.

Annemin karnı şişti, babamla bir gün geldi
Diyet mi yapmıştı ki birden böylece inceldi?
Babama mimik yaptım: O elinizdeki de ne?
Kardeşin deyince bende ışık geldi gitti.

Ne desem boş, kaçtı birden ağız tadı
Bir ortak ile bölüştük canım saltanatı.
Ne güzeldi,  idim evde tek imparator
Oysa şimdi dama mı düştü ayakkabı?

Yanılmışım, meğer ne güzel şeymiş
Hem bana sevgi hiç de değişmemiş.
Babam öyle dedi, aldı beni kucağına
O da ben gibi, Allah’tan hediyeymiş.

Gün günü kovaladı, ben de peşinden
Üç, dört yaş derken çıkmışım beşten
Bizimkiler tuttu beni, karga tulumba
Girdik bir binaya geçip bir bahçeden.

Anneme sordum neresi, dedi ki okul
Babam önden seslendi, durma sokul.
Görmediğim kadar uzun koridordan
Geçip giderken, akıbetim bir meçhul.

Ve okulun ilk günü, bendenizin dramı
Kalbimi fırlatacak sandığım bir çarpıntı.
Sonuç vermedi, istemem diye diretmem
Kurbanlık gibi çaresizce, dizildik sıralı.

Öğretmen girdi içeri, gözleri çakmak
Anneciğim söyle, iğne mi yapacak?
Birazdan perde gibi yanakları açıldı
Tebessümü oldu, inmeyen bayrak.

O günden beridir şaşarım halime
Babam daha önce getirmedi, niye?
Nasıl da kalmışım senden uzakta
Sayıyorum o zamanı, körlüğüme.

Önce çizgi çubuk ve sonra alfabe
Birden okumayı ben söküverince,
Açıldı sanki bir perde, başladı açlık
Bir daha hiç sönmedi aşkım bilgiye.

Aradan yıllar geçti, göz açıp kapar gibi
Neler yaşadık birlikte, sanki rüya gibi.
O yabancı bakışlar oldu bana kardeş
Sınıf dolusu arkadaş, tıpkı ailem gibi.

Ondan öğrendim ki meğer bireymişim
Küçük bedende atan koca yürekmişim.
Meleklerin secde edip de imrendiği
İnsan denen bambaşka değermişim.

Anladım; öğrenmek değil asıl marifet
Herkes bir şey öğrenir, eğitim keramet.
Dönüp de geriye, görünce tüm geçmişi
Girmişiz bir yola senle, sonu selamet.

Biz bir tohumduk, sen bir güzel bahçe
Ekildik toprağına hayal ve pırıltı cepte.
Öyle sardın ki çıkmamak ne mümkün
Filiz verdik hepimiz, başlar bakar göğe.

Başkaları dur derken, sen uçun dedin
Her acabamızda arkamızda cesarettin.
İnanınca hayaller dönüverdi gerçeğe
Şükran sana, inancına bizi ortak ettin.

Şimdi geliyoruz bak, hepimiz yanyana
Giriyoruz etrafında saygıyla kol kola.
İlk bilgilerimiz ve kalbimizde idealler
Sıradan olmayacağız, sözümüz sana.

Razıydı köleliğe Ömer, bir harf için
Sen sormayı öğrettin; neden, niçin
Hesap edilmez ki işlediğin değerler
Bir ederini bulamadık verdiklerinin.

Eller şimdi havaya, niyet ettik duaya
Biz senden razıyız, olsun Mevla da
Kılsın bizi Fatih, seni de Akşemseddin
Boyunca ardından yürütsün o Hüda!

Ya Rabbi, “Oku!” diye emrettiğin biz
Bize okumayı öğreten öğretmenimiz.
Değil sade yazı ve okumak dünyayı
Sevdiren o, sen de onu sev; kefiliz!

Büyük yüreklerin küçük elleri kalktı göğe
Biz günahsızların duasını tez kabul eyle.
Akıbetini merak eden neyle meşgul, baksın
Allahım, öğretmeye gönül vereni aziz eyle.

İyi görürüz biz, olsak da gözümüzü yumar
Selam olsun kalbimizi gördüren mihmandar.
Buyrulmuş ki ancak dileyene verilir ilim,
Ya Âlim, biz de senden dileriz kıl hissedar.

Hak’tan aldığımızı hakça halkla paylaşacak
Edindiklerimiz bize araç ki amaç seni bulmak
Hiçbir zaman malayaniye bağlanmamayı
Hal ile öğreten anne babamızdan razı ol, Ey Hak!

Öğretmenimizin öğrencisiyiz, başımız dik
Biz senin enginliğinde özgürce şekillendik.
Seni hiç unutmayacağız ve ayrılmayacak
Kenetlenmiş kalplerle bir ömür biriz dedik!

Cem TURAN

16 Mart 2016 Çarşamba

DİKKAT! SALGIN VAR (EĞİTİM-ÖĞRETİM)

Bugünün insanına bir bakın, nasıl yetişiyor?

Gelişmek, gerçekten kendi sınırlarını aşarak bir beden idrak, algı açısından yeni ufukları görebilmek olsaydı; kurslar sınavlara kadar, dersler son yazılıya kadar olur muydu? Kitaplar mecbur bırakılan son gün, bir daha açılmamacasına kapatılıp mühürlenir miydi?

Bilgiye hürmet olsaydı, kitaplar dönem sonlarında çöp kovasını boylar mıydı? Hiçbir kitabın yolu kağıt hurdacısına düşer miydi?

Dürüst olun! Bugünün meyvesi olan insan genetiği değiştirilmiş ve doğasından ayrılmış bir beyin taşımıyor mu? Koca bir toplum "öğrenme" olarak kendini aldattığı ezberleme işini sınavlar, kendini kabul ettirmeler, eşiklerden atlamalar, başkalarını geride bırakıp vaad edilen makamları almalar için yapmıyor mu?

Şimdi durun ve şu soluksuz akıttığımız koşturmacanın bir an dışına alıp kendinizi, zamanı birkaç saniyeliğine dondurun: Düşünün, siz de onlardan değil misiniz?

Hangi babayiğit, öğrenmeyi gerçekten öğrencilerine sevdirebilmiş ve yaşamın vazgeçilmezi olarak kabul ettirebilmiş öğretmen, son yazılıdan sonra çocuklarının derse ilgisini koruyabiliyor?

Zaman zaman zararlı alışkanlıklara başlama yaşının ne kadar düştüğüne yönelik haberler duyarsınız. Kastedilen zararlı alışkanlıklar genellikle sigara, içki ve uyuşturucu gibi kimyasallardır. Oysa şuursuzluk, idraksizlik, dünyada bulunuş amacına karşı farkındasızlık da kötü bir alışkanlık değil midir? Öyledir, hem de ne beter bir illettir, bulaşıcıdır, koca bir toplumu alır içine de ortada sadece yaşadığını düşünen materyal, ünvan, madde bağımlıları kalır.

İşte bu illete de başlama yaşı bir hayli geriye çekildi. Olsa olsa ilkokulun ilk birkaç sınıfı bundan hariç tutulabilecek şuur için steril zamanlardır. Çünkü onlar henüz zehirlenmemiş, bu amansız mikrobu toplumdan, ailesinden almamış, alsa bile Allah'ın insanın içine yerleştirdiği antikorların baskın gelerek bitmek, tükenmek bilmeyen merak ve iştahla dünyayı, yaşamı kavrama dönemidir. 

Altın çağ denilen bu dönemden sonra gereği yapılmazsa, vücudun algı bağışıklığı daha fazla dayanamaz ve çöker, insan çevresinin kendisine enjekte ettiği düşünmezlik mikrobu için artık yataklık etmektedir. Altın çağındaki altın, çevre eliyle önce gümüşe, sonra bronza, bakıra, demire ve kömüre döner; artık değer üretmeyen ama önem için çabalayan biri olur insan.


Üniversite sınavına hazırlanma aşkıyla liseyi öğrenimini ikinci sınıfta boşlayan öğrenciler duyduk. Öğrenci velilerinin azmiyle elde edilen naylon hastalık raporlarıyla hayalet sınıflara döndü lise son sınıflar. Sonra ne oldu? Sayın yetkililer düpedüz tatil ilan ederek, bu çocuklara resmi izin vererek eğitim ve öğretimin bu hastalık karşısında çöktüğünü bir kez daha ilan etmediler mi?

Aynı dert, ortaokulun sonunda da TEOG aşkıyla yananları bekliyor. Ortaokul son sınıflar adeta TEOG için adeta savaşa hazırlanıyorlar.

Hastalık ilerlemeye devam ediyor: İlkokul son sınıf öğrencilerini de özel okulların bursluluk sınavları derdiyle kavuruyorlar. Hırs küpü velilerin, herşeyden bihaber yavrularını yarış atına döndürdükleri, bu uğurda özel ders aldırdıkları acayip bir koşuşuturmaca ile ilk ağır hastalık nöbetini geçiriyor, oyun çocukları. Bu sınavların yapıldığı Mart ayından sonra da hırs yorgunu dimağlarda arayın ki derse katılan öğrenci bulasınız.

Veliler kendi yaşamadıkları hayatı istiyorlar. Öğretmenlerin bir kısmı ve bu sistemin beslemesi olan kurslar da böylesi bir veba salgınını körüklüyorlar. Geleceğin dehalarını bilim insanlarını, içlerindeki hayallerini ve yaşamı anlayabilme azmini yok edip yerine çoktan seçmeli şıklarla hayata bakan hafızlık, ezbercilik katarak adeta nesilleri katlediyorlar. Ellerinde blok blok sınava hazırlık setleri, soru bankaları, geçmiş soru setleri, taktikler, tüyolarla dolaşan ve ufukları TEOG, LYS, KPSS ve bilmem alfabedeki ne harflerle türetme sınavlardan oluşan tuhaf canlılarara dönüştürüyorlar.


Bunlarla bitiyor mu? Üniversitelere akademisyen, bilim insanı, yüksek lisans ve doktora öğrencisi alınıyor. Neyle alınıyor? Yine aynı şablondaki ALES sınavı ile. Yani kurs çocuğu olup, ezber yapabilen ve zaman yönetimin kurdu olmuş, bilimsel kişiliğe ve derinliğe dair dirhem sınama olmayan bir test sınavı ile. Bazı aklı başında ve köklü üniversiteler kendi bünyesinde bilim sınavı yapıyor ve asıl ölçülmesi gereken, aday olunan alandaki bilimselliği ölçmeye çalışıyor. Ama YÖK diyor ki en kıymetlisi ALES sınavı ve bu testin sonucudur asıl belirleyici olan. Sonuç: Bilimsel sınavın birincisi üniversiteye alınmıyor; ALES notu yüksek, zamanlamanın piri, kurs cengaverine kapı zoraki açılıyor. Akıbet: Bugünkü üniversitelerimizin akademik hali ortada. Test meraklıları içeride, bilim meraklıları desteksiz dışarıda ki onların bir kısmı bu güdülerini tatmin edecek ortam bulamadıklarından illegal örgütlere lider bile olabiliyorlar.

Kim bilir; belki de her önemli salgın hastalıkta yapıldığı gibi karantinaya alınmalı ve islah edilmeliyiz ama bu hastalığımıza derhal bir çözüm bulmalıyız. Yaşamı madde, iktisat, para olarak görenleri de harekete geçirmek için söylemeliyim ki; aksi halde hiçbir zaman gıda dışı sanayi ihracatımız, ithalatın önüne geçemeyecek. 

Evet belki ben dokuz köyden kovulurum, beni kimseler sevmez bu doğruculukla ama eğitim öğretim adına akıttığımız bu zehir son bulmalı, meraklı ve "oku"yan insanlar üretmeliyiz ve en önemlisi bunu kendisi ve merak güdüsünü tatmin için yapmalı. Ürettikleri de insanlığa hediyesi.

Cem TURAN

25 Ocak 2016 Pazartesi

BİTMEYEN CAHİLİYE


Öncelikle söylemem gerekir ki; yazımın görsellerini ben hazırlamadım. Eğer hazırlamış olsaydım, peygamberler gibi seçilmiş ve insanlığa rehber kılınmış yüceliklerin, hele hele Peygamber Efendimiz'in (SAV) mübarek isimlerinin başına saygımın tezahürü olarak "Hazreti" ifadesini kullanmakta asla unutkanlık göstermezdim. Ancak yine de temin ettiğim orijinal halleriyle kullanıyorum.

Bir rivayete göre 124/224 bin peygamber gönderilmiş olmasına karşın Kuran-ı Kerim'de adı geçen 25 peygamberin hangi coğrafyalara gönderildiği konusu, dikkatimi her daim çekti. Çocukluğumdan beridir okuduğum kaynaklar, peygamberlerin özellikle yoldan çıkmış ya da gerçeklerden bir hayli uzaklaşmış, Allah'ın dünyayı ve insanlığı var kılma sebeplerine dayanmayan yaşamlar süren, azgınlaşmış ve düşünmez insanların bulunduğu karalara, milletlere gönderildiği yönünde bilgiler verdiler.

Buna göre, kutsal kitabımıza giren 25 peygamberin yaşadıkları yerler ekteki haritadaki gibi işaretlendiğinde, ortaya önemli bir resim çıkıyor: Hemen hepsinin Arap yarımadasından ülkemize kadar olan ve Ortadoğu'yu da kapsayan dar bir alanda olduğu dikkat çekiyor.


Örneğin dünyanın bugünkü sahip olduğu medeniyetinin fazlasıyla beslendiği, demokrasinin doğum yeri Antik Yunan'a, Atina'ya, Sparta'ya peygamber gönderildiğine dair hiçbir bilgi yok elimde. Öklid'in, Pisagor'un, Aristo'nun, Sokrates'in, Platon'un memleketlerine, Ege kıyılarında kurulan düşünce, sanat, bilim, felsefe topraklarına peygamberler gönderildiğini hiç duymadım. En azından Kuran'da geçen 25 peygamberin gönderildiği bölgeler arasında bulunmuyorlar.

Bu tespiti dile getirmekteki kastım elbette bir bağımın olmadığı ama tarihe derin izler bırakarak birikimlerini bugünkü mirasçılarına terk edip giden medeniyetleri, bizim de dahil olduğumuz Ortadoğu ve Arap iklimlerine karşın övmek değil ama ortadaki gerçeğin de bir anlamının olması gerektiğine inanıyorum.

Örneğin Kuran'daki ilk tebliğ: Oku! Böyle bir talebin muhatabı ancak okumayan olabilirdi. Okuyan; yaşamı, evreni, düşüncenin derinliklerini okumaya çalışan insanlar elbette değil. Hz. İbrahim nasıl ki aya, yıldızlara, güneşe bakıp yaradanını aradıysa ancak; onların batışıyla hatasını anladığı gibi, kimileri güzelliği, gökyüzünü, aşkı farklı farklı tanrılara atfetmekle başlayıp nice sonraları akıl filtreleriyle tek bir yaradanın varlığına kadar giden yolu araladılar belki de. Sokrates'in savıyla; akılları onlara bu dünyadan daha önemli olan bir paralel hayatın varlığını göstermişti.

İşte bunlar düşünen, okuyabilen insanın düşe kalka gerçeğin peşinde koşmasıydı ve bu çok değerli bir uğraşıydı. Onlar kız çocuklarını "dayına gidiyoruz" diyerek diri diri toprağa gömenler değil, gökyüzündeki cisimlere bakıp kainat hakkında fikir yürüten, varoluş hakkında felsefe geliştiren, iyi insanı tanımlayıp öyle olunması için çaba harcayan, okullar kurup astronomiden geometriye, cebire, şiir ve müziğe kadar pek çok alanda derinleşen, güzel düşünerek hastalıklardan arınacağına inanan insanlardı. İlmin peşindeydiler, kafalarını kurcalayan sayısız soruya akla yatkın yanıtlar arayıp dururlardı.


Akıl onlara göre; insanın fiziken ulaşamayacağı enginliklere ulaştırabilecek yegane araçtı. Aklın iyi kullanılırsa insana herşeyi kavratabileceğine inanmışlardı. İşte bundadır, antik zamanın insanlarından filozof diye bildiklerimiz çokcadır. Felsefe bugün için sahip olduğu sınırların çok daha ötesindedir. Matematik, geometri, fizik, kimya, güzel sanatlar, mühendislik gibi pek çok dalda öğretim ve soyutu algılatabilecek eğitim verilirdi. Sırrına bir türlü vakıf olamadığımız ve ağırlıklı olarak, ressam diye bildiğmiz Leonard da Vinci'nin de çağın ötesindeki mühendislik ve anatomi çizimlerinin, altın oranlarının ardında da geçmişin bu bilimsel arayış birikimini okuyabilmesi yatıyor olmalı.

Aklına bu kadar güvenen ve onu arayışlarıyla zenginleştiren sandaletli antikler, akıllarının ermeyeceği kadar sert konulara çarpınca çözümü "bizim aklımız ermediyse, onun da bir tanrısı vardır" kabulünde buldular ve bu uygulamayı sistemleştirdiler. Sonunda, nur topu gibi pek çok tanrıları oldu.

Kah aşka anlam veremediklerinde Afrodit yetişti imdatlarına kah içinde kayboldukları ama çok şey öğrendikleri gözyüzünü Zeus'tan bildiler. Giderek bitmez sandıkları okyanusları Poseidon'dan, ölümü Hades'ten sordular. Sıradan bir gözle tarihi anlatanların görmedikleri; tüm bunların parçadan tüme varım olduklarıydı aslında. 

Dolayısıyla Antik zamanların tanrı kavramını bizim anladığımız yaratıcı kavramıyla karıştırıp, onları şirke düşmüş insanlar olarak peşinen düşünmek de ancak düşünmeyen insanın işi olabilir. İçlerinde, tıpkı bu zamanın insanları arasında olduğu gibi yoldan çıkıp şarampole, akıbeti belli olmayan yollara savrulanları vardı elbette ama antik çağın aydınlanmacı, gerçeğin peşinden koşan insanı için tanrı, masadaki hesaplanmakta olan denklemin bilinmez değişkenleriydi sadece. Bugünün x, y, z'leri gibi.

Yaşamı, kendilerini içinde buldukları hali taklid ederek yaşayanlarla içinde gözlerini açtıkları şartlara ayaklarını basıp tahkikle, idraklerini bir sonraki basamağa taşımaya, varoluşu anlamaya çalışanlar elbette birbirinden ayrı dünyaların insanıdır. Hayat okuyanındır, anlamayı dert edinenindir; taş üstüne taş koymadan halen büyük büyük dedesinin diliyle konuşanların, "sebebini sorma, öyle kabul et" diyenlerin olamaz. Cahiliye döneminde Kabe'nin putlarına ihtimam edenlerin de tek gayesi dedelerinden miras aldıkları düzeni sorgulamadan korumak değil miydi?

Şimdi yazıdan başımızı kaldırıp dünyaya bir bakış atın. İlk haber bültenini izleyin mesela. Dünyadan son havadisleri öğrenin. Malum coğrafyalar için cahiliye döneminin bitip bitmediğine siz karar verin. Allah okuyanla, anlamaya çalışanla beraberdir. Taassup içinde, kafesin dışından bakanları taklit edenlerin Allah'la beraberliği ise sadece zandan ibarettir.

Cem TURAN

4 Ocak 2016 Pazartesi

EĞİTİM: KAPALI KABIN BASTIRDIKLARI

Herkes farklı ilgi potansiyeli, yetenek, eğilim ve farklı yapıda bilgiyle iletişime geçme hüneriyle birlikte doğar. Herkesin beyninde ilişkiler kurmak üzere kullandığı nörotik ağı, parmak izinden daha da özgün, kişiye özel bir mimaridir.

Bu farkındalıkla, şunu ifade etmemi anlayışla karşılamanızı diliyorum: İnsanı şekillendirmek üzere icat ettiğimiz eğitim ve öğretim dediğimi kavram, gaz gibi bir şey olmalı. Hiç olmazsa sıvı, o da olmadı; kum gibi bir şey olsun, razıyım. Eğitim ve öğretim girdiği kabın şeklini almalı, disiplinleri buna göre yönetilmeli. Eğitim ve öğretimin içine akarak anlamlandıracağı, özgün kabın adıdır; insan.


Bizdeki ve dünyanın pekçok yerindeki uygulamaya baktığınızda ise tam tersini görürüz: Kaskatı bir kap, bir kalıp, bir şablon olan eğitim ve öğretim sisteminin içine tıka basa her türlü insanı sokup, adeta turşu gibi fıçıya basar ve olgunlaşmasını bekleriz. İnsan yavruları eğilir, bükülür, vıcığı çıkar, test delisi olur ve herkesle aynı ebatta, bir "traşlanmış" kereste olmak üzere; ezik, süzük bir konsantre, ekstrakt olmaya çalışırlar. Nicesi ayak uyduramayıp telef olur ve kendilerini suçlarlar, zekaları bu işe yetmiyor diye. Bu konuda yine "çok bilen" pekçok psikolojik yetknlik testi vardır; onlara ne denli acınacak halde oldukları yalanını söyleyen. IQ yukarı, IQ aşağı; IQperest nesiller böyle türetilir. Sanki insan IQ'dan ibaretmiş ve en önemli varlığı IQ imiş gibi.

Şimdi ben bunu söylediğimde, yine kapalı kabın basıncı altında "yetişmiş", içlerine girdikleri şablonarın bire bir kopyası olmuş "öğretim üstadları" cümlelerine şöyle başlarlar:

- Efendim, Avrupalarda Amerikalarda biz çok gezdik; orada da işler böyle. Siz ondan daha mı iyi bileceksiniz?

Öyle ya; biz onlardan, Batı dediklerimizden daha mı iyi biliriz eğitim ve öğretim işini. Zinhar, çarpılırız. Bundan değil mi başımıza gelenler; İsviçre'den Medeni Kanun, bilmem nereden bilmem ne kanun alıp yamamadık mı bunca yıl. Üretimi bile montaj sanmıyor muyuz halen? Özgüven eksikliği bu olsa gerek.

Son yılların sakızı inovasyon: O iş önce özgüvenle ve "akıl akıldan üstündür, benim ki de bir başkasından üstün düşünceler üretebilir" demekle başlar, oysa. Hani, nerede?

Adamın birisinin kendi kendine "şöyle bir şey olsa daha iyi olur" diye kendince yaptığı programlama dilleri bugün dünyayı kasıp kavuruyor. Eğer onlar o özgüveni göstermeseydi, dünyaya mal olamazlar ve belki de halen Basic ile program yazardı nicesi.

Biraz inanç, biraz güven herkese daha iyi gelecek. Haydi, gösterin kendinizi.

Cem TURAN

22 Aralık 2015 Salı

ŞİİR: MİNARE GÖLGESİNDE

Biz büyümüş çocuklar, minare gölgesinde
Uçmayı, al bayrağın çırpınışında öğrendik.
Ezan değdi kulaklarımıza, sudan önce
Ve hormonsuz bir inançla beslendik.

Küçük şeyler vardı, bakarsan elde
Böylece sabır, kanaatle eğitildik.
Her daim bir özlem oldu zihinde
Onun rüyasında, aramayı belledik.

Neler geldi başa, bulandı derde
Kâh düştük kâh zehirlendik
Ne bir an geri durduk, belki aheste
Ne de söz dinleyip ileri gittik.

Hayallerimiz vardı, ışıyan gözlerde
Kulakla görür, kalple dinlerdik.
Onu da aldılar, kalmadı bize
Artık, çiçeği burnunda maddelerdik.

Birisi, bir taş alıp attı kuyuya
Topumuz çıkarmayı beceremedik.
Aramayı bırakıp dalınca keyfe
Tüketip tüketip bitiremedik.

Bağlı uydular gibi olduk ele
Önce can demekten göremedik.
Mal, makam gütmekten cebe
Dünyada ne ararız, bilemedik.

Kanma; dikilir baş her ekinde
Meğer hasatta hepimiz devrildik.
İşte o zaman minare gölgesinde
Yanık bir sela ile yolcu edildik.

O zamanda sor bir kendine
Ne bıraktık, ne ile bilindik?
Tabut, değdiğin en son madde
O da kaldı, oysa bunlara didindik.

Cem TURAN