22 Ağustos 2015 Cumartesi

ARABA SEVDASI

Recaizade Mahmut Ekrem'in 1890'larda yayımlanmış adıdır, Araba Sevdası. Bana bu romanı çağrıştıran nedir bilmem ama yine çekik gözlülerin ülkesi Japonya'dan bir şirketin geliştirdiği ilginç bir "araba" görücüye çıktı.

Bir şu eloğlunun yeni icadına baktım bir de sokakta duyduklarıma. Acayip bir senaryo çıkar, eğer yazan işinin erbabıysa:

- Buna LPG takınıyo mu? Köye giderken ekonomik oluyo, biliyon mu?

- Klima ve sunroof standart değilse, kalsın. Benim hayat standardımın kırmızı çizgileri var.

- Bagaj hacmi kaç insan alıyo? Biz genelde bagajı da insan taşımak için kullanırız da...

- Airbag neresinde bunun? Rüstem beylerinkinde üç tane varmış, daha aşağısını alıp kendimi güldüremem.


- Eski arabadan emniyet kemer sinyali susturma tokam var abi. Onu neresine takacağım? İsraf olmasın abi, günah. Bir yerine takıverelim.

- "Ali Ayşe'yi seviyo"... Gelin arabası da olur mu bu delikanlı? Bizim çocukların düğünü yakın. Gelinlik giymiş oturan bebeği neresine oturtmalı?

- Boya orjinal mi boya? Kaportada değişen var mı?

- Gel olurunu söyle, en son kaça bırakıyon?

- Kemal'lerin evinin camında bir yazı: "Kemal'in yeri. Son model arabalar benim odada, Kemal oto pazarı."


- Silindir hacmi kaç? Sen bana onu söyle. Vergisi çok yazmasın.

- Buna 20 liralık benzin alınca ne kadar gidiyo? Benim eski arabayla karşılaştırıcam.

- Amca buna "pati" nasıl çektiriliyo? Kızlara hava atıcam mahallede.

- Mercedes değilse almam aga ve böcek siyahı olacak. Kurumsal forsumuza halel getirtemem.

- Benim 65 yaş pasom var evladım, Allah devlete zeval vermesin.

Arkada yazı:
- Miras değil, banka kredisi.

- Gel atem seni nere gideceksen, atla arkaya.

- Bizde adettendir; yeni araba alınca kurban kesilir, kanı plakaya sürülür. Getir bakem.

:)
...

Ne şirin insanların ülkesi bu ülke, Allahım! :)

15 Ağustos 2015 Cumartesi

HEPSİ BİR ARADA DÜNYA VE ARADAN KAYAN İNSAN

Hayatımıza nasıl da hızlı girdi, "Hepsi bir arada" dünya.

Şampuan ve saç kremi kardeşliğinden sonra hazır porsiyon kahvelerde ikisi, üçü kanka modellerle önümüze geldiler...

Masum, işi sadece yazmak olan mürekkep püskürtmeli ve lazer yazıcılar, sonraları mağrur ve biraz da ehl-i keyif "flatbed" tarayıcılarla evlendiler. O da yetmedi faks makinasını kuma olarak, hane-i saadetlerine dahil edip, bugünün ev ve ofislerinin müstakbel "her derde deva müstahdem Rüstem efendileri" olan "all-in-one/ Hepsi bir arada" cihazlara dönüştüler.

1994'te Türkiye'de GSM pazarının hareketlenmesiyle piyasaya çıkan, nam-ı diğer "takoz" cep telefonlarını hatırlıyorum. Bir telefondan beklenen asli işi zirvesinde yapan cihazlardı. Yıllar içinde kameradan ses kaydedicisine, ivmeölçerden konumölçere, modemden radyoya kadar içine girmeyen kalmadı. O da yetmedi; düpedüz mutasyona uğrayarak "akıl küpü" oldular; aşkımız, vazgeçilmezimiz, müptelalığımız oluveren; fazlaca bir aradadan yazıldılar.

Gazeteler, her ilgi alanına göz kırpan, şıkıdım ilavelerle donandı. Daha çok satmak için Müslüman mahallesinde sofuluğa da büründüler, bilmem kimci muhitinde poster de dağıttılar. Yine hepsi bir arada!


Tatiller bile değişti: Beş yıldızlı otellere doluşmak avamdan oldu. Herşey dahil, "hepsi bir arada" ya; işletmelerin "sinek kapandan" farksız icatları olan bu durumda, kapıdan girince içeride faturayı sonuna kadar tahsil etmek için hominigırtlak tıkınan insan manzaraları aşikar oldu.

Dil yetmedi, bilgisayar, o da yetmedi; sertifika koleksiyoneri oldu insanlar. İşletmeler ve kurumlar hepsi bir arada çalışan adayı arar oldular.

Hepsi bir arada düğün, doğum hatta cenaze organizasyonları çıktı piyasaya. Siz zevkinizden çıtlatıyorsunuz, gerisini onlar hallediyorlar.

Bir özel hastanenin binasına astığı dev boyutlu afişi unutamıyorum: "Doğumda kampanya başladı!" Milleti zorla doğrutacaklar; bir doğum yapana ikincisi yüzde elli, çocuk erkek olursa sünneti bedava, kız olursa sağlık testi! Duyun da inanmayın hepsi bir arada.

Bugünün televizyonları, buzdolapları, otomobilleri... Hepsi ama hepsi kendi içinde bir arada.

AVM'ler de perakende ticarette "hepsi bir arada" icad edilmiş acayip bir çözüm, örneğin: Toka almak için girin, tokanın yanında sülaleye yetecek giyim, kozmetik, gıda, ev tekstili hatta yeni bir otomobille çıkmanız, tümüyle içerideki pazarlama oyununun gücüne bağlı.

Telefon, internet, sayısal televizyon yayın abonelik paketlerini bir düşünün: Ağız tadıyla, sadece tek bir bir hizmeti alabiliyor musunuz yoksa birini aldığınızda, eninde sonunda size satılan ve belki de hiç ihtiyaç duymayacağınız ek ürünlere ücret öder durumuma mı düşüyorsunuz?

...

"Birleşmiş Milletler" duyunca da tüylerim diken diken oluyor. Ne "hepsi bir aradalıkmış" ama! Her renkten, ırktan, türden insan var ama dünyanın hemen hiçbir derdine merhem olmuyor.

...

Giderek komplike hale dönüyor dünya. Giderek hepsi bir aradalar kalıyor arenada, bu yüzden. Ve bu kombinasyon daha da karmaşıklaştırıyor ve neredeyse içinden çıkılmaz hale getiriyor yaşamı. Sonuç: Daha da kompleks, ritmi artan, daha çok koşan gezegen! Sonsuz bir döngü gibi, biri diğerini tetikleyerek devam ediyor.

İnsan ne mi oluyor: Kendinize dürüstçe sorun; bundan yirmi yıl önce kaç kişinin telefon numarasını ezbere bildiğinizi. Çok çok, mütevazi ve küçük telefon defteriniz imdadınıza yetişirdi kırk yılda bir aradıklarınız için. Ya şimdi: Söyleyin, kaç kişinin telefon numarasını anımsıyorsunuz?..

O halde geçmişe göre bugün daha zeki olduğumuzu iddia edemeyiz ama daha aptallaştırıldığımızı, mental olarak körelleştirildiğimize birçok dayanak bulabiliriz.

Daha da önemlisi, bunca "hepsi bir arada" çözümün arasından kayıp giden topu topu bir insanlığımız vardı, o da düştü düşecek.

Ne olurdu, hepsi bir arada sadece külahtaki dondurmada kalsaydı.


Cem TURAN

8 Ağustos 2015 Cumartesi

DİL AYNI SÖYLESE DE GÖNÜL BAŞKA ANLAR BAZISINI

Dikkat ettiniz mi, paylaşım sitelerinde "Like=Beğen" linkleri bolcadır. Beğenmek onaylamaktır, tasvip etmektir sanal alem "raconu" ile konuştuğumuzda. Oysa beğenmek pekala edinmek için yeterlidir çoğu kez hatta beğenme ile başlayan irade mekanizmasının son halkası genellikle edinimle biter: Bir mağazada gördüğünüz bir kıyafetten, arabaya veya parkta gördüğünüz çiçeğe kadar. Parayı bastırır, alır veya acımaz koparıverirsiniz.

Neden peki? Beğenmek tek taraflı bir talepsel güdüdür de ondan. Beğenilen özne veya o özneyle ilintili üçüncü kişi ya da kuvvetler pek düşünülmez bu kararın olgunlaşmasında. "Benim olsun" istenir çoğu zaman ki bazen o öznenin sonunu hazırlayan ilk adım olur.

Aslan da ceylanı beğenir, büyük balık küçük balığı; avcı avını beğenir. Taşınmak isteyen kendine yer beğenir. Sanatın da ağırlık işleyen yönü beğeni üzerinedir. Yani bir yazının, resmin, müziğin, eserin.. ne varsa; izleyen üzerinde ürettiği beğeni ile orantılıdır takdir edilebilirliği, daha geriye pek gitmez "sanatsever". Oysa o sanatı vücuda getiren ne derinlikler vardır, ne dalgalı denizler, kurulmuş ne bağlar bulunur perdenin arkasında.

Gel zaman git zaman beğenmekle sevmek eş anlamda kullanılır. Bu beğeninin yaygınlığından mıdır yoksa sevmenin giderek ucuzlamasından mıdır, bilinmez ama esasen; ne "like" ile "love" ne de "beğeni" ile "sevgi" aynı şeyler.


Nasıl aynı olabilir: Sevmek o denli kuvvetli kurulan bir ilişkidir ki, ilişkinin önemi öznenin önüne geçer, tam yaşandığında. Sevmenin en büyük gıdası fedakarlıktır; yaşatmaktır önce dilenen. An gelir, onun için yaşamaktır sevmek. Kimi zaman fizik ile ulaşılmazı sevmek; maşuk kılmaktır sevileni, kendisine: Sevginin gücünün dünyanın taşından toprağından, malından eşyasından daha değerli olduğunu ispattır; bir zindanda tutsak düşülse de. Dağları delebilmektir, Ferhat gibi. İşte böylesi birşeydir, sevgi. Üzerine titremektir, gözünün içinde eriyip gidebilmektir. Çiçeği koparmadan sevmek, bilakis; yaşasın diye suyunu aksatmadan verebilmektir.

Bugünün insanı bu iki terimi karıştırır durur, hezeyanlar yaşadığı dünyasında: Evine "sevdiğini" sandığı bir köpek alır, oysa sadece "beğenmiştir" ve sevginin fedakarlık, sorumluluk faturasından sıkılınca köpeğe sokak yolu görünür. Akvaryumdaki bir balığın bile akıbeti, onu satın aldıran "beğeni" duygusu "sevgiye" dönüşmezse bakımsızlıktan ölümdür, genellikle.

Dolayısıyla beğeni anlık, sevgi ise ömürlük bir duyguyu işaret eder; diğer yönüyle. Haddimi biraz daha zorlayıp, onca ahkamcı aşk yazarlarının yıllardır bitiremedikleri tariflerini bir güzel çöpe atayım: 

Aşk da beğeninin insani boyuttaki en ulvi halidir. Yani belirli bir amaca hizmet eder ve belirli bir süre için bütünlüğünü korur. Sonrasında bir gonca gibi açılıp yerini, içinden çıkardığı sevgiye bırakırsa; görevini yerine getirmiş olur. Canlılar dünyasında beğeninin "aşk" hali için hazırlanmış mevsimsel kurgular görülür. Örneğin baharda açan rengarenk, güzel kokulu, davetkar çiçeklerin her birine ne gerek vardı? Ve neden bahar çoğalışın, artışın, üreyişin, bereketlenişin sembolü? Eğer o çiçekler olmasaydı, arılar nasıl teveccüh ederdi tohumlara ve bir nakliye firması gibi alıp da ta nerelerdeki alıcılarına ulaştırırlardı onları, örneğin? İnsanlar da dahil olmak üzere; her canlının, albenisi yüksek böyle bir bahar dönemi var, silsilenin ilk adımı olan "beğenilmek" için.

Bir uzay roketinin fırlatılışının akabindeki atmosferi terk ettiği anlarda taşıyıcı kapsülün mekikten ayrılması gibidir; aşk. Aslolan mekiğin dünyadaki yolculuğu değil, uzaydaki süzülüşüdür. Aşk da kapsül gibi günü geldiğinde yerini sevgiye bırakır, ölümsüzleşir gönül uzayında ve fezada birer kandil gibi salınan yüreklerde.

Yaşasın sevgi, sevebilen yürekler. İşte o vakit huzur bulur gönüller ve dünya. İşte o dem incitmez sevilen de seveni; kendini yaşatmak isteyeni. O zaman dünyada kalır mı, kurşun atan veya şer kusan bir tek deli?


"House = Ev" ile "Home = Yuva" ifadelerini de bir tutmaya başladığından beridir, tembel dimağlar; ucuzlattılar, değersizleştirdiler yaşamı. Emlakçı vitrinleri satılık ev kaynıyor, reklamlar eskiden arabalarda kullanılan "doğan" görünümlü "şahin" tiplemesi gibi; "yuva" görünümlü "ev" pazarlıyorlar. Ve insanlar da sanıyorlar ki; çevrilmiş duvarlar içinde kurulan yüksek kuleli beton cumhuriyetlerde; otel gibi, giderek yalnızlaşan, mekanikleşen bir yaşamı sürmektir; bir "yuva" sahibi olmak. Yine yanılıyorlar: Yuva için insan, insan için sevgi, sevgi için aşk, aşk için beğeni... onun için de hayatı "görmek" gerek.

Tüm bunlardan geçip, "nörolojik" bir vaka da deyiverebilirim aşk, beğeni, sevgi için ki yalan olmaz ve buz gibi soğutabilirim insanlığınızdan sizi. Oda sıcaklığında, hisseden ve düşünen bir insan olmak her şeyden güzel. Onu "bir kerecikten bir şey olmaz" duyarsızlığına kurban etmemeniz dileğim bakidir çünkü olur; insanlıktan uzaklaştıracak düşüncesizliklerin, erdemsizliklerin, umursamazlıkların, su koyuvermelerin bir kereciği bile insanlığı sallamaya yeter de artar bile.

Cem TURAN

6 Ağustos 2015 Perşembe

ÖSYM NE SEÇER NE YERLEŞTİRİR?

Hiç kusura bakmasın ama bu haliyle; zaten aydınlatmaya uzak ama belletmeye yakın, düşündürmek ve sorgulatmaktan ayrı fakat aynı torna tezgahından çıkan çapaksız civatalar gibi bir şablona uyan fotokopiler üreten, içinde "eğitim" barındırmayan, sorunlu "öğretim" sistemimizin ve şikayet edilen, dev bir kene gibi böylesi bir sisteme yapışarak emdiği kanla büyüyen, devasa bir boyut kazanarak adeta "paralel" bir öğretim sistemi haline gelip alternatif öğretim koridoru olan, nihayetinde devletin de tabi olup lise son sınıflarda dershanelere katılmak hatırına okulları tatil ettiği bu acınaklı halin asli sorumlularından birisi de ÖSYM'dir.
 
 
ÖSYM neyi seçer: ÖSYM bu ülkede liseye gireceklerden müstakbel memur adaylarına, hakim ve savcılardan üniversiteye gidebilecek şanslıların tespitine, olgunlaşıp tıpta uzman olanları tayin etmekten kaymakamına, imamına, jandarmasına kadar ne varsa seçer. Hızını alamazsa manavdan sizin için hormonsuz domates, kelek olmayan kavun ve karpuz da seçer.
 
Seçmek deyince aklıma Milli Piyango İdaresi'nin yılbaşı piyango çekiliş görüntüleri geldi: Beyaz martıyla güvercin arası bir kuş uçup kimin tepesine büyük abdestini yaparsa, laf etmeyiz; talih kuşudur, vardır bir bildiği deriz. Bunu kendine sembol kılmış koca devletin alicenap resmi kumar kurumu da dönen kürelerde, güzel kızların elinden şans dağıtıverir; memleketim insanları arasından yeni zenginleri "seçer" ya. İşte bu geldi aklıma nedense. Oysa hiç ÖSYM ile Milli Piyango bir olur mu? Öyle diyen çarpılır da eli yüzü birbirine karışır, mazaallah.

ÖSYM çok ciddi bir iş yapar: Bir insanı aday durumundan alır ve liyakate sahip olduğunu tescil eder. Aday eğer başarılı olursa; bu süreçte sıfat olarak bir dönüşüm geçirir. Bu ise su götürmez hassaslıkta, hakkaniyetli ve niteliklere dayandırılmış bir seçim metodolojisini gerektirir. 
 
ÖSYM neyi ölçer: Düşünebilme, bir tortudan yeni bir fikir üretme potansiyelini, bilimselliği, akademik yatkınlığı, hayal gücünü, mesleki yatkınlıkları, etik değerlerin aday olunan konu ile yeterlilik durumlarını ölçmez elbette. Hatta doğru düzgün hiçbir nitel, kalitatif varlığın değerlendirmesini de yapmaz. Geriye kalan, sayılabilir, hesaplanabilir, artırılıp eksiltilebilir ne kadar nicel; kantitatif malzeme var ise oradan "sorar". Periyodik olarak gerçekleşmesi gereken sınavlardan ötürü bir havuz oluşturur, oradan seçip seçip Ali'yi Veli, Oya'yı Bora yapıp yeniden sorar. Dolayısıyla yıllar içinde, kendi içinde ciddi bir analitik idrak genleşmesinden söz edemeyiz.
 
ÖSYM nasıl ölçer: Hal böyle olduğundan; ÖSYM'nin elinde nitelikleri ölçmek yerine en büyük koz hep revaçta: Cambazlıkları ölçmek! Deve yüküyle, önceden kompetanları tarafından  tahmin edilebilir şablon sorular karşısında ÖSYM'nin en büyük can simidi zamandır. ÖSYM sınavları zamana karşı bir yarıştır, bilgi ölçmeyi değil; önceden ezberlenmiş olanları kırıp dökmeden yerine yapıştırmayı ister adaydan. Tıpkı kaşıkla yumurta taşıma yarışması gibi. Kimisi heyecandan kaydırır, kimi konsantrasyonunu kaybeder, kimi şaşı bakar kimi "resetlenir"; ezberi silinir ve bunların hepsi elenir. Geriye yumurtaları karşıya düşürmeden geçirenler kalır ve ÖSYM'nin belki de görevi; bunu mümkün olduğunca az tutmaktır.
 
Sınav süresini soru sayısına bölerek elde edebileceğiniz, brüt soru başına harcanması gereken süre miktarının belki üç belki de dörtte biridir aslında, o soruya gerçekte ayrılabilen zaman. Çünkü soru önünüze geldiği andan itibaren algılarınız, idrakiniz, analitik bilişsel mekanizmalarınızın o soru için çalışarak önce farkındalık, sonra düşünce üretmesi, uygun bir metod seçmesi, alternatiflerle karşılaştırması, yönteme karar verdikten sonra çözüm üretmesi ve doğru yanıtı ilan etmesi gibi pekçok zihinsel silsile aktivitenin gerçeklenmesine ihtiyaç vardır. Böyle düşünüldüğünde, soru başına size tanınan süre çoğunlukla birkaç on saniye ile sınırlıdır.
 
Büyük resim şudur: Temcit pilavı gibi, kendini tekrar eden örüntülerdir, ÖSYM sınavları. Bu resmin farkına varan bazı müteşebbis (!) "öğretimciler" ÖSYM sınavlarının adeta ebced hesabını yapıp formüle eder, neyden kaç tane ne gelecek, nasıl gelecek falına bakar ve bunları sattıkları dershaneleri kurup işletirler. Bir tür umuda yolculuktur aday için ve her vaad değerlendirilir. Bu talep sistemi besler, "bu işte para var" diyenlerle gelişir ve kocaman bir endüstri olur.  Hatırlayın; yakın geçmişte cevap anahtarında kayıt deseni örüntüsü dahi bulduğunu iddia edenler boy gösteriyordu televizyon ekranlarında.
 
 
Yani bu harikulade "başarı sihirbazları" sizin bir konuyu sindirmenizden daha çok "zaman yönetimi" mevhumu ile ilgilenmekteler. Sizin önünüzdeki engeli atlayabilecek kondisyonda olmanızı amaçlarlar. Tıpkı Veliefendi'deki yarış atlarının hazırlıkları gibi. O yarışı kazanmak içindir tüm yatırım. O yarışın yaşam çizgisi üzerinde ne anlam ifade ettiği, hangi kapıyı açıp hangisini kapattığı ve o yarışı geçmeyi arzulayan insanın gerçekten o yarışın kazanımları ile dahil olacağı dünyaya uygunluğu üzerine kafa yormak pek görünür iş değil.
 
Asıl acı olan; bu derdi örgün öğretim sistemindeki öğretmenlerin pek çoğunun da taşımamasıdır. Öğrencisi nasıl bir yolculuktadır, nasıl bir yol çizilmeli ve nasıl bir projeksiyonla önü aydınlatılmalıdır, onu ne yapmak; hayatın hangi ucundan tutmak mutlu ve üretken kılar, insanlara daha fazla şeyler sunabilir, tatmin olur ve başkalarını mutlu eder... Bunlar pek akla gelmeyen sorulardır; "belleten öğretim sisteminin kadrolu ezberletenleri" için.
 
Bana inanmıyorsanız; açın video paylaşım sitelerini ve biraz aradığınızda bulacaklarınıza hazır olun: Kimi dershane öğretmenlerinin kendilerini pazarlamak için paylaştıkları demo derslere bakın: Düpedüz klasik, derinleşerek düşünme yoluyla çözme becerisiyle alay ediyorlar. Hala sen böyle bir soru "tipini" böyle eski bir yöntemle çözüyorsan dinazorsun, diyorlar. "Biz senin için şöyle bir pratik yol bulduk, sen bunu uygula, nereden nasıl geldiğini boşver; gör bak doğru şık on saniyede elinde!" kabili iksirler sunuyorlar.
 
Mikrofonu bir de akademisyenlere tutun dilerseniz. Yani; eğer üniversite sınavları için konuşuyorsak, "ısındırılıp" engel atlatılarak geçirilmiş o öğrencilerin, üniversite dünyasında hocaları olan insanlara sorun bir de konuyu. Gençlerin sosyal genetiğine nüfuz etmiş ezberciliklerinden, sadece mecbur kalınan anlar olan sınavlar için çalışmalarından, hafızalarının sadece sınav için geçici olarak ezber tutan ve sınavdan sonra sıfırlanan geçici tampon (buffer) alanını kullanmalarından, notla tehdit edilmeden gönüllü olarak kendini akademik gelişime açmayan, bilimin bir parçası olmayan, lise hayatını üniversitede de devam ettirmeye çalışan insanlardan nasıl yaka silktiklerini bir de onlardan dinleyin. Ki onların da bir kısmı bu yanlışı devam ettirme durumundadırlar.
 
Cem TURAN

5 Ağustos 2015 Çarşamba

DERSHANE KONUSUNDA İTİRAZIM VAR

Allah biliyor, pek sevindim dershanelerin kapatılma kararına. Çok takdir ettim böyle bir cesur kararın alınmasını ve dirayetle uygulanmasını; kurtları bol olan böyle bir arenada.

Son bir iki on yıl içinde iyice çığrından çıkan, öğretimi ana kaidesinden uzaklaştırıp imparatorluklar oluşturan ve onları besleyen, insanları ona müptelâ kılan utanılası, garip bir durum oluştu. 

Öyleki; dershaneye gitmeyen şans tanınmaz, ciddiye alınmazdı. Sonunda MEB taifesi, okul yönetimleri bile bu şuursuzluğun bir parçası olup lise son sınıfları bir kalemde silerek, uyduruk raporlarla "dershane tatili" ilan ettiler. Doktorlar fazla mesai yaptı naylon sağlık raporları için. Herkes gerçeğin içindeydi; kimi bilincinde değil kimisi vurdumduymazlıktan kimisi de kesesini doldurma telaşından göz yumdu bu mezbeleliğe, uzun yıllar.

11-12 yıllık bir öğretim serüveninin tomografisinin çekilmesi gereken bir sınava hazırlanmak için herkes ressamlık kursuna gidip en iyi tomografi, anatomi resmini çizmenin yolunu aramayı marifetten saymaya başladı. Oysa bu yolla elde edilecek resim sanal, o öğrencinin gerçek akademik tahlilini göstermeyen, elle çizilmiş, uyduruk bir resimden öte bir şey değildi. Hormonlu piliç gibi içi kof, marketin rafında göz dolduran ama lezzetten, sağlıklılıktan, tattan çok uzak bir mahlukat türetti, aday adı altında; elbirliği ile yaşatılan şuursuz, mesnetsiz, sonuç odaklı, ezberci, adını koyamadığım kokuşmuşluk.

Kapatma kararından sonra yaşananlar belli. Öyle derin imparatorluklar kurdu ki bu sistem, devletten beter. Kaldırılması da bir o kadar sancılı. Kalktı mı, hayır; daha çoğunluk duruyor, durdukları yerde.

Sevinmiştim; devlet durumun farkına vardı ve öğretim sistemini böylesi asalak organizmalar üretmeyecek şekilde islah ve yeniden organize edecek, devrim gibi öğretimin (ve eğitimin) niteliğinde iyileştirmeler olacak diye.

Şimdiyse bakıyorum; belediyeler ücretsiz üniversite hazırlık kursları açmada yarışıyor. Halk eğitim merkezleri ve sair kurs işletmeciliğine soyundu. Bu çözüm sadece uyuşturucu simsarlığının el değiştirmesini sağlayabilir ama sistemi islah edip adam akıllı, herkes için eşit ve yetkin bir öğretimi inşadan uzaklaştırır; uyuşturulmuş bir öğretim gençliği halen ortada kalır.

Belliki devlet, olması gerektiği gibi; başladığı ve bence de çok önemli ve elzem olan bir işte, çıkarılan tufanlara kapılıp sendeledi, amaçtan saptı. Toparlanmalı hem de hemen, şirazeyi düzeltmeli ve millet için bu reformu sağlamalı. Gerçek öğretim ve eğitim sunmalı nesillerine ve gerçek ölçüm metotları geliştirmeli. Hemen, şimdi!

Cem TURAN