26 Ağustos 2014 Salı

ÖYKÜ: DAVUT PAŞA'NIN EMANETİ


  Yer; Yıldız Teknik Üniversitesi’nin Davutpaşa yerleşkesi: Bir zamanlar Osmanlı Ordusu’na kışlalık yapan güzide bir mekan. Vakit; gecenin ilerleyen bir saati. 

  Güvenlik görevlilerinin artık aşina olduğu gibi; Orhan akşamın geceyle buluşmasına sayılı dakikaların kaldığı bir vakitte, kampüsün kapısından aceleyle giriş yapmıştı. Orhan bunu, kafasında yapmak istediklerinin verdiği sıkıntı ayyuka çıkıp uykusunu alıp götürdüğü zamanlarda yapmaktan geri kalmaz, soluğu fakültedeki odasında alırdı. Zifiri orman karanlığındaki biricik bir ateş böceği gibi, koskoca kampüste odasında yaktığı ışık, penceresinden küçük ama geceyi yarmaya yeter hareler yayardı bahçeye.

  Çiçeği burnunda bir asistandı, Orhan. Üniversitede görev yaptığı ilk yarıyılını henüz tamamlamıştı ama sanki emekliliğine gün sayan kelli felli hocalar gibi hissedecek kadar benimsemişti okulunu. Duygusal bir bağ kurmuştu bu binayla, adeta evi gibi bilmişti; gündüz bin telaşın yaşandığı, geceleri ise kulakları sağır edecek kadar sessizliğin vınıltısını yayan bu mekanı.

  Tipik bir Anadolu çocuğuydu, Orhan. Kara, hafif kıvırcığa çalan kısa saçlarıyla altında, aynı porselen takımının parçasıymış gibi uyumla yay çizen kaşları, görende pek de hormonlu market mutfağından beslenmediği izlenimini uyandıran, kan damlarcasına sağlıklı, hafif dolgun yanakları üzerinde, kanatlarını açarak havada asaletle süzülen kırlangıç kuşuna benzer, değişik ama asla yabana atılamayacak bir anlam yüklüyorlardı yüzüne.

  Çalışkandı; üniversiteyi Ankara’da birinci olarak bitirmiş, Yıldız’a da ilk sıradan girmişti ama Orhan’a sorulduğunda, bunun hiç de önemi olmadığını hatta aldığı mühendislik eğitiminde içine sinmeyen çok şey olduğunu söylerdi. Ona göre mühendislik; ezberlemeyi kaldırmaz, yorumun ise olmazsa olmaz olduğu çok özel bir alandı. Konu ne olursa olsun, “Bilmiyorum!” dememeliydi, bir teknik insan: Bildikleri ile anlamlı bir yorum ve tahminde bulunabilmeli hatta tıkanınca “destekli atabilmeliydi” kendince. Halbuki; dönüp geçmişe baktığında, artık hatırında yer tutmayan ne de çok şey ezberlemek zorunda kalmıştı, bugüne dek.

  Ocak ayının karla karışık soğuğunda, duman duman nefesini havaya savura savura, oldukça geniş kampüsün içinden fakültesine doğru, sanki akademik formasyona sahiplermiş gibi imalı imalı kendisine bakar halde ansızın karşısına çıkan köpeklerle karşılaşmaktan haz etmediğinden olacak, koşar adım yokuşu tırmandı ve daha emin bulduğundan her zaman tercih ettiği yemekhane yoluna girdi. Kafasında, günlerdir bir çıkış yolu bulamamaktan dolayı ruhuna darlık veren projesini bu gece bitirebileceğine kendini inandırmaya çalışan telkinler uçuşurken, gözleri yol boyunca sıralanmış eğitim binalarının pencerelerini yokluyor, içinden umutsuzca “uykuda, uykuda, uykuda…” diye sayıyordu. Neler vermezdi, bir pencerenin önünden geçerken “uyanık!” demek için. “Hani; bilim zaman, mekan dinlemezdi? Bunca pencereden hepsinin mi sahibi uyuttu odalarını, kendisi gibi çözüm bekleyen soruların hepsini bitirdiler mi, mesai saatiyle birlikte?” diye hayıflandığı bir anda, hiç âdeti olmasa da birden yoldan çıkmış halde, orta bahçede buldu kendini.

  Orta bahçe, etrafı Osmanlı zamanında, kışla olarak kullanılmış, tarihi taş binalarla çevrelenmiş, içinde, geceleri daha bir heybetli duran çok sayıda ağacın serpiştirilmiş halde bulunduğu hoş bir yerdi. Neyseki; etrafı aydınlatan lambalı direkler vardı, aksi halde; tam tepeye çöreklenmiş ayın sahne spotu gibi yere düşürdüğü ışıktan cüsseli gölgeler kazanarak çıkan çam ağaçları Orhan’ın içine ürküntü salmak için yeterliydi.

  Yol boyunca kendini oyalamak için giriştiği, uykuda pencere sayma işini, orta bahçenin gece bile güzel görüntüsü ile tam unutmaya meyletmişken, Orhan yanlışlıkla bir şeyi ezecekmiş refleksiyle birdenbire duruverdi. Görünürde hiçbir şey yoktu; okula gitmekten vazgeçip geri dönmeyi düşünüyor olamazdı. Böyle karar değişiklikleri, Orhan gibi inatçı kişiliklere göre değildi: Hiç üşenmemiş ve soğuk gecede yine kalkıp gelmişti.

  Tempolu, hızlı yürüyüşünü aniden kesen duruşunun nedeni çok geçmeden anlaşıldı: Orta bahçedeki, ay ışığını bölen bir ağacın gölgesi tam olarak bastığı güzergahtan geçerek, alanın ortası sayılabilecek bir konumdaki, etrafı demir çitlerle çevrili çukurlukta son buluyordu. Garip olan ve Orhan’ı durduran ise; bu gölgenin olması gerektiği gibi bir karartı değil, ışıl ışıl parlayan bir ışık hüzmesi gibi olmasıydı. Böyle olmamalıydı, bir gariplik vardı. En azından, bilim öyle diyordu.

  Genç asistan etrafa bakındı, bu parlak ışıklı desen gölgesinin mantıklı bir açıklaması mutlaka olmalıydı. Fakat; nafile, bulamadı. ”Tam da Fen Fakültesi’nin önünde fennin, fiziğin hezimete uğradığı bir an yaşıyorum!” diyerek kendisine eğlence çıkarmış çocuk keyfini kattığı bir gülüş patlattı, mırıltı halinde. Yerde uzayan giden şekle alıcı edayla baktığında, göze benzediğini fark etti.

  “Himm, sanki uçan daire gibi… Yok yok, kalınca mum gibi… Anladım, göze benziyor… ” diye aklına gelen ve gördüğü şekle tercüman olabilecek ne varsa sayıp durdu, bir çırpıda. Sonunda; birden, ne kadar uzun takılıp kaldığını düşünerek “saçmalama Orhan!” diye kendisini bir güzel azarlayacakken, birdenbire aklına İstanbul’a yeni geldiğinde arkadaşlarının götürdükleri, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün Anadolu yakasındaki Otağepe isimli yer aklına geldi. Orada gördüğünün hala etkisindeydi, böyle gizemli konular oldum olası ilgisini çekerdi, genç bilim adamının.

  “Otağtepe!” dedi. “Orada da iki ağaç birbirine hiç kimsenin müdahalesi olmadan sarılmış ve Fatih Sultan Mehmet’in meşhur şahlanmış at üstündeki figürü olmuşlardı. Ağaçların kendisi yerine yerdeki gölgesine bakan ziyaretçiler, sanki Fatih yanlarındaymış gibi heyecana kapılıyorlardı…”

  Yola devam etmek için daha bir adım atmıştıki, geçmekte olduğu ak gölgeye bir kez daha baktı. “Ben bunu biliyorum, Dâd harfi bu, Dâd!” dedi. ”Bak, üstünde nokta da var, Arapça’daki Dâd harfi bu. Tıpkı Davutpaşa’nın Da’sı gibi!”

  Gerçekten de Orhan’ın tahmini doğruydu, ağacın nurani beyazlıktaki gölgesi, hergün önünden belki de sayısız insanın ne olduğunu merak etmeden geçtikleri, etrafı demirden korkuluklarla örülü, kesme taşlardan basamaklarla bir muammaya inen, orta bahçedeki çukurluğun üzerinde Arapça, dâd harfini çok berrak bir şekilde resmediyordu.

  Orhan’ın ağzından dökülen “…bu bir dâd…” kelimeleri sanki sırlı bir kapıyı aralamıştıki, birden bire çukurluk tümüyle aydınlandı ve heybetli bir ses “Sefa verdin meclis-i irfâna, bilim için uykusuz gözlerin hatırına, gel ve gir Dâr’ül hayrâta!” dizelerini, her biri yüreği titreyen bir bam teli kılacak kadar ustaca bir vurgulama ile söyleyiverdi. Orhan şaşkındı, korkmuştu, titriyordu. Karşılaştığı durum gerçek miydi yoksa arkadaşlarının, meslektaşlarının pek çoğunun derin uykuya daldığı ya da eğlencesinde, istirahatinde olduğu bu gecenin, ilerleyen bu dem saatlerinin üzerine çöreklendirdiği yorgunluk sonucu gördüğü bir ayaküstü hayal miydi, ayırt edemiyordu.

  Sonunda cesaretini toplayıp, çukura doğru yöneldi. Kimseler girmesin diye asma kilit vurulmuş demir, dizi ile beli arasında bir yüksekliğe sahip korkulukların üzerinden aşarak çukurun derinliğine inen basamaklardan ilkinin üzerine varmıştı bile. Adeta kendini hipnoz eden, o tılsımlı ses beyit beyit, davet eden ve karşı konulamayacak kadar ruha nakşeden sözlerine devam ediyordu. Basamakların sonunda onu, yakası kürklü ama gösterişten uzak sadelikte bir kaftan ve başının etrafını defalarca dönen bir beyaz kuşağın uçlarının iki yandan omuzlarının üzerine düştüğü, fazlaca uzun olmayan, alacalı bir sakala sahip, yaşlıca bir adam bekliyordu.

  “Gel, ey komşu. Biz de seni bekliyorduk, üzerimize yapılan ilim mektebinin kutlu âzâsı, gel buyur dostlar meclisine…” diyerek davetini yineledi kapının başında durup, yüzüne bir daha bakmazsan sanki kahrolacakmışsın gibi nurlu yüzün sahibi.

  Kekelemeyle karışık, çok da anlaşılmayan, daha çok mırıltı kokan bir renkte, “Peki ama siz kimsiniz?” diyebilmeyi başarabilmişti, Orhan. “Ben Dâvud!” dedi baştan ayağa beyazlara bürülü adam.

  Davut mu? Davut da kimdi? Orhan yaşadığı olayın inanılmaz sarsıcılığından bir an sıyrılıp “Yoo, yine bir ak sakallı dede hikayesi mi?” diye mırıldandı, zamaneliğini hatırlayıp hınzırlaşan bir çocuk edasıyla. Sonra silkelendi yeniden, akıbeti meçhul bir olayın birden bire öznesi olduğunun farkına varıp korkusu bir kat daha arttı. Davut, Davut, Davut… Hangi Davut olabilirdi, karşısında dikilen, ete kemiğe bürünmüş bu şahsiyet. Adam Orhan’ın endişelerini sezinlemiş ve “Ben Dâvud, senin Davutpaşa diye bildiğin bu mekânın hamisiyim.”

  “Hoppalaaa, buyrun buradan yakın!” diye geçirdi içinden Orhan. Tarih adına, okul hayatı boyunca öğrendiği ne varsa hızlandırılmış bir film şeridi gibi zihninden geçiyordu o an. Sonra birden her şey durdu. “Evet yaa!” dedi, delile götürecek ipucunu yakalamış bir dedektif edasıyla.

  İstanbul bir tepeler şehriydi; Nurtepe, Tepeüstü, Kartaltepe, Gültepe… İstanbul, aynı zamanda kapılar şehriydi: Topkapı, Edirnekapı, Silivrikapı, Çatladıkapı… Bahçeler diyârıydı bu koca kent: Hasbahçe, Hoşbahçe, Dolmabahçe… Peki, ya başka?

  Bir de paşalar medeniyetiydi İstanbul. Adeta parsel parsel bölüşmüşlerdi güzelden anlayan paşalar, adına yazılan şiirlerin haddi hududu olmayan bu emsalsiz iki kıta gerdanını: Mahmutpaşa, Küçükmustafapaşa, Kocamustafapaşa, HalilRıfatpaşa… Ve tabiki Davutpaşa!

  Tarihe meraklıydı Orhan. Teknik insanlarda pek de görülmeyen şekilde, ayak bastığı taşlar ya da dokunduğu bir cami duvarının taşına yüzyıllar önce de kendisi gibi birilerinin bastığı, dokunduğu düşüncesiyle bazen yolda giderken durup bakakalır, bir gün kendisinin de o an düşündükleri gibi tarih olacağını düşünür ve hüzünle heyecan karışık farklı hisler, uçurup götürmeyi başarırlardı onu. Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi’nde okumuştu önceleri. Gerçi, bazıları Evliya Çelebi’yi hayal gücü kuvvetli, uçuk birisi olarak tanımlasa da Orhan için bir idoldü Çelebi ve yazdıklarına, son kelimesine kadar itibar ederdi. Orada okumuştu: İstanbul’un fethinden sonra, dönemin padişahı Fatih Sultan Mehmet savaş ganimeti olarak, fethettikleri İstanbul’un muhtelif beldelerini, savaşta yararlılık gösteren paşalarına dağıtmıştı. Paşalar bu bölgelerde hem mülkiyet hakkına sahiplerdi hem de idari olarak bölgelerinden sorumluydular. Böylece bu koca şehrin yönetimi zaafa uğratılmadan sağlanmış oluyordu.

  “Akıllıca!” dedi Orhan ve gözkapaklarını yerden kaldırıp gözlerini yeniden karşısındaki ibretlik şahsiyete dikti. “Siz, siz, siz… Siz Davut Paşasınız, buraların hamisi!” dedi. “Estağfurullah! Bizimkisi sadece emanetçilik. Ne mutluki, bu vakte kadar emaneti yanlış bir ele vermedik. Neler geldi geçti şu mahalden, ne aşklar yaşandı, ne cenkler edildi, bir bilsen. En son Devlet-i Âlîyye’de ordumuza yurtluk eyledi. Lakin hiçbiri, şu anki gurur ve bahtiyarlığımıza vesile kılmadı hâllerini.”

  Neydi acaba o hâl? Kendini birden gurur duyulacak bir dünyanın mühim bir temsilcisi olarak gördü. Koltukları hafif kabardı, yorgunluktan kamburlaşan omurgasını dikleştirdi. “Yoksa… Yoksa çağdaşlarımı bu kadar yerden yere vurmakla hata mı ettim, baksana, ecdâd bizden razıymış, tepelerine gelip şu kampüsü yapmış olmamızdan dolayı neredeyse elimi öpecekler.” Sonra yeniden su koyuverdi mağrur hali. Tapası çıkmış şamriyel gibi birden foslayıp yeniden, neredeyse parantez çizen kambur haline döndü. “Yok canım, okulu yaptık da neye yarar, akşam beşte ışıkları sönüp bilimi durdurduktan sonra!” diye mırıldanarak yine hafif depresif ruh haline büründü.

  Kapıdaki sohbetin daha fazla uzamasını istemeyip, içeride ne olduğu konusundaki merak ateşini bir an evvel söndürme güdüsüyle olacak, içeriye doğru hamle yaptı ve Davut Paşa da ona refakat etti. İçerideki manzara gerçekten görülmeye değerdi. Nar gibi; kapıda bir tane olan bu paşa görünümlü insandan onlarcasını, kapıdan içeri girince öbek öbek kümelenmiş, hummalı bir şekilde çalışırken buldu. Davut Paşa uzaktan takdim etti her birini: “Bu zât İbrahim Müteferrika, bu Ali Çelebi, bu Hazerfan Ahmet….” İbn-i Sinâ yı da kendisi tanımıştı, Orhan. “Kitaplarda resmedilenden daha yakışıklıymışsınız.” diye latife yapmaktan da geri durmadı.

  Davut Paşa, ansızın elinden tutup çekiştirerek beni geniş kemerli bir odanın köşesinde elinde divit, gevrek sarı kağıtlara koklar gibi eğik, bağdaş kurmuş halde bir şeyler yazan bir başka kimsenin yan minderine çöreklendirdi Orhan’ı ve “misafirin geldi” dedikten sonra ayrıldı odadan.

  Diğerlerine göre biraz daha çelimsiz gözüken adamcağız, hiçbir şey olmamışçasına önce diviti okka ili buluşturdu yeniden, sonra Orhan’a yakın gözünün üzerindeki koyu siyah kaşını yukarı kaldırarak, anlık çekim yapan bir fotoğraf makinesi gibi bakıp yeniden indirdi gözünün perdesini.

  “Sefalar getirdin Orhan!” diyerek belini doğrulttu. Adını biliyordu ve sanki daha önceden ahbaplıkları varmış gibi rahat davranıyordu. Orhan cetvel yutmuş gibi kaskatı, hareketsiz bir şekilde adama bakıyor, nereden ne şekilde tanıyor olabileceğini anlamaya çalışıyordu.

  Sessizlik yine adamın sesi ile yarıldı: “Benim adım İsmail. Abudülaziz İsmail bin Razzaz.” Orhan kesinlikle emindi, ne böyle bir isim duymuş ne de böyle bir adamın resmini görmüştü daha önce.

- Beni nereden tanıyorsunuz?

- Meslektaşlar birbirini tanır. Ben de bir mühendisim. Eb’ul İz de derler bana. Karaaslan’ın torunu, hükümdar Eb’ul Feth Mahmut’a tabi olarak Artukoğulları sarayında görev yaptım. Bugün sizlerin hala üzerinde çalıştığınız oyuncaklar gibilerini tasarladım. Tek farkla; 1200’lerde elektrik olmadığından benimkiler su ve mekanik mekanizmalarla çalışıyorlardı.

- Suyla mı?

- Evet, şaşırma o kadar. Su da elektrik kadar güçlü bir enerji kaynağıdır, eğer mühendisçe bakarsan.

- Peki ama adımı nasıl biliyorsunuz?

- İşte teknik insanların en büyük hastalığı. Her şeyi teroik olarak ilişkilendirmeye, sayılarla ifade edilebilir olmaya zorları hep. Halbuki, hayatta henüz insanın ölemediği başka enerji türleri de vardır.

- Yani benim adım size malum oldu, öyle mi?

- Öyle diyelim, aslında her şey senin duan ile oldu.

- Dua mı? Nasıl bir dua, ben sizinle ilgili bir dua bile edemem, çünkü sizi tanımıyorum.

- Şu uzun zamandır çalıştığın ama bir türlü sonunu getiremediğin projen. Projenin üzerinde nice geceler sabahladın, değil mi? Kâh umutvar oldun, güldün kâh yeise düştün.

  Orhan başını önüne eğdi sükut ederek:

- Dün sehere yakın, bitap bir halde masanın üzerine yığılmıştın. Terin ve gayretin duanın fiili kısmıydı. İşler hiç de iyi gitmediği için ağlamaya başladın, hıçkırıklara boğuldun derin uykudayken umum. Değil mi?

  Mahçup bir eda ile Orhan başını sallar gibi yaptı:

- Evet. İnsanın kendini çaresiz hissetmesi ne acı. Tüm bildiklerimi unutmuş gibiydim.

- Derya gibi ilim içinde katre kadar etmediğin düşüncesi. İyi yoldasın, bu ilmi pişiren düşüncedir.

- Sonra?

- İşte o ağlamaların ve niyazın ise kavli duan idi. Ve şimdi huzuruna çıkmaya memur olarak karşındayım.

- Estağfurullah, ne memuru? Ben kim, size amir olmak kim?

- Hakikat hiç de öyle değil. İlim, Hazreti Zülcelal’in sadece dileyene verdiği çok özel bir hazinedir. Dilemek de öyle kuru kuru olmaz. Sen gibi ter dökecek ve sen gibi salihane yakaracakki ihlası anlaşılsın. Eh, öylesine de, değil ben, âlem-i cihan memur olsa yeridir.

  Orhan iyiden iyiye duygu duvarları arasında savruluyordu. Az önce korku ve heyecan duvarındaydı, sonra mahçubiyete vurdu. Şimdi ise gurur, umut karışımı birşeyin duvarına adeta çarpılmıştı.

- Yani bana yardım mı edeceksiniz?

  Eb’ul iz latifeli bir şekilde devam etti:

- Eğer referanslarımı beğenir, beni işe alırsan.

- Aman Allahım, ne desem bilmiyorum. Ben bunu hak edecek ne yaptım?

- Sen en güzelini yapıyorsun: İlmi insanlık için diliyor, onlara hayırlı bir şeyler kazandırmanın endişesini yüreğinde duyuyorsun. İlmi kariyerin, etiketin için istemiyorsun. Bu bile seni çok kıymetli kılar.

- Evet, sizlerin gayretinizi bu topraklarda devam ettiremediğimiz için çok üzülüyorum, ne olur affedin, haklarınızı helal edin.

- İçindeki aşkı alevlendirecek işlere imza attıkça hakkımız sana ve sen gibi ilminin zekatını ödemekte gayretlilere helal olsun! Ben Şırnak, Cizre’liyim. Oralardı bilimin deryası 1200’lerde.

- Cizre mi? Benim çocukluğum oradan gelen can yakan haberlerle işlendi, hatırıma hemen onlar geldi.

  Bu kez Eb’ul İz, memleketinin adının böyle anılmasına üzülerek boynunu büktü ama fazla sürmedi:

- Yok değil, öyle bir yer hiç değil! Cevher çamura düşse yine cevher. Silince yine parıldar.

- Haklısın, buna ben de inanıyorum. Allah insanı öyle güzel yaratmışki, yeterki istemeyegörsün; dağı bağ, cehaleti âlimliğe çevirir, çorak bozkır gülistan olur.

- Hay ağzını öpeyim, ne güzel de söyledin. İlim önce kendini bilmektir. Mum olup etrafı aydınlatabilmek, bunun telaşını duyabilmektir. İlim ehlinin suya sabuna dokunmama lüksü yoktur. Aklının ve ilminin yettiği her alanda gayret içinde olmalı.

- Ben sizi hatırladım şimdi, bir kitapta okumuştum. Hükümdara otomatik abdest alma robotu, sarayda siyafet sofralarına servis yapan robotlar.. Bunlar sizin eseriniz değil mi?

- Eyvallah, bukunları hükümdarım emriyle tek tek el yazmamda topladım.

- Biliyorum... Lakin o el yazmalarını sayfa sayfa yırtıp Almanya’ya kaçırdıklarını da okudum. Bırakın ilminize varis olmayı, eserinize emanetçi bile olamadık.

- Neyse, gel şu projeni bir açıver bana...

...

  O gece, orada öğrendiklerinden anladıki; bilim hiç durmazdı. Bilim adamlığı bir meslek değil, bir yaşam şekliydi. Eğitimle desteklenirdi ama asıl nüvesini belki de doğuştan gelen kişisel özelliklerden alırdı. Ertesi sabah baktığında sessizliğe gömülü, etrafı korkuluklarla çevrili, orta bahçedeki o çukurdan geçilen odada soluduğu, insanlık tarihinden bu yana pişirilen bilimin kokusu, ciğerlerinin derinliklerine kadar inmişti. Oradaki insanların hiçbiri, toprak üzerindeki fakültelerde, eksikliklerinden her daim şikayetçi olduğu imkanlara sahip değillerdi. İlkel düzeneklerle insanlığa çığır açacak buluşlara imza atmışlardı. Asıl gurur duyulacak şey, buydu ve kendisinin şikayetçi olduğu güya olumsuzluklar, o insanların imkansızlıkları karşısında ne de şatafatlı şeylerdi. Kendinden utandı Orhan, hem kendisi hem de çağdaşı olan, ağız dolusu ünvana sahip olup, bilimi mâşuk olarak görmemiş, aşkının ateşine düşmemiş, bilimi insanlara fayda verebilmek telaşıyla yaşamamış, yaşatmamış, öğrencilerine ezberleyip yutan hafız muamelesi yapmaktan öte, idealler uğruna yaşamak güdüsünü vermek gibi bir derdi bulunmayan meslektaşları adına.

  Ve o günden sonra her fırsat bulduğunda, daha çok koşup geldi üniversiteye. Proje beklemezdi, tamamlamanın huzuru her şeyden önemliydi. Böyle geçti yılları, Orhan’ın ve öğretim üyesi olduktan sonra da bu geleneği, alışkanlığı öğrencilerine aşıladı. Şimdilerde ise geceleri bir başka güzel oluyor kampüs. Ateş böcekleri gibi yanan pencerelerin ardında gece gündüz maşukunu arıyorlar bilim aşıkları.

  Artık Davutpaşa’nın semasında geceleri sadece ağaçlara gölge veren bir ay yok. Artık tüm ihtişamıyla ışık saçan, beyaz gölgelerini yeryüzüne düşüren bir kocaman yıldız her gece aya eşlik ediyor.

Cem TURAN

Ocak, 2013

25 Ağustos 2014 Pazartesi

YAVAŞÇA ÖLDÜREN ZEHİRDİR, ENDÜSTRİYEL GIDA


  Tepki süresi ne kadar da önemli? İnsanların ortasına girip bir silahla anında öldürüne seri katil, vahşi, insanlık dışı diyoruz.

  Fakat aynı akıbeti zamana yayan, daha çok kazanç uğruna kimyasal oyunlarını, bozuk ve içeriği bilinmez karışımları dünya genelinde insanlara "enjekte" edip adım adım ölüme ve obeziteye götürenleri "başarı hikayesi" olarak anıyor modern iş ve pazarlama kitapları.

  Devletler ise bu güzel yatırımları ülkelerine çektikleri için mutlu ve gururlu. Onlar günübirlik ekonomik parametreler olarak toplumu okuyup, sonra da sosyal güvenlik sistemlerinin iki yakası kavuşmayan, yüksek sağlık giderlerinden şikayet ededursunlar aslında neden oldukları kültürel bir dünüşüm oldu: Agrasif ilerleyen, çok kötü huylu, onkolojik bir ur gibi, "fastfood" denen illet saplandı sinelere.

  Ne yiyorsak, oyuz: İster gıda, ister bilgi.

  İkisi de hem şifa hem zehir: Biri maddi diğeri manevi.

  Tercihlerimizdir genellikle, belirleyen akıbetimizi.

  Umursamazlık ise en büyük hastalık ve hepsinden tehlikeli.

  Başarılı birey olmak, umursamaktır: Başarılı ebeveyn olmak, kötüden alıkoymak, korumaktır. Başarılı bilim insanı olmak ne pahasına olursa olsun, doğruyu savunmaktır, insan tarafını tutmaktır.

  Ve başarılı devlet olmak ise basiretle, geleceği görmek, ekonomik tablolara üç kuruş katkı verecek diye nesillerinin batacağı bir bataklığa sinek taşımamaktır, "dur" diyebilmektir bağımlıklıklara, gerçek kültürleri toprağa gömen, ikame olan emitasyon "ticari zeka" uydurmalarına.

  Devlet, marketlere ne zaman uğruyor, çarşı pazar ne zaman geziyor? Aromalı, tadlandırıcılı, koruyuculu, kimya deposu, şaibeli jelatinli, glikoz ve fruktoz şurubuna bulanmış, gıdaymış gibi duran kitle imha silahlarıyla donanmış rafların ne zaman farkına varacak? İşte o gün, insanına değer verdiğini denetim ve yaptırımları ile doğru düzgün gösterdiği vakit, gerçekten büyük ve medeni bir ülkenin devleti olacak.

  Son yıllarda beni de gurura sevk eden, ısrarlı sigara bıraktırma ve yıldırma kampanyalarının ardında devletin yüksek kanser faturalarını azaltmaktan başka, insanını korumaya çalışan ulvi bir güdü var ise şayet, o güdünün beslenmenin ve kültürel varlığın her aşamasında kendini göstermesini ne de çok dilerim.

Cem Turan

23 Ağustos 2014 Cumartesi

BAKİ KALAN KUBBEDE HOŞ SEDA OLABİLMEK

 Hayat, başı ve sonu belirli bir yolculuktur ki ring seferi olmanın gereği, hiç durmayan bir otobüsle yapılır. Aradaki istasyonlarda karşılaşılanlara verilecek tepkiler, molalarda alınan yolluklardır, sonunda terazinin kefesine yüklenecek olan. Dilese de  hiçbir insan bebek kalamayacağı gibi, yolculuğu bitmeden otobüsten de inemez şüphesiz. Denildiği gibi; ne bir an önce ne bir an sonradır, yolculuğun bitişi: Şaşmaz bir zaman çizelgesine göre olur otobüsün hareketi.


 Ve tüm gaye; yolcunun ineceği yerde perona yanaştığında otobüs, bebeklik dönemi kadar dağılmamış, kirlenmemiş, eldekilerden de olmamış bir şekilde ve fakat yolculuğa devam edeceklere çam sakızı çoban armağanı, kendinden bir ikramda bulunarak,  başı dik bir şekilde ayağını yere basabilmek; kendini huzurla toprağa bırakıvermektir, belki de.

Cem TURAN

22 Ağustos 2014 Cuma

BİR AKADEMİSYENİN ANATOMİSİ: FOTOJENİK OLMAK

Bugün, koca bir öğleden öncesi, gıda güvenliği ve sağlık konularında uzman bir profesör ile sohbet etme imkanı buldum. Konu döndü dolaştı, kameraları seven profesörlere geldi. Hani, şu diyetler öneren, "onu yemeyin kanser yapar, bunu içmeyin kısmetiniz kapanır" diye insanın içine darlık veren, bir o yandan bir bu yandan vurup duran sevgili, sayın hocalarımız. Dolayısıyla, benim hassas olduğum sulara girilmiş olarak, bu yazının hazırlanması konusunda tetikleyici oldu.


Biliyorum, benim hocalarım meşhur olmaz, olmak da isteyeni şükürki, ben tanımadım henüz. Çünkü umuma göre, tatsız tuzsuz bir konudur bilgisayarlar, bilişim ve enformasyon. Kimilerine göre öcü gibi bir şeydir, kargacık burgacık devrelerden oluşan elimizden, masamızdan, cebimizden eksik etmediklerimiz hakkında gerçekleri öğrenmek. Nasıl çalıştığı ile değil, ne yaptığı ve ne kadar sahibine imaj kattığı ile daha yakından ilgiliyizdir, hepsi bu.

Oysa bazı branşlar varki, eğer şirazesi kaçarsa bilimden çok şov sanatına döner birden ve eğer insan buna da yatkınsa bir sonraki spotları ve kamerayı üzerinde göreceği anı beklemede sabırsız davranabilir. Doğrusu kolay bir iş de değildir, insanların teveccüh göstermeye aşırı istekli oldukları alanlarda tribünlere oynamadan, eğip bükmeden, dosdoğru, sadece bilimin gösterdiğini işaret etmek.

Çünkü insanlar sansasyonları, spekülasyonları sever. Gazetecilerin dediği gibi; köpek insanı ısırırsa haber olmaz belki ama tam tersini yapabilen fenomen olur, kamera yıldızı olur.

Peki hangi alanlardır, yoldan çıkaran, kışkırtıcı bir şekilde sahne ışıklarının sarhoşluğuna iten bilim matadorlarını?

Başında sağlık gelir elbet. Bir onkolog çıkıp "şunu yemeyin" dedi mi vay o yiyeceğin haline. Operatör doktor olmak bile yeter, "şunu yersen sırım gibi olursun, incecik belin olur" deyip kitleleri saran bir dalgalanma üretmek için. Kendinize güveniyorsanız, adınızı koyduğunuz diyetler yayınlarsınız. İnanın, insanlar indirilmiş bir vahiy gibi mukaddes kabul eder. İki satır kitap okutamadığım teyzeler, ablalar hatim üstüne hatim eder kür listelerini, kutsal emanet gibi saklar ve çok muteber gördüğü, bu büyük kıymeti hak ettiğini düşündüğü eşine dostuna ikram eder.


Son yıllarda bunun örneklerini çokça gördük. İsminin başında Dr. olan niceleri sırayla şifalı ot cumhuriyetleri kurup holdingleşmediler mi? Adım başı franchise dağıtarak mağazalar zincirleri kurduklarını görmediniz mi? Hatta içlerinden biri geçtiğimiz seçimlerde, bildiğim kadarıyla milletvekili adayı da oldu da halk "yok artık, o kadar da değil" demiş olacak, seçilemedi maalesef.

Sağlık kadar revaçta olan, bir başka bölüm gıda ve beslenme ile ilgili branşlar. Tıpkı sağlık gibi, bu konuları da yakından takip eden ve sağlıkla özdeşleştirip bir anayasa gibi uygulayan çok büyük sayıda bayanlar ve giderek artan sayıda beyler kitlesi var.

Sabah kuşaklarında son yıllarda sağlık programlarının adından çokça söz ettirmesine şaşmamak gerek. Öyle arada bir televizyonda gözükmekle olmayacak, kurumsallaşmak gerek: Daha çok gözüküp daha çok insanları şaşırtan söylemde bulunmak, olmazsa olmazı. Doğru bildiğimiz yanlışlarımız ne de çokmuş meğer, adeta yaşamamız bir mucizeymiş, bu dehşetcengiz bilgileri hocalarımız bahşetmeden önce.

Bu, basın işletmecileri için de bulunmaz bir nimet, daha çok ilgi ve daha çok reklam geliri demek olduğundan, ölümsüzlüğün reçetesi açıklanacak gibi, aralara bolca da "bekleyin, az sonra!" eklerler. İşte size şov dünyası!

Geri dönüşü müthiş olur: Sağlıkçıların muayenehaneleri dolup taşar, ücretleri birden beşe katlanır. Kitapları yok satar. Kim demiş marka üretmeyi bilmiyoruz, diye!



Kamera ve spot sevgisi bizde biraz genetik galiba. Yurtdışında daimi olarak çalışan bazı isim yapmış Türk doktorlardan da değme şovmene taş çıkartacak performanslar izler tüm dünya.

Özellikle 1999 Marmara depreminden sonra kalıcı surette popülerleşen ve adeta tıp profesörleriyle kıran kırana bir rantsal rekabete tutuşan "deprem uzmanı" jeofizikçilerimizi de unutmamak gerek.

Toplumların yaşadığı bazı olaylar veya yatkınlıkları kimi konulara aşırı hassas ve ilgili olmalarını sağlıyor sanırım. Sanki ülkenin geriye kalanının bir hükmü yokmuş gibi, Marmara civarında küçük bir sallantı gerçekleşse bile, neredeyse "kadrolu" diyebileceğim deprem profesörleri kanallara dağılıp masanın arkasındaki sandalyede yerlerini alıverirler hemen. Ellerinde çubuklar, haritalar açılır, "aha da şurası, kırıldı kırılacak.." kabili iddiaları bir anda gündemi yerinden hoplatırlar. Yaşasın tribünler!


O da yetmez, rakip kanalın kadrolu jeofizik profesörüne çubuk ekrandan sallanır, "utanmıyor musun sen, oradan fay may geçmiyor, aha da fay na, burada; ayağımı bastığım yerde!" diyerek ters kroşe veya üçlü salto ile puan almaya çalışılır.

Lakin hiçbir jeofizik hocası "Tarihi hesapladım, üç vakte kadar Marmara yıkılacak!" diyenler kadar bu aziz milletin gönlünde taht kurmamıştır. Oturup o gün beklenir sabırla.

Hatırlarsanız, yakın bir geçmişte, Maya takvimin rakamları tükenince, "kıyamet kopacak" diye bekleşmişti bütün dünya hatta kimileri "kıyamete cennet gibi yerlerde girmek için" tropik adalara hücum etmişti.

Yine hatırlayanlarınız vardır, bir dönem fenomen olan Ayşe Özgün programlarını. Toplumu söyledikleriyle epey çalkalayan ve halen zaman zaman artçı tartışmalarının hortladığı eski dekan bir ilahiyat profesörü ile din bilimlerinin temsilcileri de aldı sihirli kutudaki yerini, fazlasıyla.

Ne günlerdi onlar, her programda değişmeyen, kadrolu stüdyo seyircileri sırasıyla sayın profesöre sorular sorar, sordukları sorudan dolayı önce bir güzel afiyetle, haşlanırlardı. Bundan da tuhaf şekilde haz alırdı seyirci: "Hoca beni azarladı, tamam artık cennetliğim!" Yahu, bilse size neden sorsun ki bilmediği için azarlıyorsunuz? Soru soranı azarlayacaksanız neden yanıtlamak üzere ekrandasınız? Tuhaf bir tezatlar yumağı...

Sonra, sayın ilahiyat profesörünün yine insanı dumura uğratacak bir bomba çıkışı tüm bildiklerimizi alt üst ederdi. Meğer ne de çok şeyi yanlış (!) biliyormuşuz biz... Yıllar süren bu olağanüstü ekran birlikteliğinin ardından, kıyamet tarihini tahmin edenler, Kuran'daki harfler üzerinden aritmetik geliştirenler, yıldızlardan önümüzdeki yılın şampiyonunu çıkaranlar... Ne ararsanız gördü, televizyon denen ışıklı kutu.

İlahiyat dünyası televizyonu ve sahneleri sevdi: Rivayete göre, akademisyen bir hoca efendinin Ramazan ayı mesaisi karşılığı trilyona yaklaşan bir gelir elde ettiği söylencelerinden, akademik olmasa da biraz ucundan siyer kitapları ezberleyen eski belediye memurlarına kadar, kameralara poz vermek isteyen ne de çok kimse varmış, meğer.

Bir de psikologlar zümresi vardır, başımızda taşıdığımız 2.2 kilogramlık lop eti nasıl yönetmemiz gerektiği konusunda yine sansasyonel ve dinleyene "aa, öyle miymişim?" dedirtecek sözlerden sakınmayan hocalardır, genellikle. Biraz tehlikelidirler çünkü insan neye inanırsa kendine öyle muamele eder. Dolayısı ile agnostik (bilinmezci) bir yaklaşımla ele alınması gereken bir alanı öjenizm kokan, mekanik, "aha da beynimizin şurasını kesip buraya yapıştırıyoruz" gibi akılları dumura uğratan ama seyirciyi şaşırtıp alkış toplayan örnekleri de sık ağırlar, televizyon ekranı ve kültür merkezlerinin sahneleri.Sormak gerek, davranışsal genetik ya da en azından şizofreninin net sebep-sonuç ilişkilerini.

Bulanık olan konular hep iyi zeminler olmuştur, şaşırtan ve ün sahibi eden iddia yağmurları için: Sosyal bilimler ise bunun membağıdır. Sözgelimi; siyasi bilimleri ele alalım: Her an spotları üzerinize çekebilmenin envai çeşit yolu, emrinize amadedir. Mesela seçim veya benzeri bir olay olmadan önce yuvarlak, genel, hatları belli olamayan sözler edersiniz ama aslında her ihtimale dokunursunuz. Olay gerçekleştikten sonra da yine huzurlara çıkar "ben zaten söylemiştim" diye gururla salınırsınız.

Vaktiyle, bir ekonomi profesörünün Türk ve dünya ekonomisi hakkında bir konferansına katılmıştım. İçimden "ekonomik literatürü anlamam, analiz parametrelerini yorumlamayı geliştirmem için büyük bir fırsat" olduğunu düşünerek oturduğum koltuktan, boşa zaman harcamışlığın pişmanlığı ve hayal kırıklığı duyguları ile ayrıldım. Çünkü saatler, perdeye yansıtılmış, radikal şekilde aşağıya giden ve Avrupa ekonomisini gösteren bir ok ile adeta bir füze rampası gibi dikilen ve perdeyi delip tavana saplanırcasına karşımda duran, Türkiye ekonomisini gösterdiğini sayın profesörün ağzından hatim ettiğim bir grafikle geçti, başka da hiçbir şey yok! Bütün konferans "bu grafik hiç değişmez, bundan sonra hep böyle gider" diyen "profesör" ünvanlı bir bilim insanı!

Ben gibi, dinleyicilerden bir bayanın aklına da gelmiş olacak, söz alarak "hocam, bilim mevcut kriterlere göre yorum yapmak, şüpheci pozisyonda kalmak değil midir? Gelecek hakkında bu kadar iddialı olmak yerine değişebileceğini de hesaba katmak ve ona göre tedbirler almak, önermek değil midir ekonomistlerin görevi?.." diye sormasıyla birlikte hiddete gark olan hoca ne dese beğenirsiniz: "Sen (!) satanist misin, görmüyor musun, asla değişmeyecek bu!". Aynı dilek, inançları paylaşmama rağmen buz gibi soğudum, desem yeridir.

Fanatizmin bilimselliğin fersah fersah önünde olduğu, yağdanlık olmanın şuursuzca dibine inmiş, uç bir örnek olduğunu kabul ediyorum ama yaşandı, tanık olanlara ve en azından bana çok acı verdi. Çünkü ünvanları taşımakla o ünvanlara haiz kişiliklere sahip olmak ne de farklı şeymiş, gösterdi.

Oysa seçkin bir bilim insanı yaranma, dalkavukluk güdüleriyle değil şüphecilik ve olumsuzluk ihtimalleri üzerinden senaryolanıp, onlar üzerinde çalışıp üreterek ülkesine hizmet eder. Geleceğe dair fal bakıp dalkavukluk yapmak ise özellikle bilimsel sıfatı olan bir kişinin ülkesine yapabileceği en kötü cürüm olmalı; yöneticileri rehavete, yanılgılara sürükleyen.

Belki yanlış düşünüyorum ama bir bilim insanının yerinin gerçeğin peşinde koşan insanlarla birlikte olması beklenir. Ufuk, idealler ve bilim aşkı açısından tam bir rehber olması umulur. Bireysel olarak hem bu zümreler içinde geleceği aydınlatmaya çalışan bir araştırmacı kişilik olmasını hem de daha da gür ve inançlı yeni aydınlanmacıların yetişmesini dert edinmesini dilemeyi, kendimde hak görüyorum.

Eskiden sayısı çok az olan bilimsel yayınların artması için kamu iradesi büyük tazyikte bulunuyor, haklı olarak. Teşvik edici kaynaklar, ödüllendirme sistemleri üretmeye çalışıyor. Görünüşe göre sayı artıyor ama nitelik olarak bakıldığında aynı şeyleri söyleyebilir miyiz, endişelerim var. Bundan ötürü hala patent ve icatlar konusunda çok gerideyiz, bilimsel tespit ve yayın ihraç etmekte, referans olmakta çok gerilerdeyiz.

Çünkü eforumuzu bilimden çok bilimin atfettiği ünvanlarla şov yapıp kişisel beka üretmekle harcıyoruz. Oysa madam Curie olabilecek, bilim için o fedakarlıkları gösterebilecek yüreklilikte bilim insanlarına muhtacız. Rosalind Franklin gibi, 1950'lerin Amerikası'nda kadın olmasından dolayı itilip kakılıp, DNA görsel keşfinin üzerine başkaları konarak bir güzel Nobel ödülü alsalar bile, ısrarla bilim yapmaya devam eden dirayette bilim aşıklarına ihtiyacı var bu ülkenin.

Franklin'in adını yazdırdığı altın harflerin yanında bir televizyon şovmeni olmak, kadın programlarının kadrolu kimyager profesörü veya bilmem ne kürü öneren kozmik arınmacı profesörü olmanın, yarının anılmayanlarının, hatırlanmayanlarının namzetliği anlamına geleceğini görmek, hiç de zor değil.

Gözünü sevdiğim insanoğlu kendine sürekli yeni kurtarıcılar, sözlerine inanmak istediği insanlar uydurup durur. Tıpkı elinde oyuncağıyla mutlu çocuk gibi. Belki de hiç büyüyemediğimizden, oyuncak satanlar, elinde şeker bizi kandırmak isteyenler de eksik olmaz.

Tıpkı sanatçılar gibi bilim insanlarının da mayasında vardır, çalışmalarıyla takdir edilmek, ödüllendirilmek ve alkışlanmak. Lakin bunu bilim çevrelerinde, ait ve ilgili olduğu kamusal bilim organizasyonları içinde gerçekleştirmeli, rol çalarak avama belki de kesinliği şaibeli bilgiler paylaşmamalıdır. "Şu tarihte deprem olacak" diyen hoca, sonrasında nasıl insanların yüzüne bakabilir, anlamakta güçlük çekiyorum.

Çünkü bilim onurlu, doğruların peşinde koşma işidir. Kanıtlanmış bir çalışma sonucudurki; bir bireyi bilim insanı olmaya iten hem genetik faktörler hem de çevresel etkenler vardır. Gençleri bilimle uğraşmaya özendirmeliyiz ama bu daveti ün sahibi olmak için değil, hayat bulmacasında bir taşı yerine oturtmanın onuruna ortak olmak için yapmalıyız. "Oku!" diyene "bulduk" demek için.

Bugün görüştüğüm profesör ile bunların ilgisi ne derseniz; uzun uzun "fotojenik" meslektaşlarının beyanlarını dinledim ondan. Hijyen için, kutu sütler için, kanser için söylenenler hakkındaki düşüncelerini. Bir ifade ile bitirdi sözünü:

"Hepsi yalan! Yalan söylüyorlar..."

Sahi, bunca kavga duman arasında, hangi sütün faydalı ve zararsız olduğunu, adı gibi net bilen var mı: Kutu süt mü, açık süt mü? Eğer şimdilerdeki ekran profesörlerinin dediği gibi açık sütse asıl süt, vaktiyle kamu eliyle yürütülen, Hülya Koçyiğit'in de oynatıldığı "Kutu süt için" kampanyaları da neydi? Yok, eğer kutu sütse ab-ı hayat gibi şifanın membağı, kamu bilincini yerle yeksan eden bunca demeci verdirecek kadar meydanı boş bırakan devletin denetim kurumları nerede?

Anlamlı ve modern bir toplumda,  sıfatı ne olursa olsun, hiçkimsenin kamu belleğini bulandırmaya, koyun gibi bir yerlere doğru "kışkışlamaya" hakkı olmamalıdır. Bilim çevreleri, söyleyecekleri sözü kendi aralarında olgunlaştırmalı ve kamu konusunda idari sorumluluk taşıyan kurumlara iletmeli, tek bir ses ile kamu bilgilendirmesi sağlanmalıdır.

Yumurta yemek faydalı mıdır yoksa zararlı mı: Bunda bile konsensüse varamamış bir bilim zümresi, pişmemiş bir yemeği servise kalkan lokantacıdan başka birşey değildirki aslında.

Didaktik, kirlenmemiş ve içi boş olmayan edebiyatı ben de sevenlerdenim. Sık sık söyleme ihtiyacı duyulan bir atasözü ile perde kapansın:

"Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri".

Cem Turan

19 Ağustos 2014 Salı

NEDEN YAZIYORUM VE KONUŞUYORUM?

Yıllardır şu felsefeye inandım: Dünyanın neresinde ve kim olursanız olun, bugün yaşıyor olmanız, geleceğin neslinin ve dünyasının şekillenmesinde sizi sorumlu kılar. Tıpkı bugünün dünyasının, geçmişte yaşayanların eseri olması gibi.

Değişik bir dönemden geçiyor dünya: Herşeyin çok hızlıca yaşandığı ve tüketildiği. Önceki yüzyılda belki onlarca yılı alan bir gelişme şimdi günübirlik, sıradanlar arasında sayılıyor. Hemen hergün, geçmişte devrim kabul edilen gelişmeler oluyor.

Bu hızlı tempo içinde, medeniyetin tanımını atlıyoruz. Daha fazla teknolojiye boğulmayı, daha fazla tüketip daha fazla kazanç için koşturmayı, daha lüks içinde yaşamayı, medeniyet olarak algılar olduk. Oysa medeniyet insanın ta kendisidir.

Bunca teknolojik gelişmenin bize, sosyal yaşamımız için daha fazla zaman üretip insanlığımızı doya doya yaşamak imkanını vermesi gerekirken bizleri giderek mekanikleştiren, bir yerlere yetişme telaşı içinde sürekli koşturan, materyal dünyanın biçtiği rol gereği sürekli tüketen, tükettiğiyle anlam bulduğunu düşünen ve tükettikçe borçlar altına giren, girdikçe faturalar için yaşayan ve daha fazla çalışmak için koşturan, kazandıkça daha da fazlasını tüketme girdabına düşen canlılar haline geldik.

Mental yetenekleri artırmak için var gücümüzle çalışırken, birer yarış atı gibi, ebeveynleri tatmin etmek için sınavdan sınava savrulan çocukların ruhi, manevi, duygusal dünyasını görmezden geldik. Sonuçta dijital insanına giden, geri dönülmez yolun eşiğine geldik. Bilgisayarlar hayatımıza kolaylık katacakken, biz insanlar dijitalleştik, kapasitemizi Byte cinsinden ölçer olduk.
Oysa insan eşreftir, mükemmel bir tasarımın, halen hakkında çok az şey bildiğimiz gizem dolu bir eseridir.



Bilgisayar alanındaki teknik üniversite mühendisliğim ve diğer teknik tüm vasıflarıma tezat, yıllardır insanları insanlara hatırlatan seminerler verdim, makale ve yazılar kaleme aldım. Gençlik benim herşeyim; ideliast, inançlı ve şuurlu olmasını, herşeyden önce kendisine tevdi edilen "İkra=Oku!" emr-i ilahisine yaraşır yetişmesini, hayata geliş nedenlerini sorgulmasını arzu ediyorum.

Her ne kadar insanın varoluşsallığına dair bu konular ilahiyat, psikoloji, felsefe, sosyoloji gibi sosyal bilimlerin tekelinde bugüne kadar gelmiş olsa da ben meslektaşlarımın belki de tek örneği olarak uzun yıllardır insanı tariflemeye çalışıyorum:

Nasılki, bir köprü veya bir uçak yapılmadan önce birebir küçültülmüş bir kopyası, modeli üretilip teste tabi tutulursa, yıllar içinde derinleştikçe inandımki; bilgisayar denen cihaz insanın düşünsel fonksiyonlarının birer modellemesidir. Dolayısıyla; beynin ve beyni etkileyen mekanizmaların birer numunesidir. İnsan alemin bir modeli, bilgisayar bilimleri ise insanın düşünsel bir prototipidir. O halde, bu nazarla baktığınızda; algınızı zorlayacak kadar engin bir alemi ve insanı irdelemek konusunda bilgisayar bilimlerinin de söyleyecek çok sözü vardır.

İşte yıllardan beridir, gerek profesyonel iş yaşamımda gerekse davet aldığım sosyal ve akademik camiada seminerlerimin temel konusudur, insan. Herhalde meslek zümrem arasında türümün tek örneği olarak, insana yönelik attığım her adım, beni daha da insana ve onu var edene hayran bırakan bir tasavvuf yolunu aralamıştır.

Yıllar yılı bize biçilen "üretmeyen bir pazar olma" sıfatını terk edebilmek için idealleri ve hayalleri olan, "ben de yapabilirim" inancına sahip gençler üretmek durumundayız ve bu konuda tablo çok pembe değil; yapılması gereken çok iş var.

Anlatımda en etkili yöntemin hal dili olduğuna inandım: Memleket deyince ışıldayan gözlerim, idealizm ve yarına olan inanç dendiğinde titreyen sesim, inanıyorumki söylediklerimden ziyade dinleyenlere tesir ediyorki, seminerlerden çok güzel tepkiler aldık şimdiye kadar.


Hep genç nüfusumuzla övünüp dururuz yıllar yılı. Oysa bilinç, hayal gücü, ideal ve azimden yoksun bir gençlik yarının potansiyelini ortaya koymadan yaşlanmış koca bir toplum demektir. İnanmış, umutları yeşertilmiş ve buyrulduğu gibi; hayatı okumaya başlayan, soran ve sorgulayan, elindeki bilgiyle yetinmeyen bir gençlik bize şifadır.

Bilim tarihi de benimle ilgilidir, ister istemez. Hele hele pek kimse bilmese de dünyanın ilk robotu, bilgisayarın atası diyebileceğimiz sistemler 1200'lerde bu topraklarda yapılmışken.

İbn-i Sina'nın bir sözü beni hep yaralamış ve bir küpe olarak unutmayacağım ahdime dayanaklık etmiştir: "İlim ve sanat, ilgi görmediği toprakları terk eder."



Dönmek zorunda, gelmek zorunda ilim ve sanat yeniden: İşte o zaman yaşadığını hissedecek yeniden bu toplum, yeşerecek gerçekten bu topraklar, kalkacak yeniden mahcubiyetinden eğilmiş başlar. Buna yürekten inanıyorum ve bu inançtan beslenerek güç buluyorum.

Bu temenni ile saygılarımı sunuyorum ve teşekkür ediyorum. Yazmak kadar okumak da zor sanat ve ciddi bir fedakarlık bu koşturmaca dünyasının içinde. Umarım bir vaha, marina gibi kısa süreli de olsa sığınılacak bir dinlence mekanı olabilmiştir yazdıklarım.

Cem TURAN