9 Nisan 2015 Perşembe

MÜZİĞİN ENFORMATİĞİ

Kayahan gibi aslana "miyav" dedirtip kediyi "pırr" diye uçurmak, Barış Manço gibi naneden limon kabuğundan girip ayılarla, eşeklerle, dedelerle ninelerle gönüllerde taht kurmak, Veysel gibi uzun ince bir yolda hayatı ve varoluş gerçeğini sorgulamak ya da Makber gibi ölmeden ölmeye empati yaptırtmak...

Bunlar ve bunlar gibi şaheserlerin ortak özelliği; değerler kazanında pekmez kıvamına gelinceye kadar kaynayıp çok zengin bir hayal gücüyle bezenmiş olmak.

Ve zamane: Bunların kıyısından dahi geçmeyen, ruhun değirmeni olan eğitim (öğretim değil) koridorunda adım atmamış şahsiyetlerin lakırdı ve tamtamla karışık vücut teşhirinden ibaret acınacak halleri.

Genelde olduğu gibi, bugün de müzik yapan ve sanat icra ettiğini düşünenlerin en yaygın sermayesi, şehir hatları vapurundaki bir cankurtaran simidi gibi; koltuklarının altından eksik etmedikleri, sözüm ona "aşk". Hiçbir kavramın içi günümüz şarkılarıyla bu denli boşaltılmış olmaz. Aşk hiçbir zaman bu denli ucuz bir anlam ifade etmez, birbirinden garip figürlerle ekranları bocalayan, pek çoğunun isimlerini dahi öğrenmeye fırsat vermeyecek kadar kısa ömürlü ellerde. Ama nafile; yine de aşk bugün ve gelecekte şarkı yapanların kullanacakları en popüler ve garanti fonlardan biri olmaya devam edecek gibi gözüküyor.


Diğer taraftan, müzik tarzı sizinle uyumludur veya değildir, bilmiyorum ama her biri birbirinden didaktik eserlerin sesi Orhan Gencebay da sesini duyurmak için kendini teşhir etme ihtiyacı duymadı.

Zeki Müren adını duyunca bıyık altından gülen üretmezler birer ikişer bir tek tortu bırakmadan toprağın sinesine girmektelerken, onun adı bir abide gibi halen ortada ve sanat güneşi unvanını halen alan olmadı. Kimsenin zoruyla değil, ürettiğinin değeriyle korunmaya örnektir Müren ekolü.

Müzik hanende ve sazendelerin birlikteliğinden ibaretti. Bugün ise görsel şovların gerisine düşmüş durumda hem sazlar hem de sözler. Bu durum ise aburcuburdan farksız, faydasız, obezite nedeni fastfood'lar gibi değersiz ve içi boş bir müzik anlayışını getirip gündemimize oturttu. Dinliyorsunuz ama "bana ne verdi?" sorusuna yanıt bulamıyorsunuz çünkü böyle bir misyon ve çabası zaten yok güncel müzik yapımcılarının. Onlar geçmişin müzik üstadlarıyla sahneyi birer ikişer terk ediyorlar, "Sarı çizmeli Mehmet Ağa", Cem Karaca'nın "Tamirci çırağı" türlerinin son örnekleri olacaklar belki; insana gerçek dolu bir daveti, hikayeyi bütünüyle aktaran.

Ruha şifa da olabilir müzik: Süleymaniye şifahanesinde yüzyıllar önce müzikle psikolojik rahatsızlıklara derman olmaya çalışılan mekanları ilk gördüğümde irkilmiştim, çağdaşı Avrupa giyotine fazla mesai yaptırırken.

En ileri öğreti tekniğidir müzik, halen bundan bihaber "öğretimci" çoktur. Oysa müzik çok iyi bir bilgi taşıyıcısıdır. Bir anahtarın üzerindeki girinti ve çıkıntılar gibi, beynin keşfedilmeye muhtaç, karmaşık dehlizlerine girip hafıza kapılarına tam olarak uyum göstererek açar, bilgiyi oraya nakşeder.


Hipnotik bir araçtır müzik: Bunu bir süredir keşfetmiş perakendeciler, market zincirleri ritimlerin sihirli formlarını sürekli olarak mağazalarında yayınlayarak müşterilerinin mantık filtrelerini bloke edip kendilerini kaybedip ihtiyaç gözetmeden daha fazla alışveriş yapmalarını sağlamaya çalışmaktalar.

Tasavvufta da müzikal ritimler önemli bir yer tutar. Namelerin ahengi, bir kudümün ya da neyden etrafa yayılan sesin frekansı sırlı bir tılsımdır; mesajı kalplere taşımaya vesile olan. Aşıkın maşuku ararken, takatsizliğiyle çıkardığı bir haykırışın tezahürüdür. Kalpten alınıp yine kalbe saplanan, anılan nam-ı şifanın alamet-i farikasıdır; nameler. 

Semazenlerin her adımıyla ritme karşı durdukları mevlevi semah gösterilerinin izleyenleri saran atmosferi yine musikinin gücüyle kurgulanmış özel etkinliklerdir.


Ezan da Kuran da yine benzer tılsımlı makamlarla okunarak paslı kapıları açılsın diye yağdanlıkla zorlamazlar mı? Devasa boyutlu kilise çanlarından çıkan tok ve net vuruşlara ne demeli? Sizce ne için? Ya da yine kilise ayinlerinde çalınan ve kendine has, içime hep ürperti veren organ sesi bir tesadüf mü dersiniz yoksa yine gizemli sırlar kitabından çıkmış stratejik bir hedefimi var?

İlahiler de sadece insan sesinin enstrüman olarak kullanıldığı yalın halleriyle çok daha iletkendir, yürekleri yumuşatan ve insana dünyadaki misafirliğini hatırlatan. Lakin zamane, kendine has makam ve usülde kapıların kilidini açabilecek şekilde tasarlanmış bu harikulade yapıtların bile "modernleştirmek" adı altında, tam anlamıyla suyunu çıkardı. Pop müziğe hatta rock'a dönüşmüş, frekansı ve genliği bozulmuş bu çerçöp piyasa işlerine ilahi demek mümkün değil ve ilahi felsefesinin tam zıddına zarar üretip duruyorlar, tahammül edilmesi güç, para kanama niyetiyle yapılmış fason işler.

Henüz gün doğmadan, gecenin ilerleyen saatlerinin karanlığında kuşlara bir haller olur. Hiç yakaladınız mı o zamanı, adeta senfoni gibi gaga birliği yaparak verilen kuş konserini dinlediniz mi hiç? Kesinlikle tavsiye ediyorum, insana büyük huzur verir.

Enformasyonun sırrını biraz çözebilmiş siyasi partilerin imdadına da yetişir, müzik. İşinin piri ellerde, bir melodik ritimle siyasi dengeleri altüst edebilir, aleyhinize olan halkın teveccüh tablosunu lehinize pekala döndürebilirsiniz. Söylemiştim ya; tesir altında bırakıcı önemli bir etkidir müzik yeterki bu gücü yöneten bir fareli köyün üstad kavalcısı olsun yanınızda.

Daha uzar da uzar bu konu. Ses ve ritim yaşam için vazgeçilmezdir. Cırcır böceklerinin organize işlerinden milli marşların aidiyet duygusunu arttırıcı etkilerine kadar her yerde melodik kriptolara rastlarız. 

Müziğe yüklenecek misyon zamanla daha da çeşitlenecek ve değişecek. Belki bilgisayar iletişimi doğal ritmik sesler üzerinden yapılacak bir vakit sonra ve siz müzik parçası dinlediğinizi umarken, atı alan bilgi Üsküdar'ı çoktan geçmiş olacak.

Cem TURAN

7 Nisan 2015 Salı

SORUMLULUK TOPLUMUN YÖN VERİCİ ÖĞRETİSİDİR

İnsanlar çeşit çeşit ama bazıları sıkıntılı:

Satın almak konusunda aşırı istekli, aldığı ürün  ya da hizmette bir sorunla karşılaştığında hakkını savunmayı utanç verici, yerine yenisini almayı tek çözüm gören simalar var. Yakaları bir araya gelmediği gibi ticaretin de doğru bir kültür olarak kök salmasının önündeki büyük engel, bilinçli bir toplum oluşumuna mani, büyük çatlaktırlar. Ahlak dışı ticaret yapanları cesaretlendirdikleri gibi onların en sevdiği kişiliklerdir çünkü cepleri hortumlanacak daimi para kaynaklarıdır.

Bu şahsiyetler genellikle akıllı geçinirler, tezata bakın ki bundan dolayı da herşeyin onlara maliyeti çok daha yüksektir. Dış sese daha çok kulak verir, söylenenlerden çabuk etkilenerek ihtiyaca değil, imaja odaklanırlar. Tüketimlerini manipüle etmek müthiş kolaydır çünkü tüketimle kendilerini ifadeye yatkındırlar. Pazarlama dünyasının kurtlarının "iyiki varsınız kuzucuklarım" dediği familyadır.

Kullanım/Satın alma oranları oldukça düşüktür yani aldıklarının hesabını bilmez, kullanmadıklarını da satın alma güdüsünü tatmin için alırlar; ya atarlar ya kimseye fayda sağlamadan bir yerlerde atılacak duruma gelir, çürürler.

Biraz bencillik biraz tembellik bir hayli toplumsal sorumsuzluktan, etrafın söylediğine bu kadar duyarlılarken kötü deneyimlerini başkalarına açmazlar. Böylece ticaret kurumu üzerindeki en önemli otokontrol mekanizmasının gelişmesine katkıda bulunmazlar. Hayal gücü ve düşünsel üretkenlik de zayıf olur, haliyle.

Oysa biz insanız, sosyaliz. Hem toplumdan beslenir hem toplumu besleriz. Hem öğrenir hem öğretiriz. Hem tüketiriz ama hem de küçük şeylerden büyük değerler üretmeyi bilmeliyiz. Karşılaştığımız sorunları çözmeliyiz, üstüne gitmeliyiz; onlardan kaçıp yenilerini almak yerine. 

Evliliği bile bu gözle yaşayan, dizilerden devşirme zavallı bir zümre oluştu: Sorun varsa at, boşan, git ve yeni bir tane bul veya giderek artan trende uy ve birlikteliğin tüm sorunlarından kaçıp yalnızlığı seç, bir stüdyo daireye yerleş. İnsanlarla iletişimin laboratuvar koşullarında yapılan deney gibi sınırlı dakikalık "naber, nası gidiyo" lardan ibaret olsun. Ve sen de buna sosyal yaşama bağlı normal insan formu de. Yok daha neler.

Okulundan memnun olan öğrenciye, öğrencisinin zekasına veya becerisine söylenmeyen öğretmene pek rastlamadığım gibi; "kapak atmak" uğruna onca sınavlara girip çıkıp atanma bekledikten sonra memuriyetten şikayet edenlere de şaştım doğrusu... Sormak gerek; şikayetçi olduğunuz halleri değiştirmek için ne katma değer ürettiniz diye. Neyse sormayayım; onlar da gayret yerine basarlar sonra istifayı.

İnsan erdemlidir, değer üretir nefes aldığı her an ve sınav olarak önüne getirilen soru ve sorunlarla başa çıkmaya çalışır ömür boyu, kaçmaz bunlardan. Çünkü insan eşreftir ve çok değerlidir, bilse de bilmese de. Değerinin kaynağı da üretebildiği değer ve sorunlara karşı dirayet ve gayretinden gelir.

Acil şifalar diliyorum, hayatın sorun çözmek, onarmak, üretmek tarafında olmayanlara. Hayat sınavının her sorusuna isyan edip bahanelere sapanlara. 

Sorun varsa çözüm de sende. Çünkü eğer bununla baş edemeyecek birisi olsan, o sorun asla önüne getirilmezdi. Tüccarı  da öğretmenini de doktorunu da başbakanını da koca bir toplumu da eğiten duyarlı ve gayretdar insanlardır, benden ne olur deme.

Cem Turan

4 Nisan 2015 Cumartesi

HAYATINIZDA BİR DEVRİM YAPIN, KÜTÜPHANEYE GİDİN

Ailece şehirlerarası bir yolcuğun geceye tekabül eden anlarıydı ki, peşisıra hiç bitmeyecekmiş gibi birbirini tekrar eden yol şeritlerini izlemekten yorgun düşen gözlerimi dinlendirmek için, kısa süreli bir mola niyetiyle park ettik bir dinlenme tesis önünde. Tam araçtan iner gibi olmuştuk ki daha yüzümüze Anadolu'nun gece ayazı vurmaya fırsat bulamadan yanımıza rengarenk bir minibüs çöreklendi. Kapısını açtığında, jöle eriyiği gibi bir anda dışarı akıp etrafımızı, çizgi filmden fırlamışlar gibi cümbüş kılıklı kalabalık sarıverdiği gibi bir tufan patlayıverdi.

Kıyametin koptuğuna inandıracak, suf üfler gibi ensemizde inleyen borudan çıkan ses iç organlarımızın hepsi yerinden koptu gibi hissettirdiğinden, ruhumuzu teslim etmek üzere kelime-i şahadet getirmeye biçare yeltenişimizle birlikte, sanki arştan tepemize tokmak indi kavlinden, bir davul gümbürtüsü patlayıverdi...
...

Meğerse; uzaydan ışınlanmış gibi dibimizde bitiveren bu arkadaşlar Adana'dan gelip İstanbul istikametine giden bilmem ne takımının taraftarlarıymış. Takdir etmemek ne mümkün. Gayrete bakın; hafta içi, işi gücü, eşi dostu, babayı atayı sen bırak teaa memleketin bir ucundan diğer ucuna futbol aşkını koluna takıp yollara dökül. Fedakarlığın büyüğüne bakın ki; gece yarısından stadın önünde kuyruğa girmek adettenmiş meğer.

Bir de son birkaç yıldır devletin imkanları alet edilerek, devlet kurumlarının sponsor oldukları nur topu bir "kültürel" etkinliğimiz olmuştu ya, o zaman da çok duygulanırım bu fedakarlıkları görünce: Onda da halk geceden mağazaların önünde kuyruğa girer, perakendeciliğin semirgen imparatorlarını biraz daha ihya pardon, destek olmak için. Bu güzide, değer yüklü etkinliğin adı da "Hadi daha çok tüketelim" nam-ı diğer; "Shopping Fest".

Farkında mısınız, dini bayramlarda artık eline valizi alan tatile kaçıyor, geride kalanlar da ya eski kafalılıklarından ya fukaralıklarından, benim gibi memleketi bekler oldular. Onların da önemli bir kısmı bayram sabahını müteakip AVM'lerde soluğu alır oldular. Fedakarlığı görüyor musunuz, AVM Müdürü amcalarının ellerini öpmek, ona ve efradına harçlık verilmesi için özel tasarlanmış kapan içinde geçiririverir olduk o güzel, paylaşmanın ve büyüklerin etrafında toplaşıp sevgi akıtmanın diğer adı olan bayramlarda.
...

Kimine göre modernite böyle birşey olmalı. Bana göre ise böyle bir bozuntu çöp tenekesini boylamalı. Neyseki; konumuz bu değil, size getireceğim ve yapmanız için önünüzde sadece iki gün olan bir önerim. Öyle bir öneri ki; hayatınızda devrim gibi birşey olacağına, şu ana kadar istisnalar hariç, hiçbirinizin yaşadığını düşünmediğim bir iş yapmaya, çocuğunuzun zihnine ömür boyu unutalamaz güzellikte, sizinle ortak bir hatırayı mıh gibi çakmaya davet ediyorum.


Malumunuz kütüphaneler haftası diye bir hafta var. Yer yerinden oynuyor bu hafta maşallah, en az "shopping fest" günleri gibi. Kinayeyi bir yana bırakırsam, içler acısı bir haldeyiz kütüphanelerle diyalogda. En son ne zaman gittiniz veya hiç gittiniz mi? Ya büyüyüp çoluk çocuğa karışanlar; maçtan sinemaya, AVM'nin bin türlüsünden elektronik oyun salonlarına kadar akla hayale gelmedik "güzellikte" mekanlara götürülmeyi çocukların artık sıradan kabul edecekleri kadar sık aralıklarla yaparken bir tek gün içinde bir tek saat kütüphaneye çocuğuyla giren var mı aranızda? Ondan da vazgeçtim; kütüphanenin önünden geçen ve "bak çocuğum, burası kütüphane. Fi tarihinden kalma, eski kafalıların uğradığı anlamsız yer. Biz Google Hazretleri ile besleniyoruz." dediniz mi hiç?
...

Gelin bu hafta sonu bir devrim yapın, ihtilal olsun çocuğunuzun hatıratında örüntülediğiniz sizde. Gidin ve dokunun kitaplara çocuğunuzla. Öpün, koklayın kitapların beklemekten sarıya kaçan renkteki sayfalarını. Öksüz kalmışlıklarına son veremezsiniz belki kitapların, bundan sonra bir ziyaretgah olur mu kütüphaneler sizin için, bilmem ama bir kerecik bir saatliğine bunu yaşayın ve yaşatın çocuğunuza. Bir kerecik para, pul, oyuncak, hediye, televizyon, tatil, cici, süsten bahsetmeden, bunlara dokunmadan sadece anlamlı bir değer miras bırakın ona yadigar kalacak anınızla.

İşte o zaman, ayakta alkışlanmaya değer devrimci, ilerici bir ebeveyn olarak tarihe geçeceğinizden emin olabilirsiniz.

Çocuğu olmayanlar arkadaşıyla, kardeşiyle, akrabasıyla, annesi babasıyla gitsinler ve eklesinler ortak yaşanmışlıklarına. Hiçbir yoldaş bulamayanlar yanlarına kendilerini alıp gitsinler, emin olun yalnız kalmayacaklar. Kitapların dostluğu herkese yeter.

Cem TURAN

KAYAHAN İÇİN BAŞSAĞLIĞI: DEĞERLİLER VE ÖNEMLİLER (3)

3 Nisan 2015: Sanatçı Kayahan'ın vefat haberi üzerine.

Sabun köpüğü gibi şişip patlayarak yitip giden, patlamış mısır gibi tükenenlerin alanıdır şarkı dünyası. "Şarkı dünyası" dedim çünkü ben her eline mikrofon alanın kendine sanatçı demesinden ve dedirtmesinden haz etmiyorum. Sanatçılık öyle ucuz değil.

Bugün sesim titremeden sanatçı diyebileceğim bir abide kişiliğin daha vefat haberiyle üzüldüm. Şarkıları ilgi alanınıza girer girmez ama öyle kolay kolay kimsenin harcı değildir yarım asır eserleriyle yüreklerde terennüm olmak. Kayahan'dan duymadığınız ama onun eseri olan niceleriyle de örülüdür özellikle 80, 90'ların kalpleri. Kayahan'dan ayrı düşünemeyeceğim bir isim daha varsa; Nilüfer. Allah ona sağlık ve afiyet versin.


Sıkılmadan çarpıştırdığım önemliler ve değerliler yüzleri var ya toplumun: Şimdi Kayahan için düşünmeli; önemli mi yoksa değerli mi diye. Eğer önemli olduysa üç güne kadar unutulur, insanlar yeni önemlilere yanaşmak ve geçmişi unutmak konusunda mahirdirler. Oysa eğer Kayahan değerli olmayı başarabildiyse bugün onun için dünyada ölümsüzleştiği gündür. Unutulmaz, eserleri her yerde onu hatırlatır.

Ben inanıyorum ki Kayahan da değerliliğin en güzel temsilcilerindendir. Tıpkı Barış Manço, Aşık Veysel gibi. Bugünün çocukları onların yüzünü bile görmediler ama eserlerini mutlak bilirler. Yıllar içinde toplumun sosyal genetiğine işleyerek değer olabilmeyi başarmış, ekollerdir çünkü. 

Ve gerek Kayahan'ın gerek diğer değer katmış "sanatçıların" hiçbirinin eserinde boş lakırdı bulamazsınız, didaktiktir, dinleyene mutlaka birşey anlatır. Bugünün şarkılarının diliyle yazılmamışlardır çünkü ve ciddi felsefeler barındırırlar. Şarkıcılık da şairlik de iş mi diyenler, bir dizenin içine bir kitabı sığdırmanın erdemiyle tanışmadıklarından, yetersiz kapasite nedeniyle bunu yaparlar. Sanat da bilim de insan içindir ve insana bir katkı verme telaşını mutlaka taşımalıdır.

Güle güle Kayahan. Allah'tan insanlığa sevgi ve barış çağrıştıran, kalpleri yumuşatan, ehlileştiren, duyguya doyuran, yumuşatan eserlerin nedeniyle sana rahmet etmesini diliyorum. Ruhun şad olsun. Sevenlerinin ve halkımızın başı sağolsun çünkü Kayahan kültürümüzün içinde var ve sanıyorum hep kalacak.

Cem TURAN

2 Nisan 2015 Perşembe

BEN DE DİNAZORUM

2014 Verilerine göre; 181 üniversitede 5.5 milyon öğrenciye dayandı yüksek öğretim. Korkarım, bu yoğun üniversiteleşme ve mevcutlardaki yüksek kapasite artışı hazmedilinceye, altyapı oluşuncaya kadar bir süre geçecek ve o boşluk bataklıklar üretiyor, üzerinde sinekler üşüşen.

Niyeti okumak olmaktan uzaklaşmış nicesi, pankart bekçiliği yapıyor üniversitelerde. Sabahtan akşama dumanaltı olup aynı yola düşen kaderdaşlarından aldığı güçle hadleri aşıyorlar çoğu kez.

Böylesini tutup kolundan atmak da gerekmez, hemen öğretim özgürlüğünden dem vurmayın, ne olursa olsun hiçbir insan dışlanmayı hak etmez çünkü şifa sarılmadadır, sarmada, kucaklamadadır. Lâkin başta tutup kolundan, yoldan geçen herkesi üniversiteye almak büyük hata. Asıl böylesine üniversitede yer işgal ettirmek, gözü okumada olup bin nedenle kapıdan girememiş olanın öğretim özgürlüğünü vermemek değil mi?


Kızamıyorum: Eğitim ve erdem kazandırmak süreçlerinden bihaber, kağıt okumakla meşgulken, öğrenciyi kağıda döktüklerinden ibaret hatmediciler olarak gören hocalar, ağacın yaş olduğu demlerde düzeltmeye yeltenmemiş aileler var iken neyi gösterip de neye kızıyorsun, demezler mi? 

İnsan cehalet güvesiyle düşüp kalkınca kemireni çok olur; biri yapamazsa diğeri attığı trollere düşürüp birer ikişer çeker kendisine. 

Sonra da kapısında otobüslerle polis bekleyen yerler olur üniversiteler, insanların içine vicdan ve erdemlilik polisi dikememişliği telafi için.

Sonuç; üniversitelere kamp kurmuş militan öğrenciler, diplomalı suçlular, müptelalar, 
beyinleri yıkanıp topluma düşman yapılan bilinçler...

Bu şartlar altında, okumaya niyeti olmayana okuldan el çektirip, niyeti ciddi olan öğrencilere yer açılsa, öğrenim hakkı elden alınmış mı olur? Bu sorunun yanıtını verecek dirayette kimseleri görmemem beni çok düşündürüyor. 

Ah be güzel devletçiğim benim. Üniversite mezunu sayısını attırıp AB'li George'a sözümü tutacağım diye üniversiteleri diploma matbaası, meslek edindirme kursu durumuna düşürmen niye?

Diplomalı teröristleri de üretmiyor muyuz biz? Cüppe de geçirir sırtına, master da yapar icabında. Oysa bir toplum için en tehlikesi, insani değerlerden yoksunluk halinde kazanılan ehliyetlerdir. 

Ehliyeti olan ama trafik kurallarını yok sayan bir şoförün arabasına, kelle koltukta kim binmek ister? Kopya çekmeyi sıradan gören kimse için ezberledikleri semeri kitap yüklü bir katır yapabilir kendisini ama yüreği değer yüklü bir insan yapmaz. 


Bakın etrafınıza; rüşvetçisinden adam kayırıcısına, ihale yolsuzcusundan ideoloji satan hukukçuya, eli silahlı teröristten her yere sızan bilmemkimcigillere, insanların inançlarını sömürenlerden şovmenliği hipokrat yeminine değişen doktorlara kadar her yerdeler. Geçenlerde tıp alanında önemli bir profesör isimden bizzat dinledim; kendi hocası olan bir başka profesörün akademik yayın sayısı koskoca bir sıfır ama olmuş profesör işte ve keşke tek numune olsaydı bu. 

Bunları kim türetti diyen, en yakın aynada bir portresine baksın çünkü biz yaptık, toplum ve onun organizasyonu olan devlet. Kimileri yaptı etti kimileri göz yumdu, sükût etti ama hepimiz etti hem de ne içine etti...

Niceliklerin yer aldığı sayı dolup taşan öğretim raporlarıyla kendimizi tatmin ederken ya nitelikleri ne yaptık biz? Okula kaydolan kafa sayısı ile gururlanırken o kafaların içine bu topluma motor olabilecek, aydınlık katacak ne ektik diye soran, beri gelsin. 

Miş gibi yapmaya bayılıyoruz biz: Bunlar üniversiteymiş, içindekiler bilim için yanıp tutuşan öğrenci ve akademisyenlermiş, öyle mi?

E iyi, ben de dinazorum ama aydınlığa hasret bir dinazor.

Cem TURAN