18 Şubat 2014 Salı

MESLEK SEÇİMİNiN ÖNEMİ

Meslek seçimi, insanın bir giysi gibi üzerine giyeceği ve ömür boyu taşıyacağı bir yaşam biçimini belirleme eylemidir. Bu nedenle tesadüflere, üçüncü kişilerin önceliklerine ya da o günkü şartlar içindekilere kanaat edilerek istem dışı kabullenişlere yer bırakılamayacak kadar önemli bir konudur. Toplumda genellikle en ciddi kazalar da meslek seçiminde yapılır. Çevrenize baktığınızda bu konuda derin pişmanlıkları olan mutsuz çalışanlar görmeniz gayet doğaldır. Gerçek şudurki; zorlama ile istenmeden yapılan bir iş, muhatabı tarafından hemen algılanır. Beş metre ileriden dilinizi çıkarttıran, daha sizi yeterince muayene etmeden ezberini reçeteye dökmek için kaleme sarılan bir doktorla veya çocukluğun derin dünyasına hiç tahammülü olmadığından baskı ve şiddetle davranan öğretmenler muhtemelen sizin de gözünüze takılmıştır.

Meslek seçimini, ebeveynler çocuklara bırakılmayacak kadar önemli kabul ederler ve bu kararın verilmesinde kullandıkları parametreler genellikle; yakın ve uzak sosyal çevrede sosyal statü, iyi getiri, popülarite, kendilerinin gerçekleştiremedikleri ukteler, yakın sosyal çevrede övünç vesilesi olma gibi beklentilerden oluşur. Bu saydıklarım, pekçoklarınızın aşina olmasına karşın en kabul edilmeyen temel meslek seçim dinamikleridir toplumumuzda.

Halbuki; kişinin mesleki kararı ondan sonraki yaşam normunu şekillendirir. Herşeyin bir arada olduğu hayattan neler konusunda seçici olacağı, arkadaş çevresi, yaşam şekli ve standartları, belki oturacağı muhit hatta aile yaşantısı bile. Dolayısı ile çevre hatırına yüklenilemeyecek bir sorumluluktur ve karar anı bir yol ayrımı, kavşak gibidir. Orayı geçerek bir yola girdikten sonra, direksiyonu pişmanlıkla kırıp geri dönmek, farklı rotalar aramak çok kısıtlı olan ömür sermayesinden çalmaktır ve ancak zorunluluk hallerinde başvurulması gerekir.

Hayatta hiçbir şeyin olmadığı gibi mesleklerimiz de yüzde yüz saf olarak değerlendirilemez. Her mesleğin çok hoş, cazip ve ağır, kötü gözüken yanları olabilir. Zaten mesleğe olan sevgi ve bağlılık burada işe yarar: Beslenen kuvvetli sevgi, zor gelen yönlerin de bertaraf edilmesine katkı sağlar.

Dolayısı ile; iyi ya da kötü meslek yoktur. Bizler mesleklerimizle toplumda birer görev ifa ederiz ve birer dönen dişliye benzeriz. Birey dişlilerinden oluşan toplum makinesi, bu dişlilerin ahenk içerisinde dönebilmesiyle imar olur ve huzuru bulur. Her boy dişili, bu makinenin içinde vazgeçilmez muteberliktedir. Bir düşünün, herkes büyük boy ya da küçük boy dişli olmak isteseydi halimiz nice olurdu?

Kişilik özelliklerine paralel olarak; bazılarının sahip oldukları mesleklerini kendilerine sosyal kalkan kılıp, sosyal bir statü aracına dönüştürerek daha pratik olan ve yaşam standartları açısından daha farklı olanları küçümseme, kendisine denk görmeme gibi eğilimleri, toplumumuzun gelişim süreçlerinde sık sık karşılaşılan olgulardandır. Bu durum ise zamanla, özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan dünyalarda "hamil-i kart yakınımdır" davranış modelini doğurmuştur. Bugün bile şehrin bazı semtlerinde, otobüs duraklarında bekleyen insanların birbirlerine tepeden bakma yarışı içinde olmalarından ötürü, burun eğrilerini neredeyse yere paralel olacak şekilde; çenelerini yukarıya kaldırarak bakışmaları, bazı tropik kuşları andırır manzaraları bana taşır ve gülmemek için kendimi oldukça zorlarım.

İş başvurusunu değerlendirmek üzere mülakata aldığım ve Türkiye'nin önde gelen üniversitelerinden henüz mezun olmuş genç bir mühendise, benden her zaman çıkması muhtemel tahrik edici münasebetsizlik örneklerinden birini göstererek, çalışması neticesinde elde edeceği geliri nasıl değerlendirmeyi planladığını sordum. Verdiği yanıt ilginçti, yıllar boyu hep konuşmalarımda örnek olarak veririm ve söylemeliyimki mülakatı yarıda keserek olumsuz sonuçlandırmama neden olmuştur: "İlk maaşımla birlikte hemen araba alacağım. Artık otobüsle gidip gelmek istemiyorum, sıradan insanların ağız kokusunu çekmeyeceğim!..."

Oysaki, meslek topluma fayda vermek için vardır. Kendisine demircilik sanatı öğretilen Hz. Davut'dan başlayarak hepimiz meziyetlerimizle, bildiklerimizle topluma bir artı değer katmak üzere çalışırız ya da çalışmalıyız. (İnsan ne için çalışır, konusuna başka bir yazımda değineceğim)

Bir ülkenin cumhurbaşkanının bile, kapısındaki çöpler birkaç gün alınmadığı zaman sağlığının, dolayısı ile tüm statüsel varlığının tehlikeye girebileceği kadar birbirine yakın, ilgili ve hayati derecede vazgeçilmezdir meslekler.

Meslek üzerine bunca sosyal yanlış öğretinin yanında gözardı edilen hatta çoğu kez kasten ihmal edilen bir gerçeğin de altını çizmekte fayda görüyorum: Hangi mesleği yaptığımızdan çok, nasıl yaptığımız çok ama çok daha fazla önemlidir. Günümüz ticari dünyasındaki kalitesizliğin temel nedeni mutlak suretle budur: İşi ehli, seveni, ilgi göstereni, ciddiye alanı yapmadığında kötü sonuç kaçınılmaz bir hal alır.

Uzun yıllar önce, aracımın ciddi olmayan bir kaporta boya ihtiyacı, yolumu tavsiyeler üzerine gittiğim bir "ustaya" götürdü. Adamcağız ve hatta civarındaki komşu atölyelerden birileri elbirliği ile kendilerini öyle methettiler ki; herhalde kaporta boya sanatının bu memleketteki mümtaz, eşi benzeri olmayan temsilcileriyle karşı karşıya olduğumu düşündüm ve güven içinde aracımı bıraktım. Almaya gittiğimde "mesleğinin piri usta" mübalağasız, bir kucak dolusu parçayı getirip önüme koydu ve dediki: "Abi, arabanız hazır fakat bu parçaları fazladan koymuşlar, aradık ama yerlerini bulamadık!..."

Uzun lafın kısası; mesleğimizi sevelim. Diğer bir deyişle, seveceğimiz meslekleri seçelim. İnanınki içine sevgi katılan işin lezzetine, tıpkı aynı özenle hazırlanmış bir yemek gibi doyum olmuyor. Meslek, para kazanmak adına yapılan bir uğraşı değil, bilakis; topluma bir yerinden el verme gayretinin "benim de katkım olmalı" güdüsüyle yapılan bir halidir ve çok önemlidir. Aksi halde zenginlerin çalışmasına gerek olmazdı. Maddi getiri sadece bir sonuçtur ve miktarı değişkendir. İştigalimiz sonrasında elde edilen ve geçim amacıyla kullandığımız getirinin yani rızkın miktarını belirleyen Allah'tır. Dolayısı ile; takdiri bize bağlı olmayan bir sonucun peşine kapılmak yerine işimizde fark oluşturmak, bir açığı kapatmak, daha verimli olmak, daha fazla insana fayda vermek gibi ideallerimizin olması çok daha arzu edilen olmalıdır.

Cem TURAN

12 Şubat 2014 Çarşamba

ZAMAN NEREYE GİTTİ?

Orta yaş ve üzerindekiler hatırlayacaklardır: Ev için telefon başvurusunda bulunmak, aylar hatta yıllarca bir umutla beklemek demekti. Ek paralar ödeyerek “tercihli” başvuruda bulunduğunuzda kendinizi imtiyazlı sayar, yılları bulan bekleme süresini aylara çekebilmenin yollarını arardınız. Aylar içinde sayısız kez “idareye” gidip telefon başvurunuzun ahvalini öğrenme girişiminizden sonra, bir gün telefonunuzun “çıktığı” müjdesini aldığınızda önce inanamaz, habere biraz alışınca ise tam bir bayram havasına girer, hattı kablolar çekerek bağlamak için gelen teknisyenleri neredeyse kırmızı halılar sererek devlet protokolü ile neredeyse alınlarından öperek karşılardınız. Tabiki tek başınıza olmazdınız; eş, dost, akraba, komşularınız telefonunuzun teşrif edeceği gün hem meraklarını gidermek hem de sevincinize ortak olmak üzere “hazirundan” olurlardı. Hep birlikte, uzaylı kabilinden teknisyenlerin “kaşıkçı elmasını” aratmayacak nadidelikteki o çevirmeli aleti sehpanın üzerine konumlandırması, biraz ürkek ama hayranlıkla, uzaktan seyredilirdi. Asıl olay teknisyenler gidince yaşanır, telefonun üzerine çeyiz sandığından en narin dantel çıkarılarak örütülür, ondan sonraki birkaç gece neredeyse yanında nöbet tutulurcasına çalması beklenirdi...

Mektuplar yazar, “önce selam eder...” diye girizgahlarda bulunurduk. O mektubun postalanmasıyla alıcıya ulaşması arasında kimi zaman haftalar geçer, mektubun içeriği artık geçerliliğini yitirse de okuyan için o mektuba gönderen tarafından dokunulmuş olmak bile özel duygular yaşatırdı insana. Postanlerin girişlerinde renk renk çeşit çeşit kartpostalları sergileyen satıcılar vardı, her bayram öncesi haftalar öncesinden telaşa düşülür, buralardan kartlar özenle seçilir, üzerlerine mümkün olduğunca çok şey yazılırarak, tebrik gönderme işi ekonomiğe getirilmeye çalışılırdı. Posta idaresi bir dönem, kartların üzerine yazılan kelime sayısına kota da getirmiş olsa, insanların bu eğilimleri karşısında çok da uygulanabilir olmadı.

Pullar biriktirirdik, o günlerden yadigar, özenle sakladığım bir koleksiyonum benim de var. Renk renk, çeşit çeşit filateli tutkunları vardı. İnsanlar birbiriyle hummalı pazarlıklar sonucu değiş tokuş yaparlardı. Hatta Beyazıt Meydanı’nda bu işi ticarete dönüştürmüş özel koleksiyoncular hafta sonları konuşlanırlardı.
Evinde telefon olan şanslılar ya da mahalleler aşarak postaneye gitmeyi göze alanlar, “yazdırmalı” olarak arayacağı yeri santral memuruna yazdırır, heyecandan kalpleri güm güm ederek memur tarafından aranarak “bağlıyorum” demesini beklerlerdi.

Elinde imkan olsa, daire kapısına kadar arabayla gitmeyi arzulayan bugünün insanına inanılmaz gelse de, insanların geneli mahaller hatta semtler arasını yürüyerek kateder, daha uzak mesafeler içinduraklarında bekleyen damalı dolmuş ya da Dodge veya hala fanatikleri olan “Vosvos”  minibüslere binerdi insanlar. Belediyenin Ikarus otobüsleri, balık istifi insanların aşırı yükünden dolayı bir yana yatmış halde, kendine münhasır bir sesle homurdanarak gelirse bulunmaz bir nimetti. Bir belediye otobüsünü beklemek çoğu kez mübalağasız, saatleri durakta beklemeyi göze almak demekti...

.... Kültürümüze de yansımıştır, özenerek harcanan uzun zamanlar. Kayserililer’in bir kaşığa kırk tanesini sığdırmayı onur meselesi yaptıkları o güzelim mantıyı hazırlamak için harcanan onca saatin ürünü, sayılı dakika içinde midelerde yerini alırdı ki halen de öyle. Günlerce fırınlardan hiç çıkarılmadan pişirilen kebaplar ve diğer Anadolu yemekleri...

Deterjanın endüstrileşip her yeri kuşatmasından önce kille yıkanan bulaşıklar, köylerde dere kenarında ya da ortak çekme başında kuyrukta nöbetleşe yıkanan çamaşırlar...

Ve bugün: Koca güne bedel bir işi, çamaşır ve bulaşık makineleri kullanarak zamansal olarak bir butona basma süresine kadar indirdik. Artık telefonlarımız ceplerimizde geziyoruz; konuşarak haberleşmeyi artık demode sayıyor, mesajlar, e-postalar birbirimize gönderip duruyoruz. Anında herşeyden haberdar oluyor ve haberdar edebiliyoruz. Anında, “online” izleyebiliyoruz. Bir fatura ödemek için banka kuyruklarında yarım gün beklemek yerine otomatik talimatlar veriyoruz, bankamızı akıllı aletlerimizin içinde saklıyoruz. Kalın ciltli “Meydan Larousse” ansiklopedilerden hışır hışır sayfaları çevirerek aradığımıza kavuşmak yerine “Google hazretlerine” bir “tık” atıyoruz. Şehirlerarası yolculuklarda tıs tıs 302’ler yerine uçak gibi konforlu ve hızlı otobüslere biniyor veya “teyyare” ile dakika hesabı ile gidiyoruz. Karayollarındaki hız limitleri gelişen araç standartlarına ve yol kalitesine paralel olarak artıyor, otobanlarla kesintisiz pekçok yere gidebiliyoruz...

Bu ve uzamaması için yer vermediğim birçok göreceye göre her birinin zamansal farkını alıp topladığımda, bugünün insanının boş zaman bakiyesinin büyük bir fazla vermesini bekliyorum. Bunların üzerine bir de, sonradan kazanılan aynı anda çok iş yapma becerilerimiz eklenince süreden epey bir iktisat edilmiş olmasını beklemek, doğal bir hak oluyor. Öyle ya; bugünün yayıncılarına bir karelik görüntü içerisinde izleyiciye bir mesaj vermek bile yetmiyor: Akıcı görüntünün altından geçen bir bant üzerinde ayrı bir bilgi bombardımanı, üstünde “şok haber” başlıklı ayrı bir indükleyici, köşelerde saat, döviz kurları... Tüm bunların hepsinin, izleyici tarafından aynı anda algılanması bekleniyor. Bizim bilişim literatürümüzde buna “multi tasking” deniyor, yani bir koltuğa birçok karpuz sığdırma çabası. Sosyal açıdan ise tam bir hipnotik durum.

Birey birey olmaktan çıkıp, bu çağın ilüzyon üreticileri ile hipnoz altına alınmış zombiler haline geliyor. Gündüzleri ise bu etkiyle hareket eden, “programlandığı” gibi tüketen veya davranan, ekonomiyi veya bir görüşü besleyen “ideal insan modeli” ortaya çıkmış oluyor.

Kuyruğunu kovalayan kedi yavrusu gibi, sürekli daha hazılı dönemeye çalışan, daha fazla tüketip veya kendisine idol olarak sunulan hedef gerçek kılmak için daha yüksek tempoda, değirmene koşulmuş gibi koşturup duruyor. Faturalar, taksitler, krediler için yaşanan ve asla kişinin kendisine ait olmayan ve önceden muadili olmayan yeni yeni yaşam formları sürekli olarak gelişerek normalleşiyor.

Kısaca; giderek vücutları daha az çalışan ama beyinleri daha çok yorulan insanlar oluverdik. Dolayısıyla; hareketsizlik nedenli fiziki hastalıklar arttı ki insan vücudu hareket üzerine tasarlanmıştır. Bencillik, sabırsızlık, huzursuzluk, vurdumduymazlık, agrasiflik gibi ruhsal hastalıklar ayyuka çıkmıştır ki daha fazla vermek için daha fazla alabilmenin her yol mübah yöntemleriyle paydaşlar saf dışı bırakılmalıdır.

Teknolojiyi üreten tarafın bir temsilcisi olarak her okura bu soruyu sormak istiyorum: Sahi, teknolojiyle “arttırılan” zaman nereye gitti, gören var mı?

Cem TURAN

18 Ocak 2014 Cumartesi

KİŞİSEL GELİŞİM YERİNE SOSYAL GELİŞİM


 Giderek artan bir trendle insanlar kişisel olarak kendilerini geliştirmeye çalışıyorlar. Kimisi yurtiçi yurtdışı ne kadar eğitim varsa dolaşıyor kimisi NLP seminerlerinden çıkmıyor, dakikada 500 okuyacağım diye kendini paralıyor ya da 50 tane ismi ezberden söyleyeceğim diye şekilden şekile giriyor, hafızasını tuttu mu bırakmaz yapmaya çalışıyor. Bunlar beyin-yoğun işlerin müdavimlerinin güncel eğilimleri.

  Fizik-yoğun işlerde etkin insanlar da durmuyor. Sürekli yeni tarz, insanlıktan çıkıp gorilleşmeye kadar varan fiziki gelişim gibi pek çok akıl almaz yöntemle kendilerini "geliştirmeye" çalışıyorlar.

  Unuttukları var... Hiçbir birey tek başına bir anlam ifade etmez. İnsan sosyal bir canlıdır ve çevresiyle interaksiyon içindedir. Siz kendinizi ne kadar geliştirirseniz geliştirin, eğer uktenizde topluma değer katma yok ise bu çabanızın anlamlı olduğunu söylemek, son derece güçtür.

  Size ibretlik küçük bir örneği sunuyorum. Bencilleşmeyi terk ederek, birileri için ilminizin ve gücünüzün yettiği nispette bir fayda üretir, topluma bunu verirseniz mutlaka o gayretin size geri döneceğine inanmalısınız. Çünkü hayat ve içindeki insani değerler, elden ele, nesilden nesile taşınan ve medeniyeti ayakta tutan yegane güçtür.

Cem TURAN

30 Aralık 2013 Pazartesi

YİNE BİR YIL SONU: ŞÜKRANLA YAD ETTİKLERİM VAR


İşte yine bir yıl sonu. Tüketilen koca bir yılın muhasebesinin, üzerine yaşanan onca yılın bilançosu da eklenerek yapılacağı günler olarak baktım gördüm hep. Herkes yeni yılı kutlarken ben eski yılın, belki de mesleki bir alışkanlık gereği analizini yapmakla meşguldüm çoğu kez. İnsanlara fayda vermek için bir araç olarak gördüğüm işimde ve yaşantı çizgimde eğer bilançom artı veriyorsa yeni yıl için ayağı yere basan umutlar beslemekte kendime hak gördüm.

Unutamadıklarım da çoktur, unutmadıklarım da. Bunlardan benim için çok özel olan birisini sizinle paylaşmak istiyorum:

İşim gereği yabancı ülke temsilcileri ile de temaslarım oldu, önce müşterim durumundaki bu insanlardan bazıları zaman içinde dost olarak gördüğüm yakın insanlar oluverdi. Onlara ilmimce, dilimin söyleyebildiği ve aklımın erebildiği nispette ışık vermeye çalışırken onlardan da çok şey öğrendim.

Asla unutmadığım bir müşterim ve dahası dostum: Vatikan İstanbul temsilcisi merhum George Marovich. Dinler arası diyalog konusunda tam bir sembol, herkesin doğru olarak kabul ettiği ama yaşamına yansıtmadığı ne kadar insani özellik varsa sinesinde muhafaza eden, kalender bir insandı.

İlk olarak O'nda gördüm, beni utandıracak kadar zarafetle insana bakmayı. Her yıl sonu, "Size acaba bir borcumuz var mı? Borcum var ise kapatayım, yeni yıla borçla girmek istemiyorum." diye lütfeder, şirketimize kadar gelerek muhasebeye danışırdı. Bu memlekette bizlerin bize karşı bu denli bir hassasiyeti olduğuna ben başka bir yerde tanık olmadım.

Evlendiğimde ilk hediyemi yine kendisinden aldım. Hediye deyince, en yakın AVM'den paralar dökülerek alınmış cicili kutular aklınıza geliyor, değil mi? Üzgünüm, ne ben ne de sayın Marovich bu tür fabrikasyon kalıplara, materyallere itibar etmeyen kişilikler olduk. Sayın Marovich'in bizzat kendi elinden çıkan son derece zarif bir zarfın içinde çok kıymetli mektubu ve işlemeli, deri bir Cevşen vardı. Bunca yıldır "sakladığın en kıymetlin ne?" diye sorsanız tereddütsüz onlar derim. Hiçbir yerde satılmayan, hiçbir yerde eşi ve benzeri olmayan, her kalem darbesinde muhatabına verdiği değeri sergileyen emsalsiz bir hediyeydi benim için.
Benden de başkalarına, insanlığı, insanlığın taşıması gereken zarafeti hatırlatacak bir kalıt olarak geçecek bir gün elbette.

Neden mi anlattım bunları?
Yine yılbaşı, bir milad. Farkında olun ya da olmayın çok süratle tekrarlanan bir eşik atlama noktası, yılbaşları. Genelde de hayata bir değer vermek gibi endişe duymayan, alın teri dökülmeden yaşanan ya da özenilen şatafatlı hayatların temsilcilerinin eğlence için fırsat bildiği hatta kimileri için sınır bilmezliğin ayyuka çıktığı anlardan biridir yılbaşı. Bunlara sözüm yok ama be hey insanoğlu, hiç olmazsa oturup beş dakika "ben ne yaptım, nasıl geçti, ne yapacağım?" diye kendine de sor, sözler ver kendine gelecek için, niyet ortaya koy. Bunlar parayla değilki.

Diretilen tüketim toplumu olmanın bir gereği olarak soluğu sükseli mağazalarda almak yerine, oturup bir iki saatini hediye almayı düşündüğün kişi için harca, emek ver. Sevgini hecele kağıt üzerine, imzanı at ki senden dostluk mührü olsun ve hiçbir yerde bulunamayacak emsalsiz, saklanmaya değer bir hatıra kalsın.

SMS fabrikaları yine fazla mesai yapacak. İçinde ruh bulunmayan fabrikasyon mesajlar, ekonomik olsun diye bir SMS boyutu içine şairane bir şekilde yerleştirilecek. Bayramda, kandilde, özel günlerde, yılbaşında... yapıldığı gibi içlerinden en kafiyeli olanı seçilip "bu benim eserim" diye pişkince gönderilecek. Bu koca bir kandırma, hem göndereni hem alan tarafı. İçinde ruh yok, emek yok, özel hiçbir şey yok. Halbuki insan çok özeldir. Kimse sizden şairlik beklemiyor, sıcak sesinizi ve insancıllığınızı umuyor. Bayramlarda hayırlı evlat bir SMS atıyor anne babasına, gereksiz kutlama eylemini savuşturmuş oluyor ve aldığı gibi valizi tatil yörelerine akın ediyor. Herşey dönerseldir, sen nasıl bakarsan gün gelir sana da öyle bakılır.

Bu yılbaşı bunları düşünün diye vaktinden önce yazıyorum, belki birileri bu yılbaşı hayata bakışında devrimsel bir değişime gider, AVM'lerin değil kendisini bekleyenlerin yolunu tutar. İlle de satın alınmış bir hediye değil, elde üretilen ve içine sevgi atılmış bir hatıra bırakır kendinden.

Ve bir de belki, ticari münasebette olduklarını, alacaklılarını dolaşır, "borcum varsa kapatayım" der, takvim 1 Ocak olmadan. İnanması çok güç değil mi, masal gibi... Çıkar için birbirinin ayağını kaydırmaya çalışanların dünyasında George Marovich gibileri de var ve umarım sizlerin de ardından bu denli güzel hislerle söz edenler olur.

Nice mutlu yıllara...

Cem TURAN

10 Aralık 2013 Salı

TÜRKİYE'DE İNTERNET


Bugün, İstanbul Üniversitesi himayelerinde başlayan uluslararası inet-tr Türkiye'de İnternet Konferans'ının ilk gününü geride bıraktık. Sükunet içinde dinledim fakat malum rahatsızlıklarımızın nüksetmiş olduğunu da gördükçe üzüldüm.

Yine rakamlar havada uçuştu. Anlık yükleme miktarları, sms sayıları, sosyal medya diye ifade edilen bilindik sitelerde "paylaşılan" mesaj miktarları ve daha neler neler. Hepsinde dünya geneline göre açık ara önde olduğumuzu, logaritmik eğri çizen müthiş ivmeyi gösterir grafikleri ortama hakim olan şampiyon edasıyla takip ettim. 76 milyonluk Türkiye'de 45 milyonun üzerinde akıllı telefon kullanıcısı olduğunu yine göğüslerimiz kabara kabara ikrar ettik.

Ben kendimi de içine dahil ederek teknik bakışın bir hastalığından bahsetmek istiyorum: Teknik insanlar her şeyin masa başında tasarlandığı gibi olmasını arzu ederler. Tasarladıkları ile gerçekler uyuşmayınca önce bozulurlar, teknotrat üslubu ile cebren uygulanmasını isterler. Ancak ondan da sonuç alamazlarsa yenilgiyi kabul edip, hatta "bu insanlara da iyilik yaramıyor" diye söylenerek kendi tasarımımıza çeki düzen vermenin yolunu tutarız. Bu genellikle, tek yönlü bir perspektiften; teknik açıdan bakma eğilimimizden kaynaklanır. Halbuki yaptığımız her projenin insan boyutunu, sosyal hayata temas yüzeyini mutlaka değerlendirmemiz gerekirki, toplum yararına ve yaşayacak türden çıktılar elde edebilelim.

Alkışlarla kutlanan internet ve teknoloji kullanım "başarı" rakamlarımıza göre biz medeniyet çoktan yakalamış, vızır vızır mesajlaşan, "paylaşan", yazıp çizen bir toplum olduk. Yaşasın modernlik!

Halbuki göz ardı edilen çok önemli bir konu var: İnternetin ve teknolojinin sosyal yaşama etkileri, insanın davranış şekilleri üzerindeki yansımaları: Sözgelimi; "bir kerecikten bir şey olmaz" diye başlanan ve alışkanlığa dönen bu yaşam şeklinin sosyolojik hiç mi olumsuz etkisi yok? Alışkanlıklar ise devam edildiğinde kültürünüz haline gelmez mi? Hemen her gün yeni bir uzvuyla karşımıza çıkan ve hiç bilgiye doymayan sosyal paylaşım dünyasını sürekli beslemek zorunluluğu duymaya başlamak, her gün defalarca girip onu buna bağlamak, şunu beğenmek, takip etmek acaba nasıl bir psişik durumu ortaya çıkarır? Üstelik bugün taşıdığımız ve yanımızdan ayırdığımızda adeta "nefes darlığı" çektiğimiz "akıllı" oyuncaklarla, istem dışı olarak bulunduğumuz yer, alışkanlık ve tercihlerimiz gibi birçok casuscengiz bilgiler hakkımızda toplanıp başka amaçlara hizmet etmek üzere kullanılıyorken.

Paylaşılan mesajların niteliği ise ayrı bir muamma. Paylaşmaktaki amaç eğer birilerini bir konuda bilgilendirmek ise gönderilerin büyük oranda bu tanıma uyduğu konusunda da ciddi şüpheler taşıyorum.

Hepsinden daha önemlisi, "paylaşmak" gibi gerçek sosyal hayatımızda çok değerli olan bir fiili dört köşe akranların içine hapsetmek, gerçek hayatta yapmamız gerekenler yerine ikame edildiği sonucunu da ortaya çıkarmadı mı?

Haydi, şu sorulara birlikte karar verelim:

- Cep telefonunuzu evde bırakıp bir gün geçirmeye kaçımız razı olur?

- Bir hafta internetsiz kalma düşüncesi kaçımızın yüreğine kasvet verir?

- İnternette paylaştıklarımızın yüzde kaçı paylaşmış olmak için paylaşmak olabilir?

- Uçak bileti aldıktan sonra girilen bir internet sayfasında, bilet alınan lokasyondaki otellerin reklamını görmeyi, hakkınızda hince yapılan takibi normal, endişe duymayı gerektirmeyen bir durum olarak görüyor musunuz?

- Çalan cep telefonunuz karşısında doğrudan ya da dolaylı, her an hazırolda bekler vaziyette, ulaşılabilir olma mecburiyeti içinde hissettiğiniz hiç mi olmadı?

- En son ne zaman matbu mektup ya da kart yazıp postaya verdiniz? Bir zarfın veya posta gönderisinin güncel fiyatını biliyor musunuz?

- Uzaklarla bu kadar çok şey paylaşırken, aynı grupları beğenip "kanka" olurken, binanızdaki komşularınıza gerçekten ilgi gösterdiğinizi, tanıdığınızı, merhabalaştığınızı söyleyebilir misiniz?

...

Dünyayı bir kenara bırakıyorum ama Türkiye'de internet mecralarının ve bunların sosyolojik, psikolojik etkilerinin ivedilikle incelenmesi gerektiğine inanıyorum.

Ne dersiniz, ben böyle ipe sapa gelmez düşüncelerle meslektaşlarımın yüzkarası mıyım?

Cem TURAN