15 Haziran 2016 Çarşamba

BAŞARILI OLMAK VE BAŞARILICI OLMAK

Tıpkı biyolojik ve fiziksel özelliklerimizin şekillenmesinde rol aldığını bildiğimiz genetik faktörler (biyogenetik) gibi insanların ve toplumların sosyal davranışlarını, alışkanlıklarını şekillendiren soyut bir genetik tablo, sosyal genetik (epigenetik) faktörler de var. Bunlar da nesilden nesile taşınarak geçiyor ve gelişiyorlar.

Bir ülkenin tepesine kimyasal silahlarla saldırıp soykırımlar yapabilirler. Hatta Japonlar'ın Hiroşima'sı gibi atom bombası da atabilirler. Büyük yıkımlar olabilir, belki de etkileri nesiller boyu sürebilir. 

Fakat sonunda geçer ve bu saldırılara uğrayan toplum eğer değerleri arasında güçlü onura da sahipse, muhtemelen şahlanarak daha da güçlü doğabilir; kül gibi görünen bozgunun ardından. Bakın Japonya'ya. O atom bombasını yemeseydi böyle bir ekonomiye sahip ve teknolojinin vatanı olarak nam salan bir ülke olur muydu dersiniz? Yoksa turistlere samuray gösterileri yapan tatlı, şirin bir ada olarak mı kalırdı?

O halde, aklı başında bir kötü yürek fiziki varlıklara saldırdığında daha da güçlü bir düşman üreteceğini bilebilir. Ancak bir toplumun sosyal varlıklarını yok etmek; belki bir hayli zaman alıcı, hatta nesiller süren ve bu yüzden kararlılık gerektiren, zorlu bir taarruzdur ama sonucu kesindir, kalıcıdır, riski yoktur.

Yabancı okullar, televizyon ve her türlü görsel ve basılı medya, şirin görünümlü sanal varlıklar ve sunucular bu amaçlara hizmet eden unsurlardır. Dilerseniz bakın çevrenize.

Eskiden şaşacağınız, ayıplayacağınız ne varsa bugün karşınıza çıktığında normal kabul edebilirsiniz. 

Siz başarıyı nasıl tanımlarsınız? Bundan yüz yıl, elli yıl öncekiyle aynı mı?

Görünmez bombaların altında, on yıllardır inim inim inlediğimizi, düşündürülmediğimizi, tembellik ve tabiyetçiliğin içine düşürüldüğümüzü, sadece bir tüketim toplumu oluşturacak şekilde yapılandırıldığımızı artık görebiliyor musunuz?


Değiştirilmiş sosyal genetiğimizin ne kadar vahim sonuçları olabildiğini anlatmaya çalışıyorum yıllardır ve gençlerin, çocukların bu zehrin dışında kalarak yeniden sağlıklı ve inovatif bir nesil oluşturmalarına hizmet etmek üzere yazıp çiziyor, seminerler üretmeye gayret ediyorum.

Bakalım hak verecek misiniz: Biz bugün geldiğimiz noktada, bir konuda çalışıp başarılı olmak yerine başarılı olana yanaşan, eteğinin altına sığınan silik, tabi olmayı tercih eden kişilikler durumuna geldik. Sonu "cı, çı, çu, çü" ile biten bunca gurubu, cemaati, görüşü başka nasıl açıklarsınız?

Bu durum bizde ne araştırma güdüsü bıraktı ne merak ne gayret. Biz bilmeyiz, ağamız bilir modunda kulların kulları.

Oysa aynı kullar, seçtikleri rehberler başarısız olsalardı; onları hain, meczup, suçlu ilan etmekten çekinmezlerdi.

Kısaca; altı oyulmuş bir buzdağı gibiyiz ve okyanusu boylamadan toparlanıp, herkesin sosyal bünyemize enjekte edilen hastalıklarla mücadele etmesi, edenlere yardım etmesi gerek.

Cem Turan

SERİ KATİL KISA DEVRE YAPARSA

Seri olamayan seri katil yakalanmış. Allah kurbanlarına rahmet etsin, yakınlarına sabırlar versin. Aşağıdaki değerlendirmeyi yapmam gerekiyor. Ne olur, maktullere saygısızlık veya bu olayı hafife aldığım gibi bir sonuç çıkarmayınız çünkü hiçbir şekilde kastım bu değil.

Seri katil diye bir haber on yedi gün boyunca haber ajanslarının manşetlerini işgal etti. Kulaklarımı tırmaladı bu haberler çünkü alışık değiliz, seri katil kavramına. Bizim kültürümüzde hemen her sebeple öldüren bulunur, havadan sudan olsa bile ama bunlar bireysel zeminlidir. Kan davası bile bir sana bir bana şeklinde gider.

O nedenle işin sonunu merakla bekliyordum. Hatta geçenlerde bir yazı yazıp, bizden neden seri katil çıkmayacağını anlatmaya çalışmıştım ve yakında yakalanacağını, seri işlerin bize göre olmadığını öngörmüştüm. Nitekim de haklı çıktım. Adam seri meri değil, suçunu örtme derdiyle, şahit ortadan kaldırma güdüsüyle kanına girmiş masumların.


Seri dediğiniz zaman, en azından Amerikan formatına göre; failin kompleks bir örüntü oluşturması beklenir. Telefon rehberleri, tarihler, saç renkleri, boylar gibi bir sürü parametreyi tarayan dedektifler adeta çok katlı integral hesaplarının içinde kalmış ortaokul öğrencisi gibi kafayı yiyecek duruma gelirler. Bilinmeyenler çoktur ama aynı sayıda elde denklem yoktur ki çözülsün. Bazen on yıllar sürer bu açmazın açılması. Bazen ileride daha iyi matematik bilen bir dedektif yeniden açana kadar dosya kapanır. Filmlerde olduğu gibi Komiser Kolombo (yeniler bilmez) kılıklı, saplantılı ve dehşet zeka biri gelip bir anda çözebileceği gibi, failin örüntüye dair ifşa edici bir hatası, işin sonunu getirebilir.

Bizde böyle kuantum fiziği gibi kompleks serilerde açılan işler beklemeyin, cinayet masalarında. Çünkü tüm korozyonuna rağmen bizde can almanın sıradanlaşmış bir sistematik üretecek örneklerini bulmak zordur. Yamuk bakmıştır, öldürür ve bu bir nedendir; akla zarar da olsa ama TC kimlik numaralarının katlı kökünün bir tam sayıya eşitlenmesiyle elde edilen sayının içinde geçtiği telefon numaralarına sahip kişilerin peşine düşmez. De get işine, der!

Baksanıza, acaba bu defa seri olacak mı denen ve durduk yere ünlenen şahısın tüm kabiliyeti ormanda saklanıp kurbağa yemekmiş. Bu da ancak 17 gün uzattı kodese girmesini. İfadesine göre devamını getirmeye de niyeti yokmuş, sonuncu kurbanı gerçeği öğrendiği için öldürmüş. Dolayısıyla kendince noktayı koymuş seriliğe.

Bunca tahlili neden mi yaptım?

İşte böylesi, silsileli cinayetlere bile eğilimli olmayan, genetik kodlarına sebepsiz öldürmenin girmediği insanların ülkesine Ermenistan denen boş gezenin boş kalfası bir ülke yıllardır soykırım yaftasını yapıştırmaya çalışıyor.

Cık! Bizim bedenimize uymaz o iş. Olsa dükkan senin Ermenistan. Bir insanı sebepsiz yere öldürmeyi bütün insanlığı katletme olarak gören bir inanışın dokuduğu bu toprakların insanından size aş çıkmaz, başka yere...

Cem Turan

ARAYIŞ VE ARAMAYIŞ; İNANMAK VE İNANMAYI TAKLİT ETMEK

Üretken ruhlu insanların civarında, onları aşağılayan, yaptıklarının gereksiz, saçma, budalaca, enayice, boş işler olduğunu söyleyen bir dolu insan bulunması adettendir. Lütfen bu duruma üzülmeyin ve bu tür, değer terazisinde zerrece ağırlık etmeyen sözlere ve sahibi olan zavallılara kulağınızı tümüyle tıkamayı bilin.

Bu düşünce, hayal ve emek kısırı miskinlerin yapabilecekleri yegane kazanım yolu; bir mağazanın reyonundan, üreten beyinlerin hayalleriyle biçimlendirdikleri eşyaları almak ve böylece ömür boyu başkalarının hayallerinin boyunduruğunda, onlara bağımlı ve onlarla sınırlandırılmış bir yaşamı para karşılığı götürmekten ibarettir. Dolayısıyla onlar, başkalarının hayallerine müebbet mahkum olmuş tutsaklardır da haberleri yoktur.

Oysa kendini var kılan yaradanın ilahi nefesiyle can bulduğunun farkında olan ve o nurun izlerini, zarafetini ruhunun derinliğinde arama ihtiyacı duyan gerçek yaşayanlar; bu arayış yolculuğu sırasında karşılaştıklarını kullanarak farklı düşünceler, yeni fikirler üretmek konusunda bitmek tükenmek bilmeyen bir azme sahiptirler. Belki her arayan onu somutlaştıramaz, bir ürüne götüremez ama asli ibadet, bu farkındalıkla arayışa devam etmektir. Onlar kendi hayalleriyle sınırlanırlar, başkalarının ufuklarıyla gemlenmemişlerdir. 


İşte budur, gerçek oku’mak ve insan okuya okuya yol alması beklenen yegane canlıdır. Bu gayreti göstermeyen inancın özünü kaçırmıştır, insan olmanın gerekliliğini reddetmiştir ki dinin diğer istedikleri hep insanlığının farkında olmaya çalışan, okumaya gayret eden insanlar içindir. Bundan uzak olan da akıl da olgunlaşmaz, akıl gelişip şuur oluşturmaz. Oysa tüm mükellefiyetler akıl sahipleri içindir ve akıl, iki kere ikinin dört ettiğini bilen beyinsel bir varlık değildir. Akıl sezebilmelidir, hissedebilmelidir, hayal edebilmeli, görülemeyen veya görülebilmesi için zahmet ve emek gerektiren gerçeklerle aradaki perdeleri aralayabilmelidir.

Kul kula mahkum olmak için, tabi olup sorumluluklarını başkasına devretmek için, kula kul olmak için var kılınmamıştır. Yunus’un dediği gibi; araya araya bulunacak hakikatler dururken buna gözünü yumup dünyanın lunapark bölümünde ömür geçiren, üstünü üstlük bir de bu gayretin içinde olan abid, arayış yolcusu ile alay etmesi affedilir bir durum değildir ve akıbeti vahimdir.

Bu hakikatten yoksunlar ilmi bile parçalayıp dünya ilimi ve Allah ilimi diye ayırır ve dünya ilmini aşağılarlar. Oysa tek bir ilim vardır ve onların dünya ilmi dedikleri, arayışın kazanımlarının dünya ortamındaki tecessüsüdür ve hepsi değildir. Aklı bunlara kapalı olan bu zevat, kendi akıllarını bilemediklerinden hissedemedikleri gerçekleri yalayıp yutmuş gibi davranır ve geriye kalan taklitçilikle başkalarına ilmihal bilgileri satıp dururlar. Ve bunu emr-i bil ma’ruf (insanları doğruya, iyiye, gerçek insanlığa davet) kisvesi altında yaparlar. Düşünmeden kendilerine tabi olunmasını beklerler. Oysa bu kutsi ifadenin karşılığı, çoğunun anladığından farklıdır ve oku’mak emri ile taban tabana zıttır.

Din düşünmekle başlar, araştırmakla elde edilenleri kullanıp dahası için soyut dünyaya, mana alemine geçişin kapısını hayal ve hislerle aralamakla sağlanır. Bu gerçek, günümüzden binlerce yıl öncesinin antik Yunan düşünürlerinin bile dikkatinden kaçmamış; bilimsel arayışları ve hayal gücünü kullanmayı fiziklerinin ulaşamayacağı soyut aleme geçmenin ve anlayabilmenin yegane yolu olarak görmüşlerdir. Örneğin bu dönemin filozoflarından, dünya tarihine mal olmuş Socrates ve öğrencisi Platon, yaşadığımız dünya ile paralel başka bir alemin olduğunu ve asıl hakikatin orada olduğunu, bilimin ise o alemdeki bir gerçeğin dünyadaki izdüşümünü üretmeyi amaçlayan bir ulvi çaba olduğunu kabul ederler. Bu çok önemli bir tespittir. İslam’ın dünya ve ahiret tanımdır. İnsanlığın bu arayışlarını dahi bilmeyen, okuma fukarası ve taklitçilikle yakasını kurtaracağını sanan miskin müslümanların ve onların kurdukları şirketten veya devletten farksız, güç öbeği durumuna gelmiş cemaatlere göre kendileri dışında herkes cehennem yolcusu, gerçeklerden bihaber, dini doğru yaşamayandır. Hatta dinimiz içinde serpilmiş diğer fırkalar bile. Bu ahvalde, eski Yunan desem küplere binerler. Oysa düşünmedikleri, aramadıkları, tetkik etmedikleri için bihaber kaldıkları insanlık yolculuğu azizdir, emek doludur. O yolculuk belki herkesi doğru yola çıkarmaz, bir yerlerden şarampole yuvarlanabilir insan ama bu yolculuğun riskidir ve en çok yuvarlanan da kendileridir, farkında olmadan.

Resim: Akademi okulu. Plato ve öğrencisi, Aristotales. Plato yukarıyı işaret eden eliyle bilginin tüm kaynağının mana alemi olduğunu savunur. Aristotales ise dünyacıdır ve  yeri gösteren eliyle, asıl gerçekliğin görüp dokunabildiğimiz dünyadakilerden ibaret olduğunu savunur. Tıpkı bugünün insanları gibi.

“Akademi” ifadesinin kaynağı olan Platon okulunun kapısında yazan şudur: “Allah’a inanmayan ve geometri bilmeyen giremez.” Biz de ise Allah’a inandığını diliyle iddia eden ama yürekleri fiilleriyle ikrar etmemiş muhteremler geometriden de matematikten de fizikten de bilumum bütün bilimlerden uzaktırlar. Çünkü dünya ilmi günahtır! Ve bundan mahrumiyetle Allah’ın ilmine vakıf olacaklarını düşünürler. Kapılarına onlar herhalde şu tabelayı asmalılar: “Allah’a inanmayan ve geometri bilen giremez.” Bilimle iştigal edenlerimiz de başka bir alemdedir. Onlar da bilimin içine Allah’ı karıştırmayı ayıp sayarlar. Hatta inancıyla bulgularını bağdaştırmayı bilimsellikten uzaklaşma olarak görürler. Halbuki; bilim insanların aklıyla sezinlediklerini ki onun da kaynağı inançtan beslenir test ve ispat etmek konusundaki azimli çalışmanın, arayışın adı olmalıdır. Onlar da kapılarına her halde şöyle yazarlardı: “Allah’a inanan ve geometri bilmeyen giremez.”

Bütün bunlardan sonra iki el arasına kafanın alınıp düşünülmesi zamanı: Kim Allah'ı daha iyi anlamış? Kim isteklerini daha iyi kavramış? Kim kendisinin dünyadaki varlığına daha isabetli anlam bulmuş. Kim körü körüne tabiyeti bırakıp kendi yolculuğundan, dinin doğru anlaşılmasına, gerçeklerinin kavranmasına bir katk üretebilmiş?.. Bunlar fanatizm, bağnazlık, bidatçılık, din tanımazlık vestiyere bırakılarak oturulup düşünülerek yanıtlanması gereken sorular.

Ki zaten bundan ötürü insana haykırılıyor, defalarca Kuran’ı Kerim’de: Halâ düşünüp akıl etmez misiniz? Haydi biraz düşünelim ve akıl edelim, ne dersiniz?

Allah şüphesiz arayana, okumaya çalışana verir. Velev ki gayri müslim olsun. Hazreti Musa ve Firavun’un sihirbazlarının kıssasını hatırlayın. Bir peygamber dahil olsa, çalışmayana değil gayet ehli olana gider ilahi destek. Elde tesbih sallayıp gümüş yüzük takmaktan daha fazlası gerek, gerçek bir müslüman olabilmek için. Belki de kendinizi içinde bulduğunuz düzen, doğrusu değildir. İslam coğrafyalar, gerçek İslam'ın unutturulup yerine ikame edilen cehalete mahkum eden şuursuz tabiiciliğin, taklitçiliğin, miskin şekilciliğin cezasını çekiyor. İlim de bilim de kaçıp gitti, İbn-i Sina'nın dediği gibi. Uydurulmuş dinden kurtulup, dinimizin aydınlığa koşturan ve anlamaya çalışmayı farz kılan asli dairesine dönmedikçe de huzur ve emniyet bulamayacak, sadece yeni cemaatler holdingleşecek, yeni şeyhler zenginleşecek.Onlar da bilimini reddettikleri dünyanın nimetlerini; cep telefonlarından binmeden adım atmadıkları lüks otolara kadar çuvalla paralar döküp Henry'den, George'dan almakta ve kullanmaya devam etmede bir mahsur görmeyecekler.

Neden düşünen insan sevilmiyor, anlatabildim mi? Çünkü tabi olacak askerlerin sorun çıkarmaması, sadece tepedekilerin iradesini uygulaması gerek. Diğer taraftan George ve Henry'nin de mal satması için düşünmemesi gerek avamın. Sonuçta herkesin örtüştüğü çıkarıdır; düşündürmemek. Tüm bunları da ülkemizi seven yöneticilerimizin görmesi gerek.

Cem Turan





1 Haziran 2016 Çarşamba

ŞİİR: ÖĞRENCİNİN ÖĞRETMENE YOLCULUĞU













ÖĞRENCİNİN ÖĞRETMENE YOLCULUĞU

Önce hiç cismim yoktu, dünya ölçüsüne gelecek
Kapladığım bir hacim yoktu, alan yoktu; yer edinecek.
Ta ki bir gün milyonlarca hücrenin kıran kırana yarışında
Kim derdi ki ben gibi biri, hepsini geçip birinci gelecek.

Rakiplerimi geçtim üçer beşer, nefes nefese
Sonunda ipi göğüsledim girip bir balonun içine.
Meğer ne zor işmiş yokluktan benliğe adım atmak
Ve annemin sıcaklığına yayıldım; sere serpe.

Tatlı bir sıcak beşikteydim, sallanır sağa sola; tıngır mıngır
Sallandıkça deniz, başım bir o yana bir bu yana yaslanır
Hele bir de dalga vurdu mu ses gelir benden, gluk gluk!
Bir noktadan başlayan yolculuk, işte böyle yol alır.

Dokuz ay kadar, bir balıktan farksızdım; yüzdüm
Olgunlaşan turşu gibi; büyüyüp şişti, elim yüzüm.
Bir plankton misali, varla yok arası noktadan
Oluştu bedenim; kol, ayak, burun ve gözüm.

Astronot gibi bir hortumla bağlamışlar beni
Arada bir sordum: Merkez, orada herşey iyi mi?
Merkez beni duymayıp, annem beni unutunca
Arada bir savurdum büyük balona tekmemi.

Bir can olarak var olmak mı: Hiç kolay deme
Sapasağlam göz açmak dünyaya, tam bir mucize.
Belki milyarda bir ihtimal var, sağlıklı doğmaya
O da gerçekleşince; görecektiniz, herkeste bir neşe.

Bir gün bozdular benim beş yıldızlı konforumu
Su boşalıp gitti, sanki biri kırdı akvaryumu
Ortada kalakaldım, denizden çıkmış balık
Sonunda biri çekti başımdan, eliyle tuttu.

Eyvah dedim yakalandım; bir balık güdüsüyle
Feryat figan, kendimi verdim hüngürtüye.
Telefona sarıldım: Alo merkez, cevap ver!
Meğer telini koparmış çoktan, köftehor ebe.

İmdat dedim gidiyorum, susuz yaşamadım böyle
Salladı tepetaklak bir güzel, hekim alıp eline.
İşte o vakit, olanca kan beynime boşaldı,
Belki pişman oldum, hücre yarışına girdiğime.

Kaçarı yok artık, dönüş yok, başa gelen çekilecek
İyisi mi ağlamayı bırak dedim, bak resim çekilecek.
Zor işmiş nefes almak bile, sanki ciğerim dağlandı
Dünyaya gelmek için ağır bir bedeldi ki ödenecek.

Koydular beni ortaya, sanki Karamürsel sepeti
Teyze, nine doldu ortalık; kocaman balina gibi.
Hah dedim, geldik yerine; bu dünya bir panayır
Karar verdim o vakit, durmaya biraz mesafeli.

Lafı fazla uzatmadan, sabırları pek taşırmadan
Az gidip uz gidip de yolu fazla dolaştırmadan
Göz açıp kapayıncaya dek, ben pek büyüdüm
Boy attım, babamın yeni sakalı bile çıkmadan.

Başta herşey renkliydi, sanki gökyüzündeydim
Büyükler pek tuhaftı, ben başka alemdeydim.
Onlar üstünde dede resimli kağıtları severken
Ben rengarenk balon, oyuncak peşindeydim.

Daha neler yansırdı benim hayal perdeme
Bulutlardan resimler çizerdim, gözlerimle
Çok geçmez; ağzını kapatırdı pamuk tavşan
Rüzgarla kılık değiştirip dönerdi bir kediye.

İyi kötü, dilim döndü kelimeye teker teker
Önce anne baba, sonra dilim söyledi neler.
Biy tıytıy düt itip dallayı yedi kıtıy kıtıy uff
Her söylediğim bizimkilere geldi bal, şeker.

Sağa sola derken bir gün koltuktan tutup
Kalkıverdim ayağa, hop belimi doğrultup.
Görecektiniz; aman bir alkış koptu evde
Sanki ayak basmıştım Ay’a, uçup konup.

Çok sürmedi elbet, herşeye yeter oldum
Bir şey bırakmadım, bazen kırıp bozdum.
İnanki anneciğim bilim aşkı buna sebep
Sonunda bu işe de bir noktayı koydum.

Söyledi babam ninni; uyusun da büyüsün
İçimden geçirdim bazen; şimdi görürsün
Bir de baktım baba geçmiş uyku moduna
Meydan bana kaldı dedim, sen büyüksün.

İlk sanat çalışmamı yaptım evin duvarına
Resim sanki sürrealist, harcadım epey çaba
Hala anlamadığım çığlık: Evladım bu ne!
Galiba kuşak farkı, babam biraz eski kafa.

Cicilerime bir haller oluyor, sürekli çekiyor
Anneme sordum, dedi ki elbisen küçülüyor.
Yatmadı mantığıma; kıyafet küçülür mü?
Aslında büyüyen benim, annem bilmiyor.

Annemin karnı şişti, babamla bir gün geldi
Diyet mi yapmıştı ki birden böylece inceldi?
Babama mimik yaptım: O elinizdeki de ne?
Kardeşin deyince bende ışık geldi gitti.

Ne desem boş, kaçtı birden ağız tadı
Bir ortak ile bölüştük canım saltanatı.
Ne güzeldi,  idim evde tek imparator
Oysa şimdi dama mı düştü ayakkabı?

Yanılmışım, meğer ne güzel şeymiş
Hem bana sevgi hiç de değişmemiş.
Babam öyle dedi, aldı beni kucağına
O da ben gibi, Allah’tan hediyeymiş.

Gün günü kovaladı, ben de peşinden
Üç, dört yaş derken çıkmışım beşten
Bizimkiler tuttu beni, karga tulumba
Girdik bir binaya geçip bir bahçeden.

Anneme sordum neresi, dedi ki okul
Babam önden seslendi, durma sokul.
Görmediğim kadar uzun koridordan
Geçip giderken, akıbetim bir meçhul.

Ve okulun ilk günü, bendenizin dramı
Kalbimi fırlatacak sandığım bir çarpıntı.
Sonuç vermedi, istemem diye diretmem
Kurbanlık gibi çaresizce, dizildik sıralı.

Öğretmen girdi içeri, gözleri çakmak
Anneciğim söyle, iğne mi yapacak?
Birazdan perde gibi yanakları açıldı
Tebessümü oldu, inmeyen bayrak.

O günden beridir şaşarım halime
Babam daha önce getirmedi, niye?
Nasıl da kalmışım senden uzakta
Sayıyorum o zamanı, körlüğüme.

Önce çizgi çubuk ve sonra alfabe
Birden okumayı ben söküverince,
Açıldı sanki bir perde, başladı açlık
Bir daha hiç sönmedi aşkım bilgiye.

Aradan yıllar geçti, göz açıp kapar gibi
Neler yaşadık birlikte, sanki rüya gibi.
O yabancı bakışlar oldu bana kardeş
Sınıf dolusu arkadaş, tıpkı ailem gibi.

Ondan öğrendim ki meğer bireymişim
Küçük bedende atan koca yürekmişim.
Meleklerin secde edip de imrendiği
İnsan denen bambaşka değermişim.

Anladım; öğrenmek değil asıl marifet
Herkes bir şey öğrenir, eğitim keramet.
Dönüp de geriye, görünce tüm geçmişi
Girmişiz bir yola senle, sonu selamet.

Biz bir tohumduk, sen bir güzel bahçe
Ekildik toprağına hayal ve pırıltı cepte.
Öyle sardın ki çıkmamak ne mümkün
Filiz verdik hepimiz, başlar bakar göğe.

Başkaları dur derken, sen uçun dedin
Her acabamızda arkamızda cesarettin.
İnanınca hayaller dönüverdi gerçeğe
Şükran sana, inancına bizi ortak ettin.

Şimdi geliyoruz bak, hepimiz yanyana
Giriyoruz etrafında saygıyla kol kola.
İlk bilgilerimiz ve kalbimizde idealler
Sıradan olmayacağız, sözümüz sana.

Razıydı köleliğe Ömer, bir harf için
Sen sormayı öğrettin; neden, niçin
Hesap edilmez ki işlediğin değerler
Bir ederini bulamadık verdiklerinin.

Eller şimdi havaya, niyet ettik duaya
Biz senden razıyız, olsun Mevla da
Kılsın bizi Fatih, seni de Akşemseddin
Boyunca ardından yürütsün o Hüda!

Ya Rabbi, “Oku!” diye emrettiğin biz
Bize okumayı öğreten öğretmenimiz.
Değil sade yazı ve okumak dünyayı
Sevdiren o, sen de onu sev; kefiliz!

Büyük yüreklerin küçük elleri kalktı göğe
Biz günahsızların duasını tez kabul eyle.
Akıbetini merak eden neyle meşgul, baksın
Allahım, öğretmeye gönül vereni aziz eyle.

İyi görürüz biz, olsak da gözümüzü yumar
Selam olsun kalbimizi gördüren mihmandar.
Buyrulmuş ki ancak dileyene verilir ilim,
Ya Âlim, biz de senden dileriz kıl hissedar.

Hak’tan aldığımızı hakça halkla paylaşacak
Edindiklerimiz bize araç ki amaç seni bulmak
Hiçbir zaman malayaniye bağlanmamayı
Hal ile öğreten anne babamızdan razı ol, Ey Hak!

Öğretmenimizin öğrencisiyiz, başımız dik
Biz senin enginliğinde özgürce şekillendik.
Seni hiç unutmayacağız ve ayrılmayacak
Kenetlenmiş kalplerle bir ömür biriz dedik!

Cem TURAN

16 Mart 2016 Çarşamba

DİKKAT! SALGIN VAR (EĞİTİM-ÖĞRETİM)

Bugünün insanına bir bakın, nasıl yetişiyor?

Gelişmek, gerçekten kendi sınırlarını aşarak bir beden idrak, algı açısından yeni ufukları görebilmek olsaydı; kurslar sınavlara kadar, dersler son yazılıya kadar olur muydu? Kitaplar mecbur bırakılan son gün, bir daha açılmamacasına kapatılıp mühürlenir miydi?

Bilgiye hürmet olsaydı, kitaplar dönem sonlarında çöp kovasını boylar mıydı? Hiçbir kitabın yolu kağıt hurdacısına düşer miydi?

Dürüst olun! Bugünün meyvesi olan insan genetiği değiştirilmiş ve doğasından ayrılmış bir beyin taşımıyor mu? Koca bir toplum "öğrenme" olarak kendini aldattığı ezberleme işini sınavlar, kendini kabul ettirmeler, eşiklerden atlamalar, başkalarını geride bırakıp vaad edilen makamları almalar için yapmıyor mu?

Şimdi durun ve şu soluksuz akıttığımız koşturmacanın bir an dışına alıp kendinizi, zamanı birkaç saniyeliğine dondurun: Düşünün, siz de onlardan değil misiniz?

Hangi babayiğit, öğrenmeyi gerçekten öğrencilerine sevdirebilmiş ve yaşamın vazgeçilmezi olarak kabul ettirebilmiş öğretmen, son yazılıdan sonra çocuklarının derse ilgisini koruyabiliyor?

Zaman zaman zararlı alışkanlıklara başlama yaşının ne kadar düştüğüne yönelik haberler duyarsınız. Kastedilen zararlı alışkanlıklar genellikle sigara, içki ve uyuşturucu gibi kimyasallardır. Oysa şuursuzluk, idraksizlik, dünyada bulunuş amacına karşı farkındasızlık da kötü bir alışkanlık değil midir? Öyledir, hem de ne beter bir illettir, bulaşıcıdır, koca bir toplumu alır içine de ortada sadece yaşadığını düşünen materyal, ünvan, madde bağımlıları kalır.

İşte bu illete de başlama yaşı bir hayli geriye çekildi. Olsa olsa ilkokulun ilk birkaç sınıfı bundan hariç tutulabilecek şuur için steril zamanlardır. Çünkü onlar henüz zehirlenmemiş, bu amansız mikrobu toplumdan, ailesinden almamış, alsa bile Allah'ın insanın içine yerleştirdiği antikorların baskın gelerek bitmek, tükenmek bilmeyen merak ve iştahla dünyayı, yaşamı kavrama dönemidir. 

Altın çağ denilen bu dönemden sonra gereği yapılmazsa, vücudun algı bağışıklığı daha fazla dayanamaz ve çöker, insan çevresinin kendisine enjekte ettiği düşünmezlik mikrobu için artık yataklık etmektedir. Altın çağındaki altın, çevre eliyle önce gümüşe, sonra bronza, bakıra, demire ve kömüre döner; artık değer üretmeyen ama önem için çabalayan biri olur insan.


Üniversite sınavına hazırlanma aşkıyla liseyi öğrenimini ikinci sınıfta boşlayan öğrenciler duyduk. Öğrenci velilerinin azmiyle elde edilen naylon hastalık raporlarıyla hayalet sınıflara döndü lise son sınıflar. Sonra ne oldu? Sayın yetkililer düpedüz tatil ilan ederek, bu çocuklara resmi izin vererek eğitim ve öğretimin bu hastalık karşısında çöktüğünü bir kez daha ilan etmediler mi?

Aynı dert, ortaokulun sonunda da TEOG aşkıyla yananları bekliyor. Ortaokul son sınıflar adeta TEOG için adeta savaşa hazırlanıyorlar.

Hastalık ilerlemeye devam ediyor: İlkokul son sınıf öğrencilerini de özel okulların bursluluk sınavları derdiyle kavuruyorlar. Hırs küpü velilerin, herşeyden bihaber yavrularını yarış atına döndürdükleri, bu uğurda özel ders aldırdıkları acayip bir koşuşuturmaca ile ilk ağır hastalık nöbetini geçiriyor, oyun çocukları. Bu sınavların yapıldığı Mart ayından sonra da hırs yorgunu dimağlarda arayın ki derse katılan öğrenci bulasınız.

Veliler kendi yaşamadıkları hayatı istiyorlar. Öğretmenlerin bir kısmı ve bu sistemin beslemesi olan kurslar da böylesi bir veba salgınını körüklüyorlar. Geleceğin dehalarını bilim insanlarını, içlerindeki hayallerini ve yaşamı anlayabilme azmini yok edip yerine çoktan seçmeli şıklarla hayata bakan hafızlık, ezbercilik katarak adeta nesilleri katlediyorlar. Ellerinde blok blok sınava hazırlık setleri, soru bankaları, geçmiş soru setleri, taktikler, tüyolarla dolaşan ve ufukları TEOG, LYS, KPSS ve bilmem alfabedeki ne harflerle türetme sınavlardan oluşan tuhaf canlılarara dönüştürüyorlar.


Bunlarla bitiyor mu? Üniversitelere akademisyen, bilim insanı, yüksek lisans ve doktora öğrencisi alınıyor. Neyle alınıyor? Yine aynı şablondaki ALES sınavı ile. Yani kurs çocuğu olup, ezber yapabilen ve zaman yönetimin kurdu olmuş, bilimsel kişiliğe ve derinliğe dair dirhem sınama olmayan bir test sınavı ile. Bazı aklı başında ve köklü üniversiteler kendi bünyesinde bilim sınavı yapıyor ve asıl ölçülmesi gereken, aday olunan alandaki bilimselliği ölçmeye çalışıyor. Ama YÖK diyor ki en kıymetlisi ALES sınavı ve bu testin sonucudur asıl belirleyici olan. Sonuç: Bilimsel sınavın birincisi üniversiteye alınmıyor; ALES notu yüksek, zamanlamanın piri, kurs cengaverine kapı zoraki açılıyor. Akıbet: Bugünkü üniversitelerimizin akademik hali ortada. Test meraklıları içeride, bilim meraklıları desteksiz dışarıda ki onların bir kısmı bu güdülerini tatmin edecek ortam bulamadıklarından illegal örgütlere lider bile olabiliyorlar.

Kim bilir; belki de her önemli salgın hastalıkta yapıldığı gibi karantinaya alınmalı ve islah edilmeliyiz ama bu hastalığımıza derhal bir çözüm bulmalıyız. Yaşamı madde, iktisat, para olarak görenleri de harekete geçirmek için söylemeliyim ki; aksi halde hiçbir zaman gıda dışı sanayi ihracatımız, ithalatın önüne geçemeyecek. 

Evet belki ben dokuz köyden kovulurum, beni kimseler sevmez bu doğruculukla ama eğitim öğretim adına akıttığımız bu zehir son bulmalı, meraklı ve "oku"yan insanlar üretmeliyiz ve en önemlisi bunu kendisi ve merak güdüsünü tatmin için yapmalı. Ürettikleri de insanlığa hediyesi.

Cem TURAN