16 Mayıs 2014 Cuma

ÖĞRETMENLİK HALDİR: MEMURİYET BAŞKA ÖĞRETMENLİK BAŞKA


Eskiden göbekli polisler vardı, köşe bucak Ramazan'da bile "çorba parası" adı altında rüşvetperestlik yapan. Ya bende yaş kemale erdi ya da polislik kurumunda çok şey değişti, şimdi polisleri pırıl pırıl, gencecik insanlar olarak görüyor, mutlu oluyorum.

Öğretmenlik aydınlanmak ve aydınlatmaktır herşeyden önce. Toplumun geleceği olan, kendisine emanet edilmiş öğrencilerin önünü tıkamak olmasa gerektir.

Memur olmak başka bir şey, öğretmen olmak başka. Okulda müdür veya idareci olmak başka birşey, kendine emanet edilen kitlesini, öğrencilerini geleceğe taşıyan lider olmak bambaşka...

2023 Türkiye’sinin önündeki en büyük engel de belki de bu ayrımı yapmamaktır. Öğretilmişlik eğitilmişlik demek değildir. Toplumumuzun yaşadığı sorunların temelinde eğitilmemiş öğretilmişlik olgusu yatmaktadır. Eğitilimişliğin en temel göstergesi ise duyarlı olmaktır.

Öğretmenlik kurumundaki arınma biraz daha sürecek gibi. Yer yer bağnazlığa varan tutumlar sergileyen, tesbih sallayarak salına salına yürüyen, yeni adına ne söylense rahatını kaçıracak, eski köye yeni adet getiren muamelesi yapıp "Yassah gardaşım" demekten geri durmayan, öğrencilere ne reel bir hayrı dokunan ne de dokunduran, düşmana "öğretmen" diye gösterip geri çekmelik kişilikler halen var ve belki bir nesil daha emareleri olacak.

Yeni nesil öğretmenlere bakıldığında ise içimden "öğretmenliğin okuldan geçilerek olunamayacak bir meslek" olduğunu söylemek geliyor. Öğretmenlik bir haldir, doğuştan gelen bir nüve akademik bir fanusla bezenmeliki ilmin inovatif sinerjisi üresin.

Öğretmenlik sürahiliktir; önünde dizili bardaklara doldurmak için. Tabi doldurmak için de dolmuş olmak gerek.

Anlattığım bu hususların farkında ve içine düşmemeyi dert edinen tüm öğretmenlerin eteğinden dökülen tozun peşindeyim her daim ve ellerinden hürmeten öperim. Velevki henüz mezun, çiçeği burnunda, benden çok genç yaşta olsunlar.

Bazılarınız için teknik olmasından ötürü, anlamsız gelebilir aşağıdakiler, üzülmeyin:

"Toplum Byte ise öğretmen en anlamlı bitidir. (MSB) "

"Toplum bir canlı organizma ise, öğretmen embriyonik kök hücredir"

Tercümesi şu:

"Lambası patlamış deniz feneri etrafını aydınlatamaz. Deniz feneri yanmaz ise hiçbir gemi yön bulamaz."

Cem TURAN

VURDUMDUYMAZLIK BÜYÜK HASTALIĞIMIZ


İlginçliklerim çoktur benim. Bazen bir yol dönemecinde durur, göz ucuyla önümden geçen arabaları ve sürücülerden kaçının kemer taktığını sayarım, on dakika. Bugün de bir ara böyle yaptım. Sonuç ise yine canımı sıktı, çok azını emniyet kemeri takılıyken gördüm.

Neden? Çünkü durduğum yer polis denetiminden uzak. Çünkü duran benim, bir polis değil. Benim köşe başında durmamın kim için ne anlamı var, kaldırımı işgalden başka?

Çünkü kemer, takılırsa polis için takılır.

Motosikletliler gördüm çokça yolda. Kask takana aşk olsun. O da ne, ne fuzuli bir şey. İçleri rahat cengaver gibi motosikletlilerin. Arabalar arasından S harfleri çize çize geliyorlar.

Öyle ya, kask da takılırsa polis için takılır. Bu yüzden, acil servislerin müdavimlerindendir, motosiklet sürücüleri.

Polis kayıtlarına göre pek çoğumuz kapımızı kilitlemeden çıkıyormuşuz makul zamanda döneceksek. Oysa hırsız efendi için kilitsiz bir kapıya "açıl susam" demek sayılı saniye. Hırsızın hiç bize uğrayacağını sanmayız ve öyle rahatızdır, kapıyı vurup çıkarız hergün okuduğumuz, dinlediğimiz onca hırsızlık olayına rağmen.

Tabi ya, onca insan varken hırsız kapınızı neden çalsın?

1999 Depremi sonrasında gördüğüm manzaralar belki hatırımdan hiç çıkmayacak. İstanbul, Avcılar'dayım bir ara. Otoyolun iki yamacında sayısını kestiremediğim enkazlar ve üzerinde dolaşan, ne yapacağını bilmez insanlar. Bugün gibi yetişmiş kurtarma ekipleri pek olmadığından iyi niyetle, yıkıntı içindekileri kurtarmak istiyorlar. Bundan enkaz üzerinde biçare dolaşımları. Oysa onlar her adım attıklarında daha da derinlere indirdikleri moloz tozlarıyla aşağıda bir umut kurtulmayı bekleyen nicesini boğuyorlar. Ucu ucuna dengede durarak yaşam boşlukları oluşturmuş beton parçaları yanlış bir hamleyle, üzerinde hesapsız kitapsız patlayan balyoz darbeleri ve dünya dolusu insanın ağırlığıyla kayabiliyorlar, nicesi için son yaşam koridorunu da imha ediyorlar. Bilmeden ve fakat uyarıları da dikkate almadan.

Öyle ya, ağır trafik kazasından karga tulumba çıkarılan yaralıyı, kırığını, çıkığını, omuriliğini, iç kanamasını önemsemeden alıp götüren yardımsever halkım yine işbaşında ve yardım için herşey mübah, öldürmek bile.

Ve bir vakit sonra yine Avcılar'dayım. Yıkıntılar kaldırılıyor artık. Ama asıl sorun yıkılmamış gibi gözüken ağır yaralı, derin çatlaklı binalar. Bir tanesinin altında büyük bir hipermarket var. Ne mi yapıyorlar? Binanın çatlaklarını sıvayıp, kamufle etmeye çalışıyorlar. Muhtemelen denetimden binayı kurtarmak için.

Öyle ya, fizik kurallarına uymak için ensemizde devletin, polisin nefesini; cezasını hissetmek isteriz.

....

Hergün gazetelerin iç sayfalarını kaplayan kaza, bela, musibet haberlerinin kahramanlarının hepsi istisnasız, "bana birşey olmaz" diyorlardı o gün ama oldu işte.

Olunca bir kez olur, ikinci bir şans çoğu kez yoktur.

Ve Soma... Söylemek istemiyorum, yorum yapmak, sebep-sonuç analizlerinde bulunmak istemiyorum.

Tek bildiğim, vurdumduymazlık hastalığının ileri evrelerini yaşadığımız. Uzun yıllar önce AIDS hakkında yapılan bir televizyon röportajında mikrofonu karşısında bulanların çoğunun "Türk'e birşey olmaz!" ibretlik yorumlarını dün gibi hatırlarken, bir çırpıda onlarcasını sayabileceğim bu hastalığımızın başımıza açtığı dertleri görmekten devletçe ve milletçe bu kadar mı uzağız?

Her felaketten, kayıptan sonra olduğu gibi acısıyla yanan, dövünen, ağıtlar yakan insanlar... Umursamazlığımız acıyı çok mu sevmemizden yoksa can denen emaneti çok mu hakir görmemizden?

Yine elitler, aklı fikri bollar, konu kameralar önünde güzel sözler olunca mangalda kül bırakmayanlar resmi geçit yapacak ekranlarımızdan. Yine şatafatlı sözler edilecek. Yine devleti tek başına günah keçisi ilan edecek fanatik muhalifler. Devlet de bir vakit sonra başka gündem maddeleri ile unutturmaya çalışacak belki de bu olanları.

Oysa umursamazlık hastalığına, vurdumduymazlık illetine tutulmuşluğumuzla, "suçu olmayan var mı?" diye sormak gerek. Ama kişi, görmek istediği gibi görür ve kendini inandırır hatta çevresini de.

Kentsel dönüşümleri yapmak işin kolay yönü belki. Ya zihinsel, bilinçsel dönüşüm?

Kendimizi ve birbirimizi kandırmaktan vazgeçmeli. Yüreklerde şuur ve sevgi, akıl ve ellerde bilim ile yol bulmalı insan. "Oku!" denerek istenen böyle bir şey olmalı.

Öğrencimiz bile, öğretmeni görmüyorsa kopya çekmeyi mübah sayar, ekseriyetle. Öyle ya; ders hoca için çalışılır, sınavda geçmek için ter dökülür. Konu sınavdan önce "ezberlenir", sonrasında ise unutulur. Kaçınız vardır, kitapların yazdığı ya da öğretmeninin bir tespitine "ben öyle düşünmüyorum" deme cürretini gösterebilecek? Boynuzun kulağı geçmesi gerekliliğini dert edinebilecek? Oysa medeniyet tekamüldür, hatalarından ders almak, onları tekrarlamamak, her defasında kendini toplumun biraz daha aşmasına ön ayak olacak aydınlık beyinler üretebilmektir.

Japonya'nın eski büyükelçisinden dinlemiştim: "Kültürlerimiz çok yakın olmasına rağmen neden siz bu kadar gelişmişken biz geri kaldık?" sorusuna yanıtı çok açıktı: "Bir Japonca sözlüğü açıp bakarsanız, sizdeki 'boşver' kelimesinin karşılığının bizde olmadığını görebilirsiniz."

Yıllar yılı bizde körü körüne fanatikleri üreyen, gelişmişliğin, insan haklarının, özgürlüklerin güya vatanı, efsanevi yüksek standartların membağı Avrupa... Daha birkaç yüzyıl öncesinde elde balta, giyotin altına yollamadığı veya tehdit etmediği hiçbir aydının, bilim insanının olmadığı bu ülkelere ne oldu da böyle alıp yürüdüler? Ne bizden daha akıllılar ne genetik bir faktör var. Tek fark yine aynı: Vurdumduymaz olmamaları, olamamaları.

Sıkıntılı tespitler, biliyorum ama gerçeği acıtsa da söylemek, terennümle kendini kandıran insanlar topluluğu olmaktan çok daha hayırlıdır, düşüncesindeyim.

...

Dilerimki son olur, vurdumduymazlığımızın aldığı canlar... Bizler gibi umutları olan, hayalleri olan gencecik insanlardı onlar. Allah'tan hepsine rahmet dilerim.

Cem Turan

18 Nisan 2014 Cuma

İETT OTOBÜSLERİNDEKİ BİR BUÇUK KİŞİLİK KOLTUĞUN SIRRI


Lüks, klimalı odaların pencerelerinden boğaza yahut şimdilerin uydurması, rezidanslarla çevrili bahçedeki havuz denen içi su dolu çukura bakıp, cafcaflı makam araçlarından inmeden en az aynı konfordaki yüksek plazalardaki ofislerine gidip gelen, ayakkabıları tozdan nasibini almamış ve hatta gerçek toprağa basmamışlıktan hiç pürüzlenmemiş tabanlıklarla kazanılmaz, aydın olma makamı.

Aydınlık da, liderlik de, bilimsellik de, sanatçılık da iliklerine kadar halka karışmışlık gerektirir ki temel besini odur. Her kim halktan kopuk, insanlardan ve onların karşılaştıkları günübirlik olaylardan bihaber ise onun toplum adına üreteceği bir değer kalmamış demektir. Sakal ve at kuyruğu saç bırakmak, aynı karede bilmem kimle resim çektirmişlik değildir olgun ve erdemli bakmak.

Ekmeğin fiyatını, muhitinden geçen İETT otobüslerinin hat numaralarını bilmedikten ve İstanbul'un erguvan renkli otobüslerindeki bir kişiye büyük, iki kişiye dar gelen bir buçuk kişilik koltuklarının farkına varmayıp, sırrına dair yorum yapmadıktan sonra senin aydınlığın gaz yağı çoktan tükenmiş lüks lambasının karalar bağlamış fitili kadardır; kendini bile göstermez.

Eğer sen yönettiğin insan kadar o işe vakıf değilsen, alt katmanlarda işler nasıl döner, ne sıkıntılar yaşanır, bihaber isen ama ortada "ben profesyonelim canım, ne olsa idare ederim" diyor isen çobandan dahi eksisi olur yöneticiliğinin. Zaten yöneticilikle liderliğin aynı şeyler olduğunu kim söyledi?

İyi bir lider, bilim insanı, düşünce adamı, sanat erbabı, politikacı hayatı ta içinden okumalıdır ve bu hal geceyle gündüz kadar ayırır gerçeği ile "çakmasını".

Cem Turan

17 Nisan 2014 Perşembe

ROBOTLARA KARŞI İLK SKOR BENİM


Dün, Koreli bir robot firmasının Türkiye mümessillerinin sunumundaydım. Emek harcanarak hazırlanmış sunumu ilgi ve sabırla izledim. Gösterilen video'larda aile fertleri birbirini göremiyor, birbirlerine farklı zamanlarda robota bıraktıkları mesajları okuyorlar. Çocuk deseniz robotla hışır neşir, onun ekranından güya "eğitim" almakta, bakıcılık rolü de üstleniyor robot bir güzel. Telepresence denilen farklı bir tür robot ile okula işe gitmeyip, kendisi yerine robotu gönderebiliyor ve tüm bunlar gelişmişlik olarak vurgulanıyor...

Kısaca, yeterince malzeme verdiler bana. Söz alıp açtım ağzımı yumdum gözümü. Bir güzel bilişim sosyolojisi, insani değerlerin korunması gerekliliklerinden bahsettim. Şu anda bile insanların içine düştükleri tablet, telefon bağımlıklarından, gönüllü yoldan çıkma eğilimlerinden dem vurdum. Toplumun temel yapı taşı ailede bile iletişimin makinalar üzerinden olmasının, aile ve dolayısı ile toplum kurumunu sosyolojik olarak nasıl süratle yok oluşa sürüklediğinden bahsettim... Kısaca her zamanki ben gibi davrandım.

Bir şey demedikleri gibi korkarım genel müdürleri de dahil olmak üzere bana hak verdiler, kendi özel yaşamlarında da bu endişelere sahip olduklarını dile getirdiler.

Bir daha beni davet ederler mi, bilmiyorum ama ederlerse robotlara, hazmedilmemiş, sosyolojik yönleri düşünülmeden insanın bağımlı kılındığı teknolojilere karşı insanlığı savunmaya devam edeceğim elbet.

Cem TURAN

14 Nisan 2014 Pazartesi

İNSAN DOSTU TEKNOLOJİ Mİ, TEKNOLOJİ DOSTU İNSAN MI?

Özellikle gençlik başta olmak üzere toplumun her kesimi için, madalyonun öbür yüzündeki gerçekleri gösteren ve uyarıcı olan seminer içeriğinin akademik dünya tarafından beğeni görmesi, bir koltuğun dahi boş kalmamacasına yoğun ilgiyle karşılanmış olması beni çok mutlu etti. Herkese çok teşekkür ederim. Bunları anlatmak benim boynumun borcuydu, şimdi halka anlatma zamanı.