18 Ekim 2014 Cumartesi

KEMER TAKMAMANIN PİŞKİNLİĞİNİ, DEHA MÜHENDİS OLMAK GİDERMEZ

 ODTÜ'lü bir inşaat mühendisiydi M.Pişkin. Meslektaşlarımın çalışma arkadaşlarından aşina olduğu gibi; kendi kulvarını bırakıp bizim kulvarımızda; yazılım sektöründe bir firmada çalışıyordu. Bir sabaha karşı internette bir veda konuşması yayınladıktan hemen sonra yaşamına son vermesiyle yaşamakla yaşar gibi yapmak arasındaki fark yeniden gündeme girmiş oldu:

 Bundan dolayı öğretimle eğitimi karman çorman eden, anlamca birbirine karıştıran başta güya eğitimcilere karşıyım. Onlar yazdıklarımdan haz etmez, ben de onların sınavmatik hafız yetiştiren zihniyetlerinden. Bir bireyi mental olarak uçurmak, depolar dolusu bilgiyle yüklemek başka bir şey, eğitmek başka. Bir değil 111 dil bilmek başka bir şey, insan olmanın yegane dilini kullanmak bambaşka!

 İşte bundan dolayı karşıyım, insanları sahip oldukları mevki, akademik ünvan ve kariyerleri ile değerlendirmeye. Çünkü tüm bunlar mental kazanımlarıın bir göstergesi olabilir ve beynin sol lobunun cengaverliği ile kazanılır. Oysa kafamızın içinde yer alan yaklaşık 2.2 kilogramlık kütlenin sağ lobu âtılsa, işlenmediyse beş para etmez zihni sinir olmak.

 Mutluluk Oyunu ( http://turancem.blogspot.com.tr/2014/10/mutluluk-oyunu.html ) makalemde yazmıştım, mutluluk hakkındaki yanılsamalarımızı. Mutluluğu arayışımız, bankaya gidip hiç para yatırmadığımız mevduat hesabımızdan para çekebilmeyi ummaktan farksız genellikle. Daha da kötüsü; banka sıfır bakiyeye kredi veriyorsa, biz de çektiğimizi kendi paramız sayıp har vurup harman savuruyoruz ve sonuçta ödeme günü gelip çatıyor.

 Bana kızıyor kimileri, inanç ile bilimi harmanlayınca. Oysa işte bundan dolayı bağlamak zorundasınız kendinizi bir yere. Eğer bir gökdelenin camlarını silecekseniz ki hayatı yaşamak bundan çok daha yüksek, Himalayalar'ın keskin yar kenarlarından tırmanarak dipsiz uçurumlara meydan okumaktan farksızdır, o halde kendinizi bir yere bir şeyle bağlamak zorundasınız, düşmemek için. 


 Emniyet ipinizi bağladığınız yerin ne olduğu ile ilgilenmiyorum. Neye inanırsanız inanın, emniyet ipinizi neye bağlarsanız bağlayın; bu sizin yüreğinize danışarak özgürce ortaya koyacağınız bir iş ve mademki insana verilen irade kutsaldır, herkes saygı duymalı. Ne kadar sağlam yere; ne kadar güvenilir bir gerçeğe bağlar iseniz o kadar kendinizi güvence altına alırsınız. Dolayısı ile kendinizi bağlamak için seçtiğiniz yer ile ilgili sonuçlara da katlanmak durumundasınız. İleride "vay bu ip neden koptu?" deme şansınız olmayabilir.

 Bir de pişkin pişkin "ben ipimi hiçbir yere bağlamıyorum, hiçbir şeye inanmıyorum" diyenler vardır.  Bu tipler gerçek hayatta ne de çoktur, şaşırmayın: Arabada emniyet kemerini takmamakta inat edenlerden, emniyet ipini beline geçirmeden inşaat iskelelerinde duyarsız yiğitlik okutanların ruhuna fatihalar okunur musalla taşlarında, istisnasız her gün. Onlar da "bana birşey olmaz" deyip kandırdılar kendilerini ve iplerini bağlamadılar hiçbir yere. Oysa oldu mu, bir kez olur. 

 Duyarsızlığın bol olduğu yerlerde ağıt kültürü de yaygın olur: "Getti!" diye oturup ağlaşırız hep birlikte. Kömür madenlerinde, inşaatlarda yaşanıp basına yansıyan ölümleri hatırlıyorsunuz değil mi? Yine hep "birşey olmaz" felsefesi ile "emniyet ipini" bağlamama ve sonucunda ağıtlar, günahı üzerine devirecek sorumlu aramalar.


 Uzun lafın kısası; ister soyut ister somut, ister gerçek ister mecaz anlamında kullanalım; "emniyet ipi" yaşama bağlar, hayat kurtarır, kaybolmaya, yitip gitmeye ve düşmeye kuvvetli bir tedbirdir.

 Ne kadar reddederseniz edin, bir sınavdasınız hayat oyunu içindeyken. Bırakın karşı çıktığınız diğer gerekçeleri, önce kendinizi kendinizin sınadığı bir sınavdır hayat, dönüp bakın yaptıklarınıza. Hayatın şekillendiriciliği içinde yönünüzü çizmediniz mi ya da verdiğiniz kararlara göre hayatın üzerinizdeki tesirini şekillendirmeye ve sonuçlarını değerlendirmeye kalkmadınız mı hiç? Su götürmez bir gerçek var önünüzde, besbelli bir sınavdasınız.

İstisnasız her sınavda aynı olan koşullar vardır:

Örneğin sınava girenin boş kağıt vermesi, sınavı yapana meydan okumadır. "Sıfırım işte, var mı diyeceğin?" demektir.

Durduk yere kalkıp sınav salonunu terk etmek de öyle: Sınavın ne zaman biteceğine öğretmen karar verir, öğrenci değil.


 İntihar da böyle bir şey demek aslında; topu taca atmak, oyunu kesmek, sınavı protesto etmek. Sonuçların panoda asılmasını heyecanla beklemeyecekse bir öğrenci, okuyup okumamanın; insan olup olmamanın onun için bir hükmü kalmadıysa öyle bir canlı için zaten ölçüm yapmanın da bir anlamı doğal olarak kalmayacaktır. İntihar, bireyin insanlığını reddetmesidir. Oysa okullar insanlar içindir ve liyakat içeren diploma okuyana verilir.

 Lakin intihar ile ilgili değil benim sancım. Hemen bütün "öğretim" sistemimizde görüldüğü gibi; tıkır tıkır İngilizce konuşturan, dibine kadar mühendislik bilgisiyle donatan bir marka üniversitenin bile bireyin "eğitimine" katkı sağlamamış, büyük resmi görmesine olanak vermemiş olmasıdır, hüzün veren. Büyük resimden kastettiğim; "işte bu" dediğim resim değil, herkesin kendi vizörü ve objektifiyle bir resim çekme gereksinimidir: "Şuna inan" değil, "beynin gibi kalbini de çalıştır ve edinimlerini orada tartarak bas deklanşöre, çek resmini" demektir. Yapılacak en kötü şey gözü yumuk kalmaktır: Elinde emniyet ipi kalakalmak ve ucunu hiçbir yere bağlamadan dağcılığa; yaşamaya soyunmaktır.

 İnanmak zorundayız, ayağımızı sağlam bir yere basmaya ihtiyacımız var, kayıp düşmemek için. O zaman dünyadaki yolculuğumuz bir anlam ifade eder. Her insanın üzerine bir görev olan araştırma, irdeleme, bilim o zaman gerçeği aramanın ulvi adı olur. Eğitilmeden öğretilmişlik M. Pişkin örneği ile bir cana daha mal oldu ve korkarım son da olmayacak.

 Bir dala bağlı olmayan yaprak, olsa olsa hazanın; sonbaharın habercisidir ve o da ölüm getirir. Kendini bir yere bağlamışlar için ise dünyada olup olmamanın pek de önemi yoktur. Çünkü düşünceler ölümsüzdür.

Cem TURAN

17 Ekim 2014 Cuma

İSMEK MESLEKİ ÖĞRETİMDE BİR DÜNYA MODELİ OLMA YOLUNDA MI?

  Belki uzun yıllar özel mesleki öğretim kurumlarıyla yakın temasta olmamdan, mesleki öğretim deyince kimi zaman tüylerim diken diken oluyor. Eğer özel sektörden söz ediyorsak genellikle gördüğüm tabloda; mesleki öğretim adı altında, düşük mesleki vasıflı öğreticilerle kazançlarını maksimize etmek dururken kursiyerin neler öğrendiği, kursa ayırdığı zaman karşılığında ne gibi mesleki edinimler aldığı pek de önemsenmez. Sonuçta kursiyer mutsuzdur ama öğrenilememiş olmasını öğrenci anlayışsızlığına bağlayarak kendilerine toz kondurmayanların varlığı susmayı gerekli kılar: Kursiyer öğrenmiş gibi yapar, kurs öğretmiş gibi...


  Uzun yıllardır, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin İsmek adı altında yürüttüğü meslek kurslarından sizlerin pek çoğunuz gibi, bir dış gözlemci olarak haberdarım. Bir okul gibi akademik mevsim boyunca öğretimde bulunup, öğretim dönemi sonunda açtığı el ürünü eser sergilerini beğeni ile görüyorum. Bu nedenle yıllar içinde kendimce edindiğim izlenimlerim var. Fakat bunların ne denli ön yargılarla dolu olduğunu bana gösteren bir temasta bulundum geçtiğimiz günlerde.

  Bir akademi gibi yapılanan ve ana bilim dallarına ayrılan İsmek idarecilerinin bilişim eğitimlerinden sorumlu saygın yöneticileri ile görüşme imkanım oldu. Bir küçük sohbet umarken iki saati aşkın süren bir toplantı ertesinde İsmek'in mesleki öğretime bakışı ve yapmak istedikleri hakkında yeterince bilgi sahibi oldum.


  Meğer İsmek'in amacı ev hanımlarına ya da bir mesleği olmayan, mesleki örgün öğretimden yararlanmamış insanlara ayaküstü bir kurs vermekten çok öteymiş. Benim biçki dikiş müzik gibi hobi niteliğindeki alanlarla sınırlı tuttuğum öğretim alanlarının bugün yüzlerce teknik ve sanat koluna ulaştığını öğrendim. 

  Bilgisayar eğitiminden dem vurup, biraz ofis programı öğretmenin bilgisayar öğretmek olmadığını zikredip serzenişte bulunmaya meylettimki artık uzmanlaşmaya yönelik programları yürütmek için belirli ilçelerde özel uzmanlık merkezleri açtıklarını öğrendim ve bunlardan birisini gezme imkanı buldum. Gördüğüm manzara karşısında hayret ve hayranlık duymamam mümkün değildi: Son derece modern binalarda, modern sınıf, laboratuvar ve donanımlarla kurstan çok, sıkı bir fakülte binasını andırıyordu.


  Henüz Milli Eğitim'in ömür boyu öğrenim (eski halk eğitim) merkezlerine uğramayan güncelliği İsmek'in yakaladığını görmek beni çok sevindirdi. Bugünün insanını mutlu edecek bilgisayar öğretimi bilmem hangi kısa yol tuşuna basmayı öğrenmekten daha fazlasını kapsamalıydı, İsmek de öyle yapmış ve diğerlerinden farklı olarak, uzmanlık öğretim merkezlerini bu amaçla kurmuş.


  Mobil programlama, Java dil öğretiminden bilgisayar ağlarına, Cisco sertifikalı uzmanlık öğretimlerine geçişe kadar farklı uzmanlık öğretimlerine başlayarak gerçekten meslek edindirici üst sınıfa eriştirmiş standartlarını.

  Sohbetimde farkına vardımki, İsmek çok önemli bir boşluğu dolduruyor. Nicelerinin depresyondan, bunalımdan ve kötü çevrelerden bu yolla kurtularak sosyal yaşamın üretenler liginde yer aldığına tanık olmuş İsmek Bilişim ana bilim dalı yöneticileri. Bu fayda bile, başka hiçbir şeyi konuşmaya hacet bırakmayacak kadar önemli.

  Uzun lafın kısası; gerçekten yöntem ve bilgi veren bir kurumla karşılaştım İsmek çatısı altında. Pratik öğretime bilimsel bir yaklaşım hassasiyeti var. Çeşitli gelişim seminerleri de düzenliyorlarmış zaman zaman. En fazla eleştireceğim konu da oydu aslında: Neyi neden öğrendiğini bilmeli insan, neler yapabileceği hakkında fikri olmalı ve en önemlisi; hedefi, rüyası olmalı onunla ilgili. Bu kapsamda benden de seminer taleplerini büyük bir memnuniyetle zaman nispetinde karşılama sözü verdim.


  Sonuç: Çok güzel şeyler bunlar ve beni heyecanladıran. Bin tane rezidans yapmaktan, AVM dikmekten çok daha kalıcı, ulvi ve toplumsal dengesizliği giderici önemli bir toplumsal geliştirme modeli İsmek ile ortaya çıkan. Belki de yakın bir dönemde dünyaya da ihraç edilebilecek güzel bir proje İsmek.

  Sadece meslek edinmek de olmamalı İsmek'e yönelim'in nedeni: Bilgeliğin en üstünde oturan bir profesör de olsanız, bir enstrümanı çalabilmek sizi çok farklı açılardan tamamlayacaktır.Ders verenleri seçerken de son derece hassas davranıyorlar, sınavla alıyorlarmış. Dolayısıyla özel öğretim kurslarına göre fazlasıyla artıları var. Kah mesleki gelişim kah bir sanatla ruhen gelişim için olsun, İsmek'e gitmekten çekinmeyin.Mutlaka ilginizi çekecek bir branş öğretimi vardır.


Tümüyle ücretsiz veriyor bu öğretimleri, İsmek. Ancak biraz muzdarip oldukları haklı bir beklentileri var katılımcılardan. Bu da asıl ilgi alanıma girildiği nokta: Ne istediğini bilerek gelmeli kursiyer. Bir hedefi olmalı ve o hedefe ulaşmak için gerekli bilgisel donanımı sağlayabilir İsmek ama nasıl olsa ücretsiz deyip vakit öldürmek için gelip üç gün sonra hevesi geçen insanlar da yok değil. Her zaman belirttiğim gibi ne öğreneceğinden önce neden öğreneceği konusunda hesaplaşmalı insan kendisiyle. Amaçsız öğretim başarı değil bilgi hamalı üretir en fazla.


  Bu güzel eseri ortaya çıkaranları kutluyorum. Öğrendimki İsmek hiç de hafife alınacak bir kurum değil, bilakis meslek kurslarında örnek alınacak bir öğretim yuvası. Ellerinize ve yüreklerinize sağlık.

Cem TURAN

16 Ekim 2014 Perşembe

POPÜLER DERGİCİLİKLE BİLİMİ HALKA İNDİRMEK: TÜBİTAK VE DİĞERLERİ



  Genetikçiler uzun yıllar, insan davranışlarında genetik faktörlerin belirleyici olduğunu ispata kendilerini adeta vakfetmiş olsalar da geldikleri nokta; ezici bir çoğunlukla son sözü, çevresel etkinin şekillendiriciliğinin söylediği idi.

  Ne güzel olurdu kimine göre; evimizin sigorta kutusunu açıp kapatmak gibi DNA kutusunun kapağını açıp gen sigortalarını indirip kaldırarak davranışları şekillendirmek ama iyiki öyle değil: Çevre çok önemli ve biz toplumun her kesimine ve özellikle genç ve çocuklara gelişim için uygun çevresel koşulları sağlamak zorundayız.

  Bir ülke düşünün, popüler yenilikler, bilim insanlarının tartışmaları mahalle kahvelerinden gazetelerinin manşetlerine kadar yer buluyor. Tezlerin karşılıklı düellosu arenalardan inmiyor, futbol holiganlığı yerine ortaya atılan görüşlerden inandığını destekliyor insanlar ya da kendileri yenilerini ileri sürüyorlar... Söylemeden geçememki; en kötü fikir, fikirsizlikten bin kat daha yeğlenendir çünkü fikirler çarpıştırılarak bilenir. 

  Ve diğer ülke: Adına okuma salonu (kıraathane) dedikleri yerlerde duman altı olup, adeta pineklemenin adresi olmuş bu mekanlarda hayatlar çürüyor, gençlikler tüketilip içkiye, kumara, uyuşturucuya alıştırılıyor. En popüler konular, gazetelerinin üçüncü sayfalarından değil, daha ilk sayfalarından vıcık vıcık akan popstar, topstar, hopstar, hocastar, holiganizm, vandalizm, emeksiz sosyetik yaşam haberlerinden oluşuyor. Bunları yazanlar ve boğazlarına kadar insanları magazin delisi yapanlar, utanıp sıkılmadan bu rezillikleri halk istediği için yaptıklarını söylüyorlar. En popüler iş; otobüs duraklarından hiç inmeyen kağıtlara yazılmış vasıflı-vasıfsız overlokçu, reçmeci, son ütücü ilanları... 

  İşte bundan bilim gazeteciliği çok önemli bir toplum için. Aydınlanmanın, düşünce üretmenin, hayatı sorgular yaşamanın ritmcisi, metronomudur bilim üstüne içerik üretmek ve herşey bir ritm vuruşu ile başlar, muhteşem senfoniler böyle yankılanır orkestraların sahne aldığı salonlarda. Ritm olmazsa sessizliktir akıbet, çürümektir, tüketen bir pazar olmaktır, işten yegâne anladığı tüccar olmaktır. 

  Oysa öyle olmamalıdır: Toplumu meraka, irdelemeye, araştırmaya götüren bir orkestra şefi, fareli köyün kavalcısı olmalıdır, bilim yazarı. Halk diliyle kalem oynatmalı, en karmaşık konuları bile Cin Ali lisanıyla işleyebilmeli, düşünmeyi baldan tatlı resmedebilmelidir. Türkiye'de henüz popüler bilim yazarı, gazetecesi gibi bir uzmanlık yokken benimki de laf-ı güzaf olsa gerek.

  İşte o zaman, şimdilerde ağızlara sakız olan inovasyon kelimesi anlamını bulur. Teknolojik oyuncaklara çuvalla kaynak akıtıp evleri, işyerlerini, sınıfları, cepleri bunlarla doldurmak değilki gelişmişlik. Düşünce geliştirmekteki istekle yön bulan bir süreçtir, gelişmek. 

  Bir TÜBİTAK var son yıllarda bu konuda birşeyler yapmayı dert edinen: Eskiden bir Bilim ve Teknik Dergisi vardı, çocukluğumdan bu yana takip ettiğim. Son yıllarda okul öncesi çocuklar için "Meraklı Minik", İlkokul düzeyi için "Bilim Çocuk" ve şimdi de "Bilim Genç" dergileri ile karşımızda. Eleştireceğim yönleri de olsa, bunlar TÜBİTAK'ın bu hizmetinden duyduğum memnuniyet ve takdiri gölgeleyemeyecek kadar küçükler. Bu yayınlardaki amaç zaten herkesi topyekün profesyonel bilimadamı yapmak değil, iç dünyalarına merak tohumları serpmek, yüreğe aşk ve heves düşürmek. Çünkü herşeyin başı bu güdüler, günümüz insanları arasında en çok fukaralık çektiklerimiz de onlar. 

  TÜBİTAK bence bu seriye devam etmeli. Daha farklı kitlelere özelleşerek, farklı içerik ve üslupla girmeli kapılarından içeri: Örneğin "Bilim Çiftçi" tarım ve hayvancılık alanında yenilikçi düşünceler konusunda cesaretlendirmeli okurlarını, bu alandaki gelişmeleri bir köy lehçeşiyle vermeli, örnekler köyden olmalı; Hasan ve Ali Ağalar'ın güncel diyalogları ile işlenerek yakın durmalı çiftçiye. 

  Belki "Bilim Kobi", "Bilim Sanat", "Bilim Tarih", "Bilim Emekli" gibi farklı halkalar eklenmeli halk bilimciliği yayınlarına ve böylece beşikten mezara kadar bilime aşina, bilimi içselleştirerek bir yaşam tarzı, örf, gelenek haline getirmiş bir toplum üretebiliriz, kim bilir. Bilim tarihinden ya da bir biyografiden bir sayfalık farkındalık bile insanı sıradanlık yolundan çıkarmaya yetebilir, kimi zaman. Eksikleriyle kusurlarıyla, bu güzel hizmetin için teşekkürler TÜBİTAK.

  Aklıma tek kanallı TRT günleri geldi. Olayı çözüp, kazancı gören müteşebbis ruhun radyo televizyon yayıncılığındaki tekeli kırmak ve kendilerine kanuni bir koridor açabilmek için kullandıkları en önemli malzeme "yayın özgürlüğü ile sağlanacak demokrasi" idi. 

  Peki ya "bilim özgürlüğü ile sağlanacak gelişme, gerçek bağımsızlık, asıl gurur duyulası demokrasinin besin kaynağı refah" ? Pek ses yok. Ben duyamıyorum, ya siz? Demekki bilim yazım çizmekte gelir görmüyorlar. Belki sadece magazin yayınlarından oluşan dergiciliklerine "bu kadar da olmaz" dedirtmemek için olacak, birkaç uluslararası popüler bilim dergisinin Türkçe versiyonlarını basarak durumu idare ediyorlar. Belliki bilim yazamayacaklarından, özgün bir içerikle sürükleyici olamayacaklarından endişe ediyorlar. 

  Bir elin parmak sayısını bile bulmayan birkaç özel popüler bilim yayıncılığı girişimini söylememem hak yemek olur. Özellikle bildiğim birisi varki çok uzun yıllardır yayın hayatında. Lakin bilimi avama indirgeme hususunda havanda su dövüyor gibiler. Mükemmelliğiniz, karşınızdakinin sizi anladığı orandadır. Siz okuyan "yahu, bilim de ne menem şeymiş" deyip korkarak kaçmamalı. 

  Bunca paparazzi medyanın içinde halk diliyle popüler bilim yayıncılığına teveccüh edecek birisi olsa, önce ben gönüllü yazmak isterdim ama halen lüks bir rüya gibi, demlenmesi gereken bir düşünce hala, atı alan Üsküdar'ı çoktan geçse bile. 

  Umutvar olunmalı, umutlar korunmalı. İyi gelişmeler alkışlanmalı, yanlışlar eleştirilmeli. Bir de taşın altına el koyanlardan olup, topluma karşı sorumluluklarınızın bilinciyle hareket ettiniz mi gerisi kaymaklı ekmek kadayıfı gibi leziz olur.

Cem TURAN

11 Ekim 2014 Cumartesi

MUTLULUK OYUNU


  Doğada saf altın, saf bakır hatta saf su olmadığı gibi saf mutluluk da yoktur. Mutluluk, olaylar karşısında elde edilen şartların karışım oranlarından duyulan memnuniyeti gösteren bir katsayıdır aslında. Dolayısıyla bu katsayının tavan yapmasını ummanın bizâtihi kendisi bir mutsuzluk nedenidir. Bizler mutlu olmak için yaşamayız, mutluluk yaşadıklarımızın bizde uyandırdığı akistir, sonuçtur. Tarih salt mutluluk dolu ütopyaların peşinde koşma yolunda heba olmuş hayatlarla doludur. 
...


  Hayata farklı, özgün gözlüklerle bakarız hepimiz. Bu nedenle bazı okurların katılmasını ummadığım, farklı bir yorum getirmek istiyorum mutluluk adına: 

  İnsana dünyada en çok eşlik eden ruh hali mutluluktan çok hüzündür. Sabah akşam kahkahası eksik olmayan mizaç sahipleri vardır etrafınızda. Onlar saf mutluluk yaşadıkları için değil, hüzün kaynağını görmezden gelmelerine olanak veren maskeleme işini uygulayabildiklerinden katıla katıla hemen her konuda gülerler. Bütün bu hale tezat; acıyı en derinden yaşayanlar, genellikle komedyenlerdir. Buhran ve acılarla dolu, ölümlerinden sonra duyulan hikayeleri şaşırtır insanları. Örneğin; Ağustos 2014'te Oscar ödülü sahibi Amerikalı bir komedyen olan Robin Williams'ın intiharı ile sarsıldı dünya. Çocukluğumun bayan kahkahası merhume Adile Naşit'ti. Komedi ve ortaoyunu piri Münir Özkul, merhumlar Gazanfer Özcan ve Nejat Uygur var daha sırada. 

  İşin aslı, hüzünle yaşamak insan için seçilmiş bir haldir. Çünkü hüzündür, insanı pişirip olgunlaştıran. Eski büyüklerin çilehaneleri vardı, inzivaya çekildikleri. Kuran'ı hiç keyifli bir edayla okuyanı gördünüz mü? Çünkü hüzünle inmiştir, hüzünle okunması evlâdır. Din hüzündür, kalbin pasını silen hüzün. Mutluluk budalası olmak yerine, sorunlarla başa çıkabilme dirayetini kazanmak için çaba göstermeli insan. Eğitimin bir ana amacı tam da bu olsa gerek

Cem TURAN

8 Ekim 2014 Çarşamba

BİR BALON İÇİNDE YAŞAMAK: AKADEMİK İMAJ VE MÜHENDİSLİK EĞİTİMİ

  Markaların insanların tüketim alışkanlıklarının manipule edilmesindeki önemli yeri, su götürmez bir gerçektir, şüphesiz. Doğrudan tüketicinin psikolojik algısına yönelik çalışan, ekonomi dünyasının bu katıksız icadı sadece ticari piyasaları değil eğitimden uluslararası diplomasiye hatta sivil toplum kuruluşlarından dini gruplara kadar geniş bir alanda içimize nüfuz etmiş durumda. Hayır amaçlı (!) dernekler ve vakıflar bile diğer emsallerine göre fark atmak, bilinirliğini artırmak, uluslararası olmak, daha fazla bağış toplamak için markalaşmaktan geri kalmıyor.


  Diğerleri konumuz değil ama eğitimde markalaşmanın gözardı edilen yan etkilerine sık tanık oluyorum üniversitelerde. Sadece üniversitelerde de değil, bugün kamu ve özel sektör ilk ve orta öğretim kurumları kendi içlerinde ciddi bir rekabet halindeler ve giderek daha sofistik markalaşma metodları keşfedip uygulamaya koyma çabasından vazgeçmiyorlar.

  Öğretimde marka bağımlılığı öyle sınır tanımaz ve eskiden gelen bir sosyolojik sorun ki, mezunlarının bilinçaltında üniversitelerinin adı mesleki öğrenim alanlarının ne olduğundan ve bu konuda alınan eğitimin vasfından daha öncelikli yer tutuyor gibi görünüyor. "Ben şu üniversite mezunuyum" diyebilmek, "ben şu bölüm mezunuyum ve yeteneklerim şunlardır" demenin önüne geçiyor, çoğu kez. Oysa yetişmiş bir insanın kendi meziyetlerinden, üretebileceklerinden daha çok, bir üniversitenin tabelası ardına sığınması özgüven eksikliğinin bir tezahürü de olabilir mi?


  Çok sık karşılaştığım bir bakış tarzı: Göze kestirilen bir üniversitede herhangi bir mühendislik okumak. Ya da üniversiteye giriş sınavında tercih formunu "ortaya bir karışık" anlayışıyla doldurup aynı kağıda mühendislik, tıp, hukuk, İngiliz dili ve edebiyatı gibi biri yerde biri gökte, biri doğudaysa diğeri batıda bölümleri bir üniversiteye girme uğruna yazıvermek... Ne de çok ilgi alanı olabiliyormuş kimilerinin, meğer. Marka hastalığımız üniversite tercihlerine de yansıyor. Ne okuduğumuz, hangi branşta derinleştiğimiz kimin umurunda? Gözünü üniversitelerin neonlarla yazılmış isimleri bürümüş insanlar, dernekler kurup mezunlar günleri düzenleyerek markaya aidiyeti perçinlemek gereksinimi duyuyorlar çünkü üniversitelerinin markası gurur duyacakları bir değer ifade ediyor ya da öyle olması umuluyor. Peki ya meslekten duyulan, seçilen bölümden duyulan gurur ve o mesleğe karşı hissedilen aidiyet duygusu? Genetik, elektrik, bilgisayar, orman, gıda, inşaat mühendisliklerinden temel hendese (hesap kitap) bilgileri dışında neleri ortak olabilir? Meslek seçmek üniversite seçmenin nasıl gerisinde kalabilir?

  Hocalarda ve üniversitelerin kurumsal bakışlarında bile görürsünüz bu hastalığı: "Bizden almadığın dersi tekrar almalısın, diğer üniversiteler bizim kadar iyi öğretemez". Tam anlamıyla megalomanca bir anlayış, kendini darı ambarında görmek, pompayla şişirilmiş öz ego patlaması. İş mülakatlarında üzülerek tanık olduğum, hazin değişmez tablodur, yeni mezunların şişirilmiş ego balonlarının sönmesi. Beyinleri öyle yıkanmıştır ki genellikle havada kapılmaları garantidir rüyasını yaşarlar, kapı gibi üniversite markaları var! Üzgünüm ama yok öyle bir şey. 

  İnsanları içi boş etiketlerle damgalayıp, hipnozla olmadığı gibi gösterenler ve kendini böyle görenlere sormak gerek, uluslararası bilimsel ve akademik endeksin neresindeler. Hemen söyleyeyim, esameleri okunmaz. Bilmem kaç yüzüncü sıraya zaman zaman kaynak yapanları görürseniz bilinki bilimsel yayın sayısına göre yapılan değerlendirmeler de rasyonel değildir. Akademik yayınların niceliğinden çok niteliğidir aslolan. Halen intihalin cirit attığı, hayata memuri gözlüklerle bakan, idealizm ve inovasyon ruhu nedir, bilmeyen insanlardan çıkan her makaleye dünyayı bir adım daha ileri götürecek bilimsel yayın gözüyle bakmanın ne kadar doğru olabileceğini, takdirinize bırakıyorum. 


  Size bir sır vermek istiyorum: Asıl gerçek eğitim aşk ve idealle yapılandır. Teknolojik oyuncaklarla dolu sınıflar değil, kandilin titrek ışığında, sadelik içinde, hoca ile öğrenci ilişkisinin kutsiyetinde gizlidir, eğitimin başarısı. Bu tanıma göre abartılı teferruatla doldurulmuş bir batı üniversitesinden çok daha vasıflı ve verimli olabilir, doğunun yeni kurulan üniversitesi. Buna İstanbul'da hayata gözünü açıp İstanbul okulları ve üniversitelerinde okumuş birisi olarak yürekten inanıyorum. Yeterki bilgiyle aşka düşmüş insanlar bir araya gelsin ve inansınlar. İşte bilim orada ürer. Çünkü ilim önce kendini, içindeki sesi dinleyebilmeyi gerektirir ve bunu sağlayacak ortamın dinginliğine, patırtı dolu koşturmaca fırsat tanımaz. Önce müstakbel mesleğinizi seçmelisiniz, bırakın sanal detayları. İlim Çin'de olsa gitmeli, değil mi? 

  Dürüst olun kendinize, neyin peşindesiniz: Gönlünüzde yatan aslan olan mesleğinizi size öğretecek bilimin mi yoksa üzerinde bilmem ne üniversitesi yazan bir kağıt parçasının mı? Meslek üzerinize giyip ömür boyu çıkarmamanız gereken bir elbisedir. Sebat etmeli, iyi ve kötü günde onu hep özenle giyeceğinize söz vermelisiniz yoksa mesleğiniz sizi hiçbir yere götürmez. 


  Mesleğiniz, yaparken ölmeyi dileyecek kadar çok sevmedikçe size ait değildir ve siz de ona. Sanal kalkanların ardına saklanmaya gerek yok, mesleğiniz ve siz yetersiniz. Teknik insan olmak, bambaşka bir şey, dünyanın bile yörüngesinden çıkmamak için kullandığı tekniği düşününce. Sözüm elbette tüm yüksek öğrenim camiasına ama en çok mühendislik ve diğer teknik alanlarda öğrenim görenlere. Çünkü onlar dünyanın zembereğini kurup boşaltmaya adaylar, dağları söküp yeniden takmaya... Özgür olmalılar ve özgün. Kendilerine inanmalılar, kuru imajlara değil. Değerleri içlerinde yaşattıkları olmalı, şişirilmiş balonlar değil.

  Bilimsel gelişim profesyonel imaj üreticiliğinden değil, amatör ruhla, inançla, aşkla "hadi, yapalım" demekten geçer. Nerede sinerji ürer, orada bilimin yüzü güler. Yüreklerde ideal olmadan, öne bir hedef koymadan amfileri, şatafatlı sınıfları doldurup boşaltmak, bencillikle ve diploma hatırına hafızlık yapmak yanında çorak bir Anadolu bozkırında, mütevazi imkanlarla fakat inanç, sevgi, paylaşım dolu kalplerle sınıflarını aşklarının, umutlarının, ideallerinin ateşiyle ısıtanlar ne de çok şanslılar, bir bilseler.

  Ve bir not: İdealist bir devlet okulu öğretmeninin ya da üniversite öğretim görevlisinin eline, nedense imaja fazlaca bulanmış on özel kolej veya üniversite mensubunun su dökemeyeceğine fazlaca inanıyorum. Belki gözlemlerimden, yaşadıklarımdan, araştırmalardan etkileniyorum ama belki de boş bir zan sadece. Ya sizce?

Cem TURAN