2 Ekim 2014 Perşembe

OKUMAK: NADİDE BAHÇELER TEPELERDE OLUR

  Bir film ancak görselleşebilen öğeleri içerir, izleyicinin hayal gücü dinlendirilir. Oysa bir kitap görselleştirmeyi okuyucunun beynine bırakır. Görebilmek dışındaki bütün duyularınıza hitap eder. Bir kitap içeriğini filminden izlemek, sahilde suyun tadına bakıp "yemeğin tuzunu fazla kaçırmışlar" demek kadar aslıyla alakadar fikir verir dinleyiciye. Asıl konu kitapta kalmıştır, çünkü. Kitap başka bir şeydir. Kağıt başka hiçbir şeye yakışmaz, yazıyla yakıştığı kadar. Kokusu ve hışırtısı bile cezbedicidir, dimağ tutkunu için. 


  Bahaneler türlü türlü, asıl dava; okumak emek ister, onu da herkes vermez. Yeni birşeyleri anlamaya çalışırken beyin, yorulur insan. Vücudumuzun günlük enerji tüketiminin dörtte birini, bu yüzden tek başına beyin yapar. 

  Çünkü öğrenmek güç ister, gayret ister. Ancak hemen söylemeli; en güzel çiçekler ayak ortası olmayan yerlerde kalır, belki yüksek tepelerin üzerinde. Çıkmayı göze almalı insan eğer muradı Cennet gibi bir manzara görmekse.Hiç gayret gerektirmeseydi, aydınlığın hükmü, değeri olur muydu?

  Bir gerçek: Bir kitabı okumak, okumak eyleminin en ilkel halidir aslında. Siz hiç bir insanı okumayı denediniz mi? Ya yerde koşuşturan karıncalara birkaç saat takılıp milimetrik dünyayı okumaya çalıştınız mı? Başınızı göğe kaldırıp, sanki aranızda akit varmış gibi yarın da aynı noktadan doğmasını umduğunuz güneşin, göz yüzünde yay çizerek yerdekilere, işlerini yapmaları için gün diye bir mühlet vermesini hiç düşünüp okudunuz mu?


  Okumak gerçekten zor görünür insana, eğer niyeti okumaya yoksa. Okuma yolculuğunda bir eşik vardır aslında; o eşikten önceki yeni yetişenler eğer sebat edip, ıkına sıkına okumakta dirayet gösterirlerse, yakınlarda bir gün eşiği geçecek ve artık okumadan yaşayamaz duruma gelecekler elbet. Sorup sorgulamadan, araştırmadan yaşamayı bir tür biyolojik asalaklık olarak kabul edecekler ve başları içindeki yaklaşık 2.2 kilogramlık beyinlerinin diyetini vermeye gönüllü olacaklar.

  Okumalı... Ne pahasına olursa olsun. Evde, otobüste, metroda, kırda, denizde, nerede olursa olsun okumalı. Hem kitaptan hem mahlukattan her daim okumalı.İnsan düşünmek için yaratılmış çok özel bir canlı. Okumak ise insan sistemine bilgi giriş yöntemi. Kendinizi kandırmayın, film seyrederek bu bilgiyi beyninize sağlamış olmazsınız. Zafiyetten kurtarmak gerek beyinleri.

Cem TURAN

27 Eylül 2014 Cumartesi

GERÇEK OLMAYAN DOĞRULAR VE MÜHENDİSLER

  Doğru, gerçeğin algılanmış formudur. Bu nedenle yalın değil, değişken oranlarda gerçeklik ve hata barındırır. Bu orandır yanılgımızı ele veren, gerçekten ne denli uzaklaştığımızı gösteren. O halde gerçek nedir? İşte o mutlak olandır, eski ifade ile hakikattir. 

  Ancak gerçekle aramızda var olan perdeler, bu saflığa doğrudan erişmekten bizi uzak kılsa da oyunun kuralının bu şekilde kurgulanmış olmasında da başka bir sırlı hakikat vardır. İşte, insandan beklenen budur: Okumak! İlk ilahi emir, yaşamın varlık nedenidir, okumak. Gerçekle aramızdaki perdeleri kaldırmak ciddi çaba ister ki bu da ancak okumakla mümkün olur. 

  Okumak, kitabın yüzüne bakmak değildir, bin türlü yolu var, şüphesiz. Bu gayretle elde edilen ganimettir, ilim. Ve ancak ilim arttıkça doğrularımızla gerçekler arasındaki açı küçülür, doğrular gerçeği yansıtabilir. Bilim bu felsefeyle, gerçeği aramak olmalıdır. Gerçek olma iddiasıyla ortaya atılan sadece tezlerdir genellikle ve akıbetlerinin bir başka tezle çürütülmek olması, doğal ve beklenendir. Bastığınız yer ve içinde yaşadığınız zaman da dahil olmak üzere, her doğru kabul ettiğinizin yanılgı olduğunu ispat edecektir gelecek.


  Hiçbir ip, ucu bir yere bağlanmadıkça anlamca fonksiyon içermez. İnsan da öyle, bilime bakarken, gerçek sanılan doğrularla uğraşı verirken ayağını sağlam bir zemine basması gerekir, düşmemek için. İnsanın algısı, göremediği bu gerçekliği hissedebilecek özelliklerle donanmıştır. Algı, şüphesiz salt beş duyu organımıza atfedilebilecek kadar sığ bir kavram değildir.


  İnsanların dogmaları ve zanları da iç benliklerinde doğrulaştırdıkları yanılgılarının temel nedenidir aslında. İnanç dendiğinde çoğunun aklına tek bir şey geliyor ve hemen bir kesim insan tarafından isyan bayrağı çekiliyor. Oysa inanç gayet insanidir, ayağınızı bastığınız toprak parçası ya da ölçümlerinizle karşılaştıracağınız referans noktasıdır, yol alabilmek için olması gerekendir.

  Nedir bilimsel inanç? "İşte burası sıfır noktası" demektir. Binanın temelinin oturduğu zemin demektir. Elektrikte nötr, fizikte kimyada 1 Atmosfer basınç demektir. Belki Pi sayısı ya da Avogadro veya Plank sabitidir, inancınızın zemini. İnanmak, eldeki bulgularla kazanılmış, doğruluğuna kanaat edilen yeni bir basamaktır, soyut düzlemde. Neyin doğruluğuna niye kanaat edeceğinize kimse karışamaz, bu çok özel bir ehliyettir, özel bir yetkidir insana verilmiş olan. Bakmayın siz etrafta pervasızlık edip, iki satır okumuşluğu olmadan bağnazlıkla şekilcilikle inanç simsarlığı yapanlara. 

  Bu taklitsel bir inançtır, yani kucaklarında buldukları, nüfus cüzdanlarına yazılandan ibarete taklit yollu üye olmaktan başka birşey değildir. Darwin'e karşı çıkanların yüzde kaçı eline bir Darwin makalesi alıp okumuştur? Neye karşı neye taraftar olduğunun kim bilincindedir? Her zaman kınadığım, sonuna -cı takısı koyarak kendilerine Darwin-ci diyen putlaştırıcılara malzeme olmaktan kurtulamamış bu şahsiyeti tanımayıp, makalelerinden okuduğum hezeyan dolu tespitlerine katılmamakla birlikte, yine de söylemeliyimki; eğer özenle ve emek vererek yazdığı makalelerini ve güvenilir kaynaklardan biyografisini okusalardı, Darwin'in kendisine atfedilenlerin pekçoğu ile ilgisi olmayacak derecede naif ve zarif kişiliğinden, kaynağı meçhul oluşumlara "acaba mı?" diye biraz münasebetsiz yakıştırmalarına rağmen antropoloji, genetik gibi pekçok bilim alanında tetikleyici olduğundan, pekçok bilim insanının Darwin'e adeta mal edilen Darwin-ci'lerin iddialarını çürütmek için gösterdikleri üstün eforlarıyla bilimsel gelişim sürecini hızlandırdıklarından haberdar olabilirlerdi, belki de. Tembellikle elde edilen şeye inanç denmez, müptelalık denir. İnanç, onların sandığından çok daha farklı bir kavramdır ve geliştirilmesi emek ister. Şeklen şimalen bir karış sakalla dolaşmak değil, gerçeğe kendini ilmen yaklaştıracak yolları araması, tahkik etmesi, araştırması istenir insandan. Bu bir opsiyon değil, zorunluluk, farzdır.

  İşte bundan dolayı "Oku!" işareti, emri, hedefi benim için çok kıymetdardır. Müellifinin, bu emri verenin kim olduğunu da unutun dilerseniz başlangıç olarak, sizi bugüne getiren bildikleriniz yüzünden rahatsızlık çekiyorsanız ve sadece anlamını düşünün okumanın. Okuyarak kendiniz kaldırın gerçekle aranızdaki perdeleri. Neye varır, o bulduklarınızla neye inanırsanız şimdi ona ayağınızı basın, yükselin ve bir sonrakine uzanmaya çalışın. İnanmamak bile bir inançtır. Yeterki bir emekle üretilmiş, bilim yolculuğunda bir tuğla olsun ve bir sonrakine erişmeyi kolay kılan bir yükselti olsun, sizin için.

  Dolayısı ile oku diyene kızmayın, bundan fersah fersah uzak olan güya inananlara kızın. Cat Stevens'ın söylediği gibi "Eğer ben bu inancı mensuplarından öğrenseydim asla bu inancı seçmezdim. İyiki kendim araştırarak ve kitabından okuyarak seçtim."

  Dolayısıyla inanç insanın yaşam yolculuğunda elindeki referans kaynağı, gerçeklere olan yolculuğunda kullandığı bir alettir, aslında. Kimsenin tekelinde olmadığı gibi, kimsenin onu ne şekilde kullandığına da kimse karışamaz. Sizlerin dilinin yandığı güya inançperverler, tembellik içinde, kendilerinden öncekilerinin hazır olarak kendilerine verdiklerini söyleyip taklit etmekten öteye gitmeyen, taklitle durumu götüren, miskin, ellerine mürekkebin emaresi değmemiş kimseler oluyor genellikle. Oysa alimin mürekkebinin bir damlasının, ilim yolcusunun terinin bir zerresinin, bilime sevdalı yüreğin bir anlık heyecanının üzerinde bir güç bu dünyada yaratılmadığı gibi, derece olarak da daha üstü yoktur.

  Hipokrat yemininde derki, "Önce zarar vermeyeceksin!" Zarar veren, kan döken, ağacı katleden, insanların kültürlerini ve yaşamlarını olumsuz yönde bozan, gıda terörü ile vücutları kimya deposuna döndüren... herkes inanıyorum dese boş, inanmıyorum dese boş, kim umursar?

  Biz beyinlerimiz ve kalplerimizle varız. Başka hiçbir canlıda olmayan bu servetimizdir bizi farklı ve üstün kılan. Bunları da kullanmadıktan sonra, köreltip çürüttükten sonra nerede kalır insanlığımız? İnsan olmuşuz, hayvan olmuşuz, kimin umurunda?

  X,Y,Z... İnanılan ne olursa olsun, önce insan kendine inanmalı. Taşıdığı değerin farkında olmalı ve yüreğinin doğru gösteren bir pusula olduğuna inanmalı ve onu temizlemeli sık sık. Ondan sonra hangi yolu seçerse seçsin, kimsenin söz söylemeye hakkı yoktur. Heleki miskinlerin. Onlar daha ilk emrini bile yerine getirmedikleri bir inancın kötü birer taklitçisi olarak ona buna sataşıp dururken, eloğlu çoktan atını sürüp Üsküdar'ı geçmiştir. Bakın bir dünyaya ve sorun sonra kendinize, acaba neden?

  Dile getirmeden geçemeyeceğim bir şey var: Belki inşaat mühendisliğinde mekanik makinelerle, kalıplar içine beton dökmek kadar somut olabilir uygulamalar. Fakat bilgisayar bilimlerinde hemen herşey soyuttur. Bu ise düşünen meslektaşlarıma farklı alanlar açar: 

  Örneğin; aylar belki yıllar süren emeklerinizle üretiğiniz bir yazılım 50 kuruşluk bir CD içine sığabilir. Bu aşamada muhatabınız sadece somuta inanıyorsa emeğinizin karşılığı sadece 50 kuruştur. Eğer soyutu da görebiliyorsa sizin farkınızdadır. Sizce hangisidir doğru olan? Peki ya gerçek olan?

  Ya da, bazen trilyonluk yatırımlarla kurulan bilgisayar sistemlerinin, aslında bir modellemesi olduğu insan beyni karşısındaki yapısal ilkelliğine tanık oldukça, insan denen muhteşem canlıya ve onu tasarlayan mühendise olan muhabbetiniz ve inancınız pekişir. Bu da yine anlaşılması gereken bir durumdur.

  İnanmak durumundayız... Belki binom açılımına belki bir fourier dönüşümüne. Ama mutlaka inanmak, ayağımızı sağlam bir zemine basmak zorundayız. Yoksa bilim koridorlarında kaybolan, anlamsızlardan olmak kaçınılmaz akıbetimizdir.

  Ben de şüphesiz her an karşılaştığım harikuladeliklerin mimarına, insan beynindeki iki sinaps'ın, iki sinir hücresinin bile iletişimde gösterdiği muhteşemliğin, adını yazım boyunca zikretmediğim mühendisine; Allah'a yürekten, hayranlıkla, acziyetle, teslimiyetle inanıyorum. İşte bu da benim özgürlüğüm ve ölçü aletimin bir ucunu bağladığım referansım.

Cem TURAN

21 Eylül 2014 Pazar

EŞEK ADASINDA İNSAN OLMAK

  İçimden pek yazmak gelmedi bugün. Belki de okuduğum bir yazıdan ötürü. Moralim bozuldu biraz, üzüldüm, toplumsal ahvalimizin nedenlerinin çekilmiş bir fotoğrafını gördüğüm için ve sanırım kıskandım: Onlarca makaleyle, seminerle anlatmaya çalıştığımı bir olay gelir bir ana sıkıştırır, vermek için didindiğim mesajı maharetle gelip bir kor gibi yüreğe koyup gider. İşte öyle bir yazı okudum ve paylaşmak istiyorum sizinle. 

  Okumanızı diliyorum, okuduktan sonra bir kez etrafınızı tarayın. Göreviniz, makamınız, statünüz ne olursa olsun; kendiniz ve tanıdıklarınıza bu hikayede geçen rolleri dağıtın. Eğer hikayedeki Mustafa Bey ile örtüştüğünüzü düşünüyorsanız, siz insanlığı, erdemliliği ve bu ülkeyi ayakta tutan nadir eşreflerdensiniz, her şeyimle destekçinizim. 

  Çünkü sizin gibi insanların çoğalmasını sağlamaktır, kendime biçtiğim varlık nedenim.

İşte hikayemiz:

Ürgüp'te bir eşek heykeli olduğunu biliyor muydunuz? 

Eşeğin heykeli mi olurmuş dediğinizi duyuyor gibiyim.
Eğer o eşek yıllarca köylere kitap taşımışsa neden olmasın?
Tabii asıl konu kütüphaneci Mustafa Güzelgöz'ün hikayesidir.


Yıl 1943.

Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.

Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:

“Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir.

Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır.

İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare (Ödünç) Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.

Kütüphaneye de bir yazı asar:

“Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”

Köydeki çocuklar şaşırır. 
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var.

Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir.

Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.

Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor.

Zenith ve Singer’e mektup yazar:

“Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

Girişimcilik ne biliyor musun?

Bulunduğun yere yenilik katmalısın.

Mutlaka adım atmalısın.

Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.

Kaynak: Eşekli Kütüphaneci / Fakir Baykurt

CEM TURAN

19 Eylül 2014 Cuma

CANER TASLAMAN VE BİLİM FELSEFESİ ÜZERİNE

  Felsefe varoluş gerçekleri dışında insanın kendi sanal gerçekliğini üreterek üzerinde yürüyebileceği, limitleri belli olmayan, sadece insana özgü, "bilmiyorum" demek yerine mantıklı veya mantıksız bir yorum getirmenin aşina olunageldiği, bu yönüyle bilgisayar bilimlerinin bilişsel tarafıyla da ilintili olması nedeniyle bizim de aletlerimizden olan ancak yere sağlam basılmadığında, insanın ayağını kaydırararak estireceği sanal tufanlara katıp herhangi bir yere savurma potansiyelinden dolayı özellikle din bilimciler tarafından temkinle yaklaşılan hatta uğraşılmasına pek de cevaz verilmeyen, ziyadesi ile tehlikeli olabilecek bir alan. Ancak ehil eller, tahkik ile bulunmuş sağlamlara inanan yüreklerce kullanıldığında, insanın algılarına sınır koyan perdeleri bir bir aralayan, görünmezi görünür kılan, hissedilmezi hissettiren, öze yakın eden, çok ulvi bir uğraşı da olabilir, felsefe.


  Yıldız Teknik Üniversitesi, Felsefe Bölümü öğretim üyelerinden sayın Prof. Dr. Caner Taslaman hocamın o nadir ehil ellerden, üreten beyinlerden, arayarak bulmuşçasına kıymetdar kıldığı inanç dolu yüreklerden birisi olduğunu kendisinden okuyorum. Kendisinden okuyorum, çünkü her insan okunacak bir kitaptır aslında ve "Oku!" ile emrolunan sadece kitaplardan okumak kadar basit bir cürüm değildir, inancımca.

  Bilim, yoktan var etme uğraşısı değildir. Bilim zaten yaratılmış olanları keşfedip anlama telaşıdır, aslında. Bilim insanının okur yazarlığı budur. Dolayısıyla bir kaşiften beklendiği gibi, keşfedilen her durak, insan için her ortaya çıkan bilinmez, aralanan perdeden görülen mükemmelliğin mimarına mühendisine biraz daha hayranlık üretir, daha yakın kılar O'na.

  "Euroka!" diye bağırana söylenecek söz "Günaydın, Üsküdar'da sabah oldu!" olabilirdi belki de. Çünkü insanın bir gerçeği görmesi, o gerçeğin orada yeni oluştuğunu göstermez. O zaten oradaydı. Bilim neyi keşfederse keşfetsin, o zaten vardı. 


  Tıpkı 1953 yılında DNA'nın keşfi gibi. Keşfedildi de ne oldu? Altı milyar baz çiftlik koca bir bulmacanın, iki metrelik bir şeridin üzerinde dizilmiş halde büzüştürülüp, bu uzunlukla etrafını 400.000 kez sarabileceği hücrenin içerisine sıkıştırılmış olduğunu gören göz, akademik ünvanı ne olursa olsun, kendisiyle ve tüm bildikleriyle adeta alay eden muazzam ilim karşısındaki acziyetini, sahip olduğu bilgilerle deryalar içinde bir katre bile olamadığını görür ve ışığından daha fazla istifade etme güdüsüyle kaynağına yakın olmaktan başka yol olmadığını bilir. Çünkü bilim, hayatın aslına götüren bir taşıttır, bizler için. Bu yoldaki keşifler kreatif olaylar değil, emek yüklü farkındalıklardır. DNA keşfi, sayısız kombinasyonlu sonuç üreten, altı milyar parçalı bir yapboz oyuncağı insanlığın kucağına koydu, aradan geçen 60 yılı aşkın süredir çözülmeyi bekliyor, hala da bundan fersah fersah uzak. Sonuç; bir keşif peşinden bir sürü bilinmezli yeni denklemler üretiyor. İşte burada felsefe çok işe yarıyor.

  Bundan ötürü hayranım ben mesleğime. Bundan dolayı, bilimin içinde, laboratuvarımda ya da tahta başında, kürsüde ya ilmi alırken ya verme uğraşısı içindeyken iade etmeyi dilerim, can emanetimi. Bilgisayar deyip geçmeyin; o da insan gibi muhteşem bir mekanizmanın düşünsel boyutunun modellemesi. Yıllardır ben onu, insanın sırlı dünyasına bir yolculuk aracı olarak gördüm ve bu küçük prototipten yola çıkarak aslı olan beyin hakkında tezler ürettim, düşünceler savurdum. Bu nedenle felsefe ve psikoloji benim en önemli paydaşlarım. Galiba meslektaşlarımdan bu açıdan ayrılıyor, teknik bir mühendislik konusunu sosyal alanla bağdaştırmaya çalışıyorum.

  Pek adetim değildir, kişilere bir yazı atfetmek. Çünkü Madam Curie'nin dediği gibi; önemli olan isimlerle değil, fikirlerle konuşmaktır, ben de böyle inanırım. Fakat mademki bu çağın insanıyım ve özellikle felsefe gibi bir alanda, gerçekten olumlu, nadide, güzel bir örnek görüyorum, o halde bireysel, mütevazi, teşvik edici desteğimi göstermem gerektiğini düşünüyorum.

  İyiki varsınız Caner Hoca, iyiki rozetini gururla taşıdığım üniversitemin düşünce üreten, düşünmeye sevk ederek muhatabına yaşadığını hissettiren bilim insanlarından birisiniz.

Cem TURAN

18 Eylül 2014 Perşembe

ORDÜNARYÜS ÖĞRENCİ OLMAK

 Hemen, size ne olduğunu anlama ve itiraz etme şansını vermeden, bir çırpıda ağzımdaki baklayı çıkarayım: Öğrencilik profesyonel bir iştir, uzmanlaşmak gerekir.

 Nasıl olur, yok daha neler, olur mu canım! Hiç demeyin öyle, hem de bal gibi olur. Öğrenci olmak öyle gelişkin bir kariyer basamağıdır ki değme profesörlüğe, holding sahipliğine taş çıkarır. Çünkü öğrenim süreçlerinde asıl belirleyici olan öğrencinin ta kendisidir. 

 Düşünün bir kere; sizin okuduğunuz ya da çocuklarınızın okullarında karşılaşmış olabileceğiniz yaygın problemlerdendir, bir öğretmenin eksik olması veya dersin boş geçmesi. Hatta müdür dahi kimi zaman atanmamış olabilir bir okula... Fakat tüm bu eksiklikler öğretim faaliyetlerinin sürdürülmesine mani değildir, aksayabilir ama öğrencinin olduğu her mekanda öğretim devam etmeye muktedirdir.


 Bir de tersten bakalım, dilerseniz. Koca koca ünvanlı hocaların dolup taştığı bir üniversite, A'dan Z'ye her türlü imkana ve öğretmen kadrosuna sahip bir ilkokulu ortaokul veya liseyi düşünelim. Kim okumak istemez böyle okullarda? Lakin öğrenciyi çekip alın içlerinden, hiç öğrenci bırakmayın. Ne kaldı geriye: Koskoca bir hiç! Tüm ihtişamıyla dikili fakülteler, kolejler, liseler, okullar... Hepsi anlamsız birer metruk bina hüviyetine bürünürler. 

 O halde öğretmenlerin, hocaların, okulların, YÖK'ün, Milli Eğitim Bakanlığı'nın varlığını da anlamlı kılan öğrencilerdir, dersem herhalde yadırgamazsınız bu değerlendirmemi. Öğrenci yoksa hiçbirinin varlık nedeni kalmaz. İşte bu kadar önemli bir unsurdur öğrenci, eğitim sisteminin içinde: Başrol oyuncusudur, vazgeçilmezdir.


  Öğrencinin bu önemli yerini işaret etmekteki maksadım, öğrencilere bir böbürlenme vesilesi çıkarmak değil, elbette. Bilakis; öğrenci olmanın ne büyük bir sorumluluk olduğunun altını çizmektir, muradım. Kimsenin değil, öğrencinin borusu öter okullarda sanki tam tersi bir durum varmış gibi görünse de ama öğrencinin içinde olduğu algılayış yanılsamalarıdır biraz da eğitim sorunlarımızın sorumlusu.

 Abarttığımı düşünmeyin: Bir okul bir marka olmuşsa, sebebi öğrencidir. Bir okul adeta bir viraneyi andırıyorsa, eğitim dışında her şeye rastlanan bir adres ise sebebi yine öğrencileridir. Bir üniversite uluslararası akademik endekslerde zirveye koşuyorsa da bir tabela üniversitesi olmaya mahkum edildiyse de müsebbibi hep öğrencidir, başkasını aramak zaman kaybı.

  Bilime yön veren insanların biyografilerini okumaktan büyük bir zevk alırım. Bilim tarihi, kahramanları ve toplumlara etkisini sentezlemek yıllar yılı üzerinde araştırma yapmaya devam ettiğim keyifli ve ibretlik bir uğraşıdır benim için. Biyografileri okudukça, kendime göre altı çizilmesi gereken, bilimsel kişiliğin oluşumuna zeminlik yapan ne varsa not eder, başka isimlerin hayat hikayeleri ile karşılaştırırım. Bilim insanlarının hayatını şekillendiren aileden okula, zamandan kültüre çevresel ortak paydaları belirginleştirmeye çalışırım kendimce. Bu çalışmalardan elde ettiğim çarpıcı sonuçlardan bir kısmını paylaşmak istiyorum:

 Büyük bilim adamları, büyük paralarla gidilen kolejlerde okumadılar. Hatta çoğu kez yokluk ve yoksunluklar içinde geçmiş hikayeler var. Çünkü ihtiyaç duymaktır her gelişmenin tetikleyicisi. Bunu hemen adapte edelim bizim gerçeklerimize: Diyeceğim o ki; belki de kapısında insanların kuyruğa girdiği, kayıt olmak için can attığı, bildiğiniz üniversiteler yerine bilimin en temel hammaddesi olan siz ve doğayı doya doya dinleyebileceğiniz, sakin bir Anadolu köşesindeki bir üniversite çok daha büyük bir koridoru önünüze açabilir.Biliyorum epeyce rahat bağımlısı, imajı her şeyin üzerinde tutan geniş bir kitle buna şiddetle itiraz edecek ama gerçek şu ki; bir eli yağda bir eli balda, gereğinden fazla lüks ders ve araştırma ortamlarında insan beyninin bir derde derman olmak üzere kendisini motive etmesini beklemek, büyük yanılgı olur. Fazlaca şatafatlı, alet edevat dolu, özellikle son yıllarda adeta birer teknoloji çöplüğüne dönmüş okullarda bir çözüme odaklanmanın doğal zorluklarını da görmek gerekir.


 Bilim için insanın kendisini dinlemesi ve keşfe giden bir yolculuğa çıkması bir şart. Bu sürecin kariyer endişesi, sosyoekonomik beklentilerle gölgelenmesi, gerçek bilimin içine düşmektense akademik ünvanlarla avunan, bilim üretiyormuş gibi yapan kitleler üretiyor gibi. Bakın etrafınıza ve buna siz karar verin, yanılıyor muyum?

  Bu biyografilerde şu noktanın ortaklığı da en fazla dikkatimi çeken oldu: Hocalarını zorlayan kişilikler genellikle bilimin önde gidenleri. Bitmek tükenmek bilmeyen sorularla, meraklarını damıtarak öğretmenlerini araştırmaya ve yeni bir şeyler getirmeye mecbur bırakan bir kırbaç olarak kullanıyorlar. Öğretmenini yeni limanlara sürüklemeyen öğrencilerin öğretmenlerinin yetersizliğinden, ilgisizliğinden şikayet etme hakkı da olamaz. Uzun bir dönem ben de kısmi olarak öğreten tarafında görev yapmış birisi olarak, öğretmenliğin en büyük girdabının kendini yenilemeksizin yinelemek olduğunu düşünüyorum. Bu kimilerini rahatsız etmiyor, 20 sene önce verdiği dersi satırı satırına aynen vermeye devam ediyor. Nasıl olsa öğrenciler değişiyor, diye düşünüyor olmalılar ama beni ziyadesiyle rahatsız etti bu durum. Öğrenciliğini terk etmiş bir öğretmenin gerçek bir öğretmen olamayacağı düşüncesinin katıksız savunucularındanım.

 Yazılarımda çok vurguladığım büyülü rüzgardır, sinerji: Sinerjiyi üretmek ve hocaları da dahil, girmek isteyen herkesin bu melteme kapılmasını sağlamak da öğrencinin yapabileceklerindendir. Genellikle öğrenciler okullarını eksik donanımlarıyla, hocalarının beklentilerinin altındaki tutumlarıyla, düzenle ilgili olarak eleştirip dururlar.Oysa şikayetçi olunan sorunları düzletmek için gayret etmek, bunlardan arınmış bir eğitim ortamının yaşamasını temin etmek de öğrenciliğin gücü kapsamında olmasına karşın nedense, ısrarla her şeyi hazır bekler, bulamazsa okul değiştirmeyi tercih eder pek çoğu. Bu ise eğitiminin asıl ana fikri olan sorun çözücülüğüne dair önemli bir pratiği yapmaktan kendisini men eden, bir basitçiliğe kaçıştan başka bir şey olmasa gerek.

 Özetle; eğitim her şeyin öğrencinin merkezinde olduğu bir sistemdedir. Öğrenci bir seyirci, uzaktan eleştiri üretmekten ibaret bir muhalif olmaktan çok öte, okulların varlık nedenidir, temel dinamiğidir. Bu ise öğrenciyi karşılaşılan sorunları çözüm konusunda sorumlu kılar. Bir sorunlar ve sorgular yumağı olan hayata hazırlanmayı uman insanların okullarındaki sorunları çözmek konusundaki isteksizliği hayata karşı da mağlubiyetlerinin bir işareti olabilir.

 Mütevazi mekanlar, yalın ve doğal çevreler düşünce üretimi için çok daha avantajlı olabilir. Başkalarının gözüyle değerlendirmek, başkalarının ezber şablonlarına göre okul ve üniversite okumaya çalışmak yerine varlık ve üretkenlik gösterilebilecek eğitim kurumlarının bir ferdi olmak daha da anlamlıdır. Başarılılık görecelidir; popüler okullarda kendini ifade imkanı bulamayan ve bu yüzden silik karakter olarak anımsanan bir öğrenci bir Anadolu üniversitesinin en inovatif, sıradışı, mucize öğrencisi olabilir.

 Uzun sözün bam teli; öğrenci eğer öğrenciliğinin farkına varırsa eğitim istenen amacına ulaşabilir. Okullara hazırlanmak, giriş sınavları için yemekten içmekten kesilmek yerine öğrenci olmaya hazırlanmak gerekir çünkü öğrencilik tam anlamıyla dinamizmin öbeği olan profesyonel bir mertebedir ve gerçek başarının sırrı oradadır.

Cem TURAN