26 Temmuz 2014 Cumartesi

ANNE-BABALIK VE ONU DA "-MIŞ" GİBİ YAPAN GULYABANİLER

Dün, oldukça elit, yeni İstanbul semtlerinin birinde, büyük bir marketin çıkışında tanık olduğum biz manzara, bunları yazmaya mecbur bıraktı beni. Yazarın "yazmasam ölecektim" dediği gibi ben de ölmemek için sizinle paylaşıyorum:

Anne ve babalık kurumunu hep çok önemsedim. Çünkü bu mertebeye gelmiş bireylerin, en azından teorik olarak, yaşadıkları neslin bir sonrakinin temelinde harcı olmaya, kendi zamanlarından bir sonraki kuşağa geçirgen bir turnusol, bir transfer kağıdı, taşıyıcı, dönüştürücü olmaya namzet, o yetkinlikte adaylar olduğuna inanıyorum. Bu sadece o makamın tanımı, o makamı işgal eden bireylerin halihazırdaki durumlarını tarif etmiyor.

Yine insanların bu göreve ihanetleri konusundan yalıtılmış şekilde, makam-ı âli olan bu çok özel mertebeyi irdelemeye, izninizle devam edeyim:

Bir insanın olgunluk emaresidir, aile kurmak. Bir ağaçtan önce tomurcuk, sonra yeni bir dal şekliyle uzayan, toplumsal olarak uzuvlaşan bir insanın, tıpkı kendinden öncekiler gibi tomurcuklar vermek için gösterdiği bir yönelimdir, anne-baba olma kararı.

Şatafatlı, sanal bunca mevki ve ünvanın pervasızca dağıtıldığı dünyada, bir insanın edinebileceği, bakiyesi inananlar için sonsuz dünyaya da uzayan,  en ulvi, büyük rütbedir anne-baba olmak.

Hani, eğlence yerlerinin kapılarına asılmış "Damsız girilmez" yazılarına nispet edercesine, anne-baba olunmadan anlaşılamayacak, çok özel bir bahçenin sakini, bahçıvanı olmaktır, anne-baba olmak.

Rehber olmaktır, yol göstermektir, öğretmen olmaktır, "ben" zamirini kitabından silip "biz" gözüyle yaşayabilmenin erdemine erişmişliğin sözlükteki izdüşümüdür, anne-baba olmak.

...Ve sağlam bir filtre olmaktır, ebeveynlik: Kendisini oluşturan toplumun, kendi gelişim süreçlerinde de bildiği, gördüğü, yaşadığı olumsuzluklarının, hatalarının, zararlı hallerinin şimdi oluşumunda söz sahibi olunan, yeni nesle de sirayet etmesine mani olan, iç dünyasında hissettiği varsa, geçmişin kötü izlerini geleceğe aktarmamak konusunda kararlı olan kişilerin güç işidir, analık ve babalık.

Bu ve benzerleri anne-babalıkta olmazsa olmazı anlatan bazı satır başları, kendimce. Ya olmaması gerekenler, yani; olursa olmazları nedir anne ve babalığın?

"Ti"ye alınacak, dizi filmlerden öğrenilecek bir görev, "saldım çayıra Mevla kayıra", "ille de ben" türü bir bakışı kaldırabilecek bir yer değildir, anne-babalık.

"Her koyun kendi bacağından asılır" diyenin taş olması gerektiği en üst sosyolojik halkadır aile. Bu sorumsuz, tuhaf savı savunan, zihninde yer ayıran bir kimse aile kurmaktan, anne-baba adaylığından, hazır olacağı güne dek uzak durmalıdır, toplumun bekası için çünkü bu bencillik kokan görüş, bir bireyin sosyalliğinin oluşmadığının, sorumluluk bilincinin en ilkel seviyede kaldığının bir göstergesidir. Bu kişiler belki 40 fırın ekmek yemeliler, anne-baba olmak için. Çünkü anne-babalık biyolojik bir olaydan değil, sosyal bir vasıftan beslenir, saygınlığını buradan alır.

"Dediğimi yap, yaptığımı yapma" diyecek kadar aymaz insanın işi değildir, anne babalık çünkü o, hal diliyle konuşma sanatıdır. En önemli okuldur aile. Boğazına kadar yanlışların, kötü alışkanlıkların, sorumsuzlukluklar yumağının içinde yüzen ve en kötüsü bunları umursamayıp sıradan gören ve kendi tomurcuklarını da buna ortak eden kişilerin yönetimindeki okuldan çıkanın işi gerçekten çok zordur. Çünkü her çiçek, yetiştiği çevreye uyar.

Parayla, malla, hediyeyle kendi yokluğunun, görevlerinden kaçışın yeri değildir anne-babalık. Bir öğreti, duygusal doygunluk, paylaşım vermeden eşyayla şımartılmış, tatminsiz, ruhen aç çocuklara telefondan "cicim" deme yeri değildir asla.

"İşim var, toplantım çok" diyerek, çocuklarının gelişim süreçlerini öteleyen, görmeyen, desteklemeyen, öncelikler sıralamasında "kariyerden sonra" bilmem kaçıncı sırada aileye yer veren kişilerin harcı değildir, ebeveyn olmak.

Ve toplum: Oldum olası, çocuklarını böyle önemli bir kurumun yönetimine hazırlamak, felsefesini aktarmak yerine "âdet yerini bulsun" kabilinden evlenmelere, şuursuzca zorlar insanları. Eskiden karakterin henüz esnek olduğu, genç yaşlarda evlilikler yapıldığından ve büyüklerin hep civarda olduğu geniş aile modelleri yaygın olduğundan, kontrol altında karakterler bir potada erir ve uyum gösterecek şekilde şekillenir, ortak bir davranış modeli haline gelerek ailelerin kurumsallığını sağlardı. Bugün ise "fırsat bulamaktan ötürü" otuz hatta kırklı yaşlara uzanan evlenmeler, artık çoktan elastikiyetini kaybederek "odunsulaşmış" karakterlerin dünya metaları ve maddi bağımsızlıklar eksenindeki güç gösterilerine sahne oluyor, sık sık. Sonuç; her geçen gün büyüyen vahim tablo: Bir oyun, dizi film senaryosu gibi kurulmuş ve parçalanmış aileler ve onların mutsuz, parayla doyurulmaya çalışılan çocukları.

Daha devam etmeyeyim, ucu herkese dokunur çünkü. Bu yazımın okuyucularının kimler olduğunu öngöremiyorum ancak bildiğim; büyük kısmının "üç günlük" denen dünya hayatının belki bir, belki iki gününü de tükettiği, belki de üçüncü günün uzatmalarında olduğu. Doğumdan sonra alınan ilk nefes, eğer nasibi varsa tüketilecek, "üç günlük" dünyadaki ilk yaşlanma halkası değil mi? Yarına bırakılmış sorumluluklar, ayyuka çıkmış umursamazlıklar, vurdumduymazlıklara bahane olan sanal telaşların önemsizliğini hatırlatacak bir ölüm bekliyor hepimizi. Oysa son pişmanlık hiçbir yerde para etmiyor.

Yazımın başında bahsettiğim marketin çıkışında ne mi gördüm?

Yeni, modern İstanbul semtleri türetiliyor büyük bir hızla. Küçük stüdyo daireler, etrafı duvarlarla örülü, ortasında "havuz" adında bir çukura doldurulmuş su ve çevresindeki bloklarla klişe şablonlara hızla alışıyor insanlar. Dolayısı ile böyle muhitlerin müdavimleri de başka oluyor ve bu profilleri ortaya koyan en şaşmaz "sosyal" mekanlardan biri de bölge marketleri.

İşte böyle yüzü asık, muhtemelen dağıtılmış ailelerin özellikle "anneleri" ve yanlarında mutsuz çocuklarının çokça olduğunu hissettiğim bir marketten çıktığımda, kapının önünde genç bir anne sigarasını ateşliyordu. Derin bir nefes çekip dumanını etrafa savurduktan sonra, yanındaki sekiz, bilemediniz dokuz yaşlarındaki oğluna, içinden az önce sigara aldığı paketi ve kullandığı çakmağı verdi. Çocuk, alıştırılmış olduğu bu anormal durumu yadırgamadan sigarayı ve çakmağı, safari pantolonun yan cebine koyup cep kapağını ilikledi.

Kötü oldum, boğazımı düğümledi belki de çoğunun es geçeceği, "adam sen de" diyeceği "sıradan" olay.

Adam ben de! Haklısınız, o pırıl pırıl yüzlü, aydınlık çocuk da kararacak, karartılacak çoğu gibi: Hep birlikte, "adam sen de" demeyi alışkanlığa dönüştürmüş, düşünmeden yaşamayı fazlaca sevmiş, görevinden ve geleceğine dair sorumluluklarından çoktan vazgeçmiş gibi görünen bir toplumun içinde ve anne eliyle.

Ne çok bir arada kullandım değil mi, anne ve babayı: Ömür pahasına, düşe kalka, gelecek nesle sağlıklı, mutlu, topluma değer katan, güzellikler üreten, hayat emanetinizi verseniz dahi "güzel işler defterinizi" sizin adınıza doldurmaya devam eden çocukların ve toplumun anne-baba üzerinde büyük hakkı vardır. Bu makamı bu denli değerli kılan, altına girilmiş olunan bu büyük sorumluluktur. Canla başla yapılması gereken, bireyin varlığının taçlandığı bu yüce yolculuğu hakkını vererek yapmaya çalışmak varken, anne-babay(-mış) gibi yapan gulyabaniler, cicili elbiseler, sükseli hediyeler, gezmeler tozmalar, istemeden almalar, özel kolejlere göndermelerle ne çocuklarını kandırabilirler ne de bu topluma verdikleri zararın vebalinden kurtulabilirler.

Gulyabani fazla kaçtı, ağır geldi diye düşünmeyin hiç. Az bile söyledim. Ağır olsunki, onlara, onları hazırlıksız evliliğe iten onların ailelerine ve onların da ailelerine, hepsine göz yuman topluma, aileyi korumakla ilgili anayasal görevlerini bir kısım tüccar çok kazanacak diye bozuk para  gibi harcattıran, kitlesel bir eğitim aracı olabilecekken özellikle dizileriyle salgın hastalıkların vatandaşlarına bulaşmasına sessiz kalan develete kadar herkese ibret olsun.

Annelik ve babalık çürürse toplum çürür. Aile korunmazsa toplum yıkılır. Şuur, bilinç olmazsa yaşam sadece biyoloji kitaplarında anlatılır. İnsan olmak ise bir başka bahara kalır.

Cem Turan

YÖNERGELER VE PROTOKOLLER TOPLUMU OLMAK

Farkında mısınız, her yerimiz giderek uyarı levhalarıyla doldu. Sarılı, yeşilli bir sürü levha. Kimi otobüste "o koltuğa oturma" diyor kimi "oturacaksan şöyle otur". Kimi "ses yapma" kimi "doğru yürü, etrafına bakma"...

Özellikle toplu taşıma araçlarında ayrılan koltuk işaretlerinden başlamak istiyorum: Medeni bir toplumda bu tür rezervasyon ifadeleri kullanmak dahi aslında insan onurunu incitici derin manalar içeriyor, üzerinde düşünüldüğünde. Okuyana "sen düşünemezsin şimdi, ben sana söyleyeyim" der gibi. Tabi, medenilikten kastım benim biraz farklı ve değer odaklı olduğu için bilinçaltımızda yerleşik medeniyet adreslerindeki uygulamaların bunun tam tersi olduğunu da söylemeliyim.

Oysa otobüste, vapurda, trende, metroda ve hatta parktaki bankta... Her ortamda her yer onlarındır, ayrıca rezervasyon yapmaya gerek bile yoktur. Özürlü, yaşlı, hasta yerini seçer ve yanaşması orayı istediğini gösterir, hemen gereği yapılır ve oturtulur. Ya da öyleydi böyle mekanikleştirilmiş bir yaşam şekline koşar adım geçmeden önce.



Çocukluğumu anımsıyorum; bir çocuğun, gencin bir büyük otobüse bindiği andan itibaren halen yerinde oturması büyük cesaret isterdi, yüzü kızarırdı. Otobüste birilerinden bu konuda, kızar edayla bir ikaz almasından çekinirdi çocuklar. Epeyce sonraları, uyku numarası yapma modelini geliştirdi bir kısım gençlik. Artık toplumsal dönüşüm başlamıştı. Bugün ise bakıyorum, bu tür numaralara bile gerek görmüyor toplumun filizleri hatta bir yaşlının veya hafif özürlünün bir gençten yer istemesi cesaret istiyor. Yanıbaşında ayakta duran ihtiyara inat, gayet rahat uzanıveriyor gençlik. Öyleki belediye, eskiden olmadığı şekilde, başkalarını rahatsız etmeden oturma şekillerini de yönergelerle hatırlatmak zorunda kalıyor.

Rank, rütbeye dayalı sosyal alan rezervasyonları...

Eskiden orduevlerinde de çok katı şekilde olurdu. Hatta kamu, rezerve ayrıcalıkları oldum olası sever her alanda. Yaya kaldırımının hizmete açıldığı basit bir törende bile protokol kendisine ayrılmış özel bölümlere gelir ve oturur. Hatta kimi zaman sıraları yüzünden kendi aralarında bile tartışma yaşanır. Oysa gerçek yöneticilik ve özellikle liderlik hiçbir protokol rezervasyonu olmaksızın, kitlenin içten gelen saygı ve hürmet ihtiva eden trafiği ile o anda şekillendiği yerde belli olur. Eğer gerçekten liderliği ve yöneticiliği kabul görmüş, içe sindirilmiş bir kişi sözkonusu ise tebaa zaten tâbi olduğunu yüceltecek ve onu öne sevk edecektir.

Okul yaşamında bu daha belirgindir: Bir toplantı ya da törende hiçbir hocamızın ayakta kalmasına razı olmaz öğrenciler ve hemen baş köşeye zaten geçirirler. Hocalarımızın da -en azından ekseriyetinin- böyle bir koruma kalkanı, ayrılmış alanlarda ağırlanma gibi bir talebi yoktur. Tevazu tabanlı yüksek onurlu bir ağırlanmadır ve çok hoştur, duygulandırıcıdır, bu konuda tanık olduğum ve gözlemlediğim sahneler. Kimileri ise bireysel özellikleri nedeniyle bu konuda tebaasına güvenemez ki aslında güvenmediği kendisi ve yaptıklarıdır, kendinden önce protokol koltuğunu gönderir, yetmez etrafını çevirtir.

Genç toplum, olgun ve öğretici, karar verici, yönetici olan yetişkin toplum kesiminin ürünüdür. Şikayetçi olduğumuz davranışları da bizim eserimizdir, yaptıklarımızın sonucudur tıpkı başarı ve güzel davranışlarından kendimize çıkardığımız hisseler gibi.

Eğer kültürel değerlerimiz modernlik adı altında bir bir yok edilmeye bu hızla devam ederse, yakında her yerimizin sarı ikaz yönergeleriyle dolmasına şaşmamak gerekir.

Örneğin apartmanlara da konulmalı, günümüzün 18 katlı, 33 katlı gökdelenlerine de:
"Komşuna selam ver",
"Merhaba de",
"Güleryüz göster",
"Çocuğu sev",
"Büyüğe saygılı ol" .. gibi.

Farkında mısınız, sokakta çocuklara yanlış bir hallerinde nasihat veren büyük de göremiyoruz artık. Çünkü "Sana ne!" yanıtı şamar gibi hazırda bekliyor. Çocuk annesini çağırıyor, o da "Sana ne!" demez mi dedeye, nineye. Tıpkı yabancı "medeni" örnekler gibi çocuğa yaklaşmak ve uyarıda bulunmak yakında suç sayılabilir bizde de, hazırlıklı olun.

Velhasıl söylediğine söyleyeceğine pişman oluyor ve yemin ediyor bir daha karışmamaya, iç dünyasına çekilip ölümü bekliyor. Çocuk ve gençler ise rehbersiz, danışmansız. İşte böyle çekirdek aile, çekirdek toplum olduk biz birkaç on yıl içinde.

Çekirdek... Kolay yutulur yiyecek. Yutulma riskimiz eskiden bu denli yoktu, toplumun hücresi sağlam aile yapıları bir bent gibi sosyal korozyonların önünde dururdu  ama bugün korkarım ziyadesi ile risk mevcut. Bunu görmek gerek.

Bir dinazorluk daha yapıp kaldırımlara ilişeyim: Harıl harıl belediyeler kaldırımları yeniden dekore ettiler son yıllarda ve halen ediyorlar. Bugün çoğu metropol kaldırımı, metro istasyonları sarı puntolu kaplamalarla görme engelliler için konuşur hale getirildi. Köşe başları tekerlekli sandalye geçişleri için yumuşak rampa geçişleri ile donatıldı. Çok da güzel oldu.

Lakin insanın aklına şu soru da gelmiyor değil: Beş on yıl öncesine kadar engelli insanımız, bu modern imkanlar yok iken ne yapıyordu? Geçmişten bu yana yollarda karşılaştığım bütün engellilerimizle ilgili hatıra kayıtlarıma başvurduğumda, hiçbir zaman yalnız olmadıklarını, yalnız bırakılmadıklarını çok net olarak söyleyebilirim. Eğer yolda gördüğüm bir engelli varsa, yanında mutlaka bir yakınını ya sandalyesini iterken ya koluna girmiş olarak yanında anımsıyorum. Geçmişin insanı engellisini asla yalnızlığa itmez, engellinin sosyal entegrasyonunda birinci dereceden rol sahibi, yollarda eli, ayağı, gözü oluverirlerdi. Böylece düz oluverirdi, engebeli kaldırımlar, özürlüler için. Bugün ise tıpkı engelsiz bireyler gibi engelliler de yalnızlığa hazırlandı, yalnız başına hayatını idame ettireceği normlara kavuşturulmaya çalışıldı kaldırımlar. Şimdi artık sık sık denk geliyorum, elinde asası ya da altında şarjlı sandalyesi ile bir başına şehri "okuyarak" geçen engellilere. Şüphesiz daha güçlüler ama yalnızlar. Siz hiç Avrupa'da yürüyemeyen yakınını sırtında taşıyan gördünüz mü? Zor... Ama bizim için gayet sıradan bir görüntüdür, yürüyemeyen anne, baba ya da çocuk, kardeşini sırtlayıp okula, işe, hastaneye veya nereye gidecekse götürene tanık olduğunuz. Giderek azalmakta yeni yaşam formatımızda.

Engelliler için bugün yapılanlara karşı olduğum gibi bir sonuç çıkmamalı bu yazdıklarımdan. Aksine onların gerçekten kendi ayakları üzerinde durmalarını sağlayacak her projeyi destekleyenim, daha fazlası olmalı. Yeterki engellilerimizin de toplumun diğer kesimleri gibi yalnızlaşmasının bir tezahürü olmasın bu düzenlemeler. Öyle yılda bir gün veya hafta engelliler demekle yalnızlıktan kurtarmış olmazsınız ya da sesli uyarı levhaları koyarak caddelere.

Bunca sözün özü; bir toplumda kültür eriyorsa sarılı, yeşilli, kırmızılı yönerge levhalarının sayısının artması, kaçınılmaz olur.

Cem Turan

HER İNSAN ÖLÜR AMA HEPSİ GERÇEKTE YAŞAMAZ

Cesur Yürek (Braveheart, 1995)... Vizyona girdiği 1990'larda mübalağsız, yedi yada sekiz kez aynı sinema salonuna giderek seyrettiğim, her defasında ruhumdan birşeyler koparıp birşeyler kattığını hissettiğim, Mel Gibson'un oyunculuğunu sonuna kadar konuşturduğu, benim için harikulade bir film. Henüz seyretmediyseniz, şiddetle tavsiye ederim, bulup mutlaka seyredin.



Ve Ortadoğu'da yaşananlar... Mutlu olmak dışında neredeyse her duyguyu farklı zamanlarda depreştiren olayların eksik olmadığı bir coğrafyada, güdenler ve güdülenlerin, insan canının değersizleştirildiği, eline silahı alanın haramiliğe soyunduğu dünyanın "uru". Oysa Binbir Gece Masalları'nda hep buraların efsanevi mimarisi ve gizemli ışıltısı anlatılır. Gerçekten de bir medeniyetler yatağının bir mafya yatağına dönüştüğüne tanık olduk, son on yıllarda.

Ve bir deyim: Bindiği dalı kesmek. İşte bunu yapan insanların toplandığı yer, Ortadoğu. Dünya üzerinde ne kadar güç odağı var ise, çıkarlarının çatıştırıldığı bir antik arena gibi adeta. Böyle bir arenada sulh, ancak oyuna ara vermek kadar sürer, dolayısı ile.

Hırsızın hiç mi suçu yok?

Pek tabi, var. İçindeki potansiyeli uygun şartları bulduğunda kinetiğe dönüştürüp, gözünü kan ve hırs bürümüş şekilde harekete geçmesi feci bir durum. Lakin evin kapısını sonuna kadar açanlar, tabelasında "müslüman" hatta daha da vahimi "insan" yazarken komşusunun güvenliğini hiç umursamayan, ahvali ile hiçbir samimi ilişkisi olmayan, petrol şırıltısı ile sarhoş, meşkü aşk içinde hayat sürenlerin, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyenlerin işledikleri suç ve altına girdikleri vebal karşısında korkarım hırsız devede kulak kalır. Çünkü hırsız kendinden bekleneni yapmıştır.

Oysa diğerleri insanlığı, müslümanlığı kitabi bir künye gibi sayfa üzerinde bırakmış, hayatlarına geçirmek şöyle dursun, dünyanın en alakasız topluluklarının bile içine düşmeyecekleri kadar yaradılış gerçeklerine taban tabana zıt bir hayatın, sapkınlığın içine düşmüşlerdir.

Bu insanların üretmek kitabına girmemiş, "bastır petrol parasını, al malı" diyenlerden olmuşlarsa, bugün pekçok örneklerini bu coğrafyada gördüğümüz gibi elalemin mandasıyla, ücretli himayesiyle yaşamaktan rahatsızlık duymayacak derecede onursuzlaşmışlardır.

Böyle bir kötü geleneğin mensuplarının, her ne kadar dış rüzgarların etkisiyle büyük oranda dejenere edilmiş olsa da halen koruduğumuz özgürlüğe düşkünlüğümüzü anlamalarını beklemek, abesle iştigal olur. Onlar maalesef, kendileri dururken bizim bunca kilometre öteden dünyada bu insanlık dışı ahvale çıkan belki de yegane ses olmamızı anlayamazlar.

Bizde de çok bozuldu istiklal bilinci. Çünkü "big brother" öyle istiyor. Topla tüfekle yıkamadıklarını son on yıllarda, başrollerde medya ve televizyon olmak üzere, sabır gerektiren bir kültürel çürütme stratejisi ile yapagelmekteler. Bugün "medeniyet" diye yuttuklarımız, geçmişte olmayan güncel bağımlılıklarımız var artık. Eski genelkurmay başkanımız sayın İlker Başbuğ'un yakınlarda yayınlanan kitabındaki şu cümleyi sizinle paylaşmaya değer, anlam yüklü buluyorum: "Özgür olmak, dışarıda olmak demek, değildir..."

Biz dışarıdayız şimdilerde. Çocuklarımız parkta oynarken bir bombanın kurbanı olurlar mı korkusu yaşamıyor, evimizde otururken penceremize bir tank namlusunun dayanmasını bile ihtimal dahilinde görmeden rahatça yaşayıveriyoruz, zahiren. Filistin'deki gibi sahilde kumdan kale yapan beş yaşındaki çocukların cesetleri gelmiyor hastanelerimize, yürekleri param parça eden anne baba dramları yaşanmıyor belki de. Fakat biz henüz özgür değiliz ve bunu bir hayli geç anladık. Ekonomik, bilimsel, sanatsal, endüstriyel ve politik özgünlüğümüzü ortaya koyabilecek, özgürce kendi stratejilerimizi uygulayamadıkça, dünyanın "tüketicileri" liginde bulunup bir pazar olarak birilerinin iştahını kabartmaktan öteye gitmedikçe de bağımsızlıktan söz edemeyiz.

Halimiz böyledir ve bu durumun uzun yıllar bilinçaltımızda "normalleştirilmesi"ni, uyuşturulmuş, bağımlılaştırılmış, kayıp nesillerle yaptı yapanlar. Şimdilerde biraz kıpırdanıyor gibiyiz ancak metodolojik hatalarımız çok fazla, bilimi görmüyor ve durumu "takım elbiseli, saçı jöleli" gladyatörlerle kotarmaya çalışıyoruz. Yazımın ana çatısı olmadığı için bu konuda daha fazla şey söylemeyeceğim,  merak edip ilgilenen olursa -ki özellikle sorumluluk taşıyan yetkililer cihetinden- bana sorarlarsa yapılan hataları tek tek sıralarım.
...
Bizim halimiz böyle olsa da dert edinmek bile güzel kalkınmayı, adil bir dünya içinde yaşamayı. Arap dünyası ile aramızdaki temel fark burada işte. Onlar dert etmez görünüyorlar, kendileri dışındaki hiçbir şeyi. Bu açıdan bizden ibretle, utanarak öğrenecekleri çok şey var aslında. Başta da onurlu yaşamak...

Cem Turan

İSTATİSTİĞİN CENGAVERLİĞİ VE ZEKAT

Çoğu kez... Bin tane süslü sözden daha anlamlıdır bir kare. Fotoğrafçılık ve çizerlik de gücünü zaten buradan alır. İşte bir çocuk, kimilerinin hiç bilmediği kimilerinin ise bilip de yüz çevirdiği muhitlerde. O da anne karnından steril bir sıvı içinde çıktı, onun da göbek bağı ve plasenta ikizi vardı doğduğunda, tıpkı diğer bebekler gibi.


Anne babası belki şimdilerde adet olduğu üzere; kız ise pembe, erkek ise uçuk mavi çikolatalar ikram edemedi ziyaretlerine gelenlere, yine aynı renklerde kapı süsleri asılmadı odalarının kapısına. Belki özel bir hastane odasında bile ağırlanmadı, ya koğuşta ya da evde mahallenin ebesi kesti annesiyle düğümünü.

Seremoniler, nüanslar elin tersiyle bir kenara itilince, gün gibi ortada hakikat: O bir çocuk. Benim, senin, onun çocuğu gibi.

Hani ülkeler yarış halinde ya: Yaşasın Gayrisafi Milli Hasıla! Ülkenin gelirini alıp o toprakta yaşayan insan sayısına bölüp, diğer bir ifade ile aritmetik ortalama hesaplayıp "Aha da kişi başına gelirimiz!" derler ya parayı hesaplaya hesaplaya bitiremeyen ekonomist amcalar, işte ondan bahsediyorum.

Hani bizde 2014 Yılı itibariyle 11.000 USD'yi geçmesi beklenen o sihirli ve özellikle maddeperest ekonomistleri kendinden geçiren GSMH dedikleri bir kişinin başına düşen gelir.

Şimdi o sözü edilen 11.000 USD'yi alın ve bu resme yerleştirin bakalım, nasıl başaracaksanız. Değil 11.000 Dolar, 11 Cent'lik bir standart görebildiniz mi, bu hakikat resminde?

Dünyanın ve dahi ülkemizdeki sorun istatistik oyunlarla onu alıp buna bölerek, çarpıp ekleyerek çözülesi değil. Bu olsa olsa istatistik cengaverliği olmalı. Lakin asıl sorun o bulduğunuz kafa başına hesaplanmış dilimden kimisi, bu resimdeki gibi bir kafaya düşmezken malumunuz olduğu üzere; kimisinin de yüzbinlercesinin birden bir tek kafaya düşmesi.

Adalet'in bam teli işte budur: Biri yerken diğeri bakmamalı. "Efendim, çalıştım da kazandım" diyememeli kimse. O mal ve çuvallara sığmayan paranın kendine ait olmadığını anlamak için inanmak gerek, hayattan kendini mesul görmek, sorumlu hissetmek gerek. Ki bunlar da herhalde insanın temel inşasında bulunması gereken malzemeler. Onlar yok ise üstteki şatafata kanmamalı, yıkılası, çürük bir insanlıktır konu olan.

Şunu görmeli, inanan yürekler için söylüyorum: Allah'ın rızkı, maddi kazancı kime, ne oranda vereceğinin hükmü kendisindedir. Kendinizi ne kadar paralarsanız paralayın, sizin için takdir edilmiş limitlerdedir kazancınız. İnsanın çalışıp, geçimi için çaba göstermesi ise fiili bir dua kabilidir ve kazancına vesiledir, hepsi bu. "Ben çok çalıştım, paranın belini kırdım, tabiki hepsi benim olacak" diyemezsiniz, bu yüzden.

İlmin durumu farklıdır; Bilimle uğraşmak, ilim etmek ile kazanılacak dağarcık ve edinimleri ise insanın talebine bırakmıştır Yaradan. Kim bu konuda çalışır, gayret eder ve dilerse ona ilim verileceği müjdelenmiştir. Tabiki bir şartla: İnsanlığa fayda verecek türde, insanlığa hizmet etme ateşiyle yanılarak elde edilmiş ilim (!) Bu gayretin hürmetine, alimin mürekkebi şehitlerin kanından da üstün kılınmıştır.

Şimdi zekat mevsimi... Bırakın istatistiklerle oynamayı, bilançoların ve bütçelerin içinde kaybolmayı. Şimdi bize ait olmayanı sahiplerine eriştirme zamanı.

Devlet için de sosyal adaleti sağlamak, gelirin herkese adilce ulaşımı konusunda adımlar atmaktır, mevsimsiz, her daim mükellefiyet. Balık verip durarak balık müptelaları doğurmak değildir, aslolan. Yeterince var zaten balık bağımlısı: Nüfusun belki yarıdan fazlası çeşitli gerekçelerle devlet baba'dan maaşlı. Amaç balık tutabilen insanlar olmalı: Tezgahlarımız boy boy, renk renk, leziz, "tutulmuş" balıklarla dolmalı ve akşama hiçbir tezgah satamamış olmamalı. Bunun için de canım Marmara, Karadeniz, Akdeniz dururken kalkıp da okyanus aşırıdan ithal somonlarla, ahtapotlarla baltalamamalıki balıkçılık büyüsün, insanlar kendi kendine tutunur olsun, sanayi, bilim ve ekonomi gelişsin, gerçek bir balıkçı ülkesi olabilsin bu diyarlar.

Biz çok farklıyız: "Güya gelişmişler şu balığı yiyor" diye şuursuzca herşeyi alıp yerli tezgahlara koydurmamalı devlet. Bir düşünür derki; insan ne yiyorsa odur. Biz gerçekten farklıyız, kültürümüz ve mayamız çok farklı. Kolay kolay anlayamaz kanı biraz daha ağır akan, soğuk Avrupalılar. Onlara körkütük hayranlarınız yüzünden, tezgahımıza son on yıllarda koyduklarınızla bizi, kültürümüzü; bizi biz yapan değerlerimizi müthiş bir korozyona uğratmakta üç kuruş tüccarlık kazancı için kimileri ve buna göz yuman, çanak tutan devlet erki. Oysa biz; hamsiyi, istavriti, çinekopu, mezgiti severiz. Müren balığından, deniz yumuşakçalarından pek anlamayız...

Güçlü olmak demek, bir gemideki yolcuların bir kısmını birinci sınıf kamaralarda ağırlarken diğerlerini kokuşmuş hangarlara mahkum etmek olmamalıdır. Bu geminin tüm yolcuları, insanlık onuruna yaraşır, belki lüks olmayan, mütevazi ama yeterli kamaralarda ağırlanmadıkça, ona değer görülüp, gelir dağılımı homojene edilmedikçe adaletten ve batı kültürüne göre değil, bizim kültürümüze göre "kalkınmış" olmaktan çok uzak olacağımız aşikardır.

Gerçekler, kağıt üzerindekilerden her zaman önde gider. Bu durum kağıt üstüne not düşülmüş istatistik hesaplamalar için de geçerlidir, şüphesiz.

Cem TURAN

22 Temmuz 2014 Salı

(MALIGN) KÖTÜ HUYLU TÜMÖRÜN RESMİ


Dünyanın genelinden insani normlara uygunluk bekleyemem, çünkü tescilli olan bir kısmı sınıfta kalır, bakışları; ihtirası ve ihracatı için masum insanları fırına atmaya bir an bile tereddüt etmeyen türdendir.



Lakin bu resim, bölge ülkelerinin ve hatta bizim halklarımızın, yöneticilerimizin dumura uğradıkları, göz göre göre birkaç on yıl içinde elleriyle verdiklerinin vesikasıdır. Vücuda girerek yayılan bir malign (kötü huylu) tümörün bünyeye ne agresif yayıldığını gösteren bir röntgen filminden farksız, vahim bir tablodur.

İnsanları fırına atmak derken; bu resim aynı zamanda vaktiyle nazi fırınlarında yakılanların hınç ve egolarını başka yolla tatmin ettiklerinin, kendilerine yapılanlardan daha vahimini masum çocuklara reva gördüğünün delilidir.
Tarih boyunca yaşadıklarından ders almamışlar, söylenecek bir söz yok onlara. Onlar, Yasin suresinin 11. Ayetinde geçtiği gibi; "...önlerinden ve arkalarından set çekildiği için..." göremezler.

Lakin resim şuursuz, tekamülsüz, kendi topraklarında indirilen kelam-ı ilahiden nasipsiz Arap dünyasının yanına kalmayacak kadar acı bir şahittir. Belli ki onların da civarına bendler örüldü, at gözlükleri taktılar ve idraki, eşrefliği, topraklarında inen dinin bütün güzelliklerini tıpkı cahiliye döneminde kız çocuklarına yaptıkları gibi kızgın çölün toprağına gömdüler. Bu durum makul insani parametrelerle açıklanabilirliğin çok ötesindedir, mazur görülecek bir tarafı yoktur.

Teşbihte hata aranmaz: Bu tümör elbette şu anki organda kalmayacak. Vücutta kan ve lenf yolu ile nasıl dolaşıma giriyor ve vücudu sarıyorsa, metastaz oluyorsa kanser denen illet ve artık önü alınmaz bir yıkım başlıyorsa vücut için, Araplar ve hatta dünya sanmamalıki Sokullu Mehmet Paşa'nın Preveze Deniz Savaşı'nda söylediği "kesilen sakal" ile kalacak. Önce kol gidecek, sonra bütün organlar. Geriye mumyalanacak bir ceset kalacak, eğer akıllarını başlarına almazlar ise bugünden tezi olmamacasına.

Belliki inancının ve insan olmanın onurunu da bizden öğrenecek kimileri.

Tabi sabah akşam "bak bi kez daha kınıyoruz..." demeyi bırakır ve teknolojik caydırıcılığımızı gösterebilirsek ya da caydırıcı olabilecek derecede teknoloji üretir ve en önemlisi bu teknolojinin üretimini aldığı sattığı ile destekleyen, bilinçli tüketen halkımız olursa bir gün.

Umutsuz olmak isyan etmek olur, her şeyin iyiye döneceğine yürekten inanıyorum. Sadece biraz gayret: Evlerimizin önü pis olmasınki temizlik ihraç edebilelim.
Cem Turan