14 Nisan 2014 Pazartesi

İNSAN DOSTU TEKNOLOJİ Mİ, TEKNOLOJİ DOSTU İNSAN MI?

Özellikle gençlik başta olmak üzere toplumun her kesimi için, madalyonun öbür yüzündeki gerçekleri gösteren ve uyarıcı olan seminer içeriğinin akademik dünya tarafından beğeni görmesi, bir koltuğun dahi boş kalmamacasına yoğun ilgiyle karşılanmış olması beni çok mutlu etti. Herkese çok teşekkür ederim. Bunları anlatmak benim boynumun borcuydu, şimdi halka anlatma zamanı.


13 Nisan 2014 Pazar

KANSER, DİYABET, ALZHEIMER... ACABA GELECEKTE SİZİ BEKLEYEN HASTALIK NE?

Sağlık geleceğiniz hakkında zamanda yolculuğa, genetik kodunuzda geleceğe dair neler yazdığını okumaya var mısınız? Ya da bunu öğrenmek hayatınızı nasıl etkiler?

Biyoenformatik alanında, bilgisayar mühendisliğinin ne denli hayat kurtarıcı olabileceğini, bireye sosyal ve yaşamsal destek verebileceğini, devrimsel gelişimlerin ardından gelinen şaşırtıcı son noktada en yalın dille anlatmaya çalışacağım seminer 16 Nisan'da.


27 Mart 2014 Perşembe

SANA SÖYLÜYORUM, HANİ YA EŞREFTİN: ENFORMATİK KAOS


Aylardır yaşanmakta olan ve darasını düştükten, yalanını dolanını ayıkladıktan sonra geriye neredeyse hiçbir şey kalmayan ama koskoca bir ülkenin gündemini meşgul eden, itibarını sarsan, sinirlerini geren; üretimden, büyümeden, yatırımdan alıkoyan, iletişimsel ahlakın, edebin, hayanın yerle bir olduğu, insanların üç kuruş dünya menfaati, akarının kesilmemesi için ne denli insanlığından soyutlanabileceğini, seviyesizleşebileceğini gösteren acı tecrübelerle dolu kaotik aylar geçiriyoruz.

Dünya sınavının kolay olduğunu düşünenler varsa, görüp bakmalı, ibretler çıkarmalı bu durumdan. Dosdoğru gibi görünen, gıpta edilen nice kişiliklerin hayatın son virajında yoldan çıkıp tarumar olmayacağını kimse garanti edemez. İnsanlık tarihi; nice veli bilinen zatların yaşamının sonlarında yoldan çıktığına, ya da ömrü haramilikle geçenlerin "artık iflah olmaz" denildiği yerde değme hocaya nal toplatacak manevi makama eriştiği kıssaları ile doludur. Bu yüzden kendisine sırtı yere gelmez ulema muamelesi yapanlar, kendinden önce etrafı düzeltmeye çalışanlar dünya sınavının çetinliğini, içindeki sırlara vakıf oldukça daha da anlamalılar.

Kelam ile amelin, yani söz ile yapılanın arasında bir büyük fark var ise o kişinin üzerinde durmak gerek: Kelamında, dersinde "insanlara hüsnüzan ile yaklaşmanın faziletini" anlatan eğer bunu hayatına tatbik edemiyor, suizana düşerek, hakkında henüz hüküm verilmemiş, hatta savcılık iddiası bile hazır olmayan birisi cinayet şüphesi ile karakola düştüğünde "muhakkak o öldürmüştür" diyor ise vay haline. Yahut inzibatların pazarda kolundan tutup karakola götürdüğü birini yolda görüp, tanık olmamasına rağmen içindeki devasa kibir ve zannı iftiraya çalan nefsiyle "vay yolsuz, hırsız, üç kağıtçı" diyenin hakikatteki halini ve akıbetini size gösterebileceğim bir gözlük sunacak kadar teknoloji gelişmedi henüz.

Her fırsatta söylüyorum: Kültür bilmez teknolojinin internetinin hayatımıza soktuğu, hepimizi beslemeye mecbur hissettiren bu mecralara "sosyal medya" demek kadar abes bir durum olamaz. Sosyal diyebileceğiniz en son adrestir, internet. Tümüyle sanaldır. Sizi asli olan gerçek sosyal yaşamınızdan koparan 140-150 karakter içine tüm ruhunuzu sıkıştıran, mekanikleştiren, yozlaştıran ve en kötüsü bunları size gerçek olarak algılatan, burnunuzun direğini sızlatacak kadar kötü kokan bataklıklara dönüşme potansiyeli olan bir yerdir, internet.

"Yok efendim, olur mu, interneti dileyen kullanır dileyen kullanmaz, öyle zararı yoktur, sosyalleşiyoruz, mesajlaşıyoruz, paylaşıyoruz" diye kendini kandıranlar, bugün istemleri dışında her yerden uçuşup ekranlarına zorla giren, her biri irinden, tiksinti veren leşten farksız, şer eller tarafından hazırlanıp duran imaj parçalarından kendilerini, sinirlerini, moral güçlerini koruyabiliyorlar mı, yoksa bu durumdan hiç şikayetçi değiller, "gergin olmadıklarını" mı halen iddia etmekteler?

Önemli bir sosyo-enformatik tespitte bulunmak istiyorum: Sözde, masumiyet karinelerine saygı var, iddia sahibinin iddialarına zemin delilleri sunma mükellefiyeti var ya... Yeni bir şey keşfetti günümüzün yoz, edepten nasibini almamış insanı: Hukukla bunca uğraşmak yerine, internet denilen , güya "sosyal" bu bataklıkta fareler üretip her an, durmaksızın, çatlarcasına pislemek, pislik üretmek!

Bir resim çiz ve üzerine "Hain gökyüzü, dün yemyeşildi ve bulutlar kırmızı" yaz. İspata, delile ne hacet? Gökyüzü kırılır mı, gücenir mi, rencide olur mu kimin umurunda?

Bir saat sonra bir tane daha patlat: "Kahpe Toros dağları dün yurdunu terk edip Karadeniz'e göçtü, bundan sonra orada kalacakmış!" Yazdığının anlamsızlığını anlayamayacak kadar idraktan, şuurdan uzaklaşıp zombileştirebilirmiş bu sanal pislik ülkesi.

Sonra da bir otorite bu zehre kireç dökse, mikrobu kırmak için "Koşuun komşular, yetişin! Demokrasi elden gidiyooor!" yaygarasını koparıveriyorlar. Öyle ya; bir köyde kuduza rastlanınca karantinaya da almamalı ki çoluk çocuk her yere bulaşsın mikrobu. Doğru, köyde demokrasi var, herkes mikrobunu seçme, kudurup kudurmama özgürlüğüne sahiptir...

Farkında mısınız? Bu sanallık içinde çürümüş, başkalarını da çürütmek için uğraşı veren bu yeni akımdan sonra, dava etme oranları da düştü. Ne gerek var davayla, delille, ispatla uğraşmaya. Senarist edasıyla enformatik kirlilik üret, at denize. Aklı biraz başında balık yemezse de alık yer.

Aklını başına topla ey insan! Sen ki yaratılmışların en eşrefi, üstünü seçildin. Bunun için mi? Söz ile "rızkı veren Allah" deyip bir akarından olacağın endişesi ile şu yaptıkların her şeyden önce Allah'a güvensizlik ve hatta isyan değil mi? Böceğine, kuşuna kadar rızkını düşünen Allah'ın senin rızkını vereceğinden şüphen mi var?

Bugün ben bir saat harcadıysam yazmak için bu yazıya, o benim geri getiremeyeceğim hayat sermayemdendir. Lakin bu topluma bir saat kaybettirmenin bedeli 76 milyon saat eder. Aylardır altına girdiğin vebalin farkında mısın?

Gençler ilgi bekliyor, ufuk ve vizyon bekliyor sizden. Siz ise kendi zihinlerinizin karanlığının ürettiği pisliklerle onları zehirlemeye başladınız. Hiçbiriniz kötü değilsiniz ama iyilerin de kötülükler, kötü sonuçlar yayabileceğine bir ibretlik örnek oldunuz. Buna son verin! Çünkü bilebildiğim hiçbir alemin hiçbir temizleyeni, yavaş yavaş "biz de yapabiliriz" inancıyla dolmaya başlayan gençlerin ülkesi durumuna gelen koca bir topluma bu yaptığınızın vebalini temizlemeye muktedir olamaz. Uzun yıllar sonra bugünlerde koşmaya hazırlanan, ısınan bir ülkeye son birkaç ayda sebep olduklarınıza bakınca tek bir cümle içimi acıtarak hislerime tercüman oluyor: Eğer eli kanlı düşman olunsa ancak bu kadar zarar verilir.

Toparlanın, tövbeler edin, "La havle" çekin bol bol... Biz bir yolcu otobüsüyüz. Seçtiğimiz bir şoförümüz var ise, otoyolda son sürat giderken ona saldırmak, alınıyorsunuz ama ihanet değil de nedir? Otobüs, içindeki 76 milyon yolcusuyla beraber kontrolden çıkıp şarampole yuvarlandığında, uçuruma savrulduğunda mutlu mu olacaksınız? İçinde siz olmayacak mısınız? Konudan bihaber canlar, yarına hayal güden gençler, bebeler olmayacak mı? Hem de ne uğruna: Muavin yıllardır içtiğiniz gazozu, yolculara zararlı, suni ve asitli olduğu için artık ikram etmeyeceğini söyledi diye! Otobüs mola versin, otogara girsin, derdin neyse yönetime söyle. Bu kadar da mı sabrın yok? İnsan ne de sabırsızdır, düşünüp tutsun diye verilen aklı ne de fanatizmle çürütendir.

Cem TURAN

18 Şubat 2014 Salı

MESLEK SEÇİMİNiN ÖNEMİ

Meslek seçimi, insanın bir giysi gibi üzerine giyeceği ve ömür boyu taşıyacağı bir yaşam biçimini belirleme eylemidir. Bu nedenle tesadüflere, üçüncü kişilerin önceliklerine ya da o günkü şartlar içindekilere kanaat edilerek istem dışı kabullenişlere yer bırakılamayacak kadar önemli bir konudur. Toplumda genellikle en ciddi kazalar da meslek seçiminde yapılır. Çevrenize baktığınızda bu konuda derin pişmanlıkları olan mutsuz çalışanlar görmeniz gayet doğaldır. Gerçek şudurki; zorlama ile istenmeden yapılan bir iş, muhatabı tarafından hemen algılanır. Beş metre ileriden dilinizi çıkarttıran, daha sizi yeterince muayene etmeden ezberini reçeteye dökmek için kaleme sarılan bir doktorla veya çocukluğun derin dünyasına hiç tahammülü olmadığından baskı ve şiddetle davranan öğretmenler muhtemelen sizin de gözünüze takılmıştır.

Meslek seçimini, ebeveynler çocuklara bırakılmayacak kadar önemli kabul ederler ve bu kararın verilmesinde kullandıkları parametreler genellikle; yakın ve uzak sosyal çevrede sosyal statü, iyi getiri, popülarite, kendilerinin gerçekleştiremedikleri ukteler, yakın sosyal çevrede övünç vesilesi olma gibi beklentilerden oluşur. Bu saydıklarım, pekçoklarınızın aşina olmasına karşın en kabul edilmeyen temel meslek seçim dinamikleridir toplumumuzda.

Halbuki; kişinin mesleki kararı ondan sonraki yaşam normunu şekillendirir. Herşeyin bir arada olduğu hayattan neler konusunda seçici olacağı, arkadaş çevresi, yaşam şekli ve standartları, belki oturacağı muhit hatta aile yaşantısı bile. Dolayısı ile çevre hatırına yüklenilemeyecek bir sorumluluktur ve karar anı bir yol ayrımı, kavşak gibidir. Orayı geçerek bir yola girdikten sonra, direksiyonu pişmanlıkla kırıp geri dönmek, farklı rotalar aramak çok kısıtlı olan ömür sermayesinden çalmaktır ve ancak zorunluluk hallerinde başvurulması gerekir.

Hayatta hiçbir şeyin olmadığı gibi mesleklerimiz de yüzde yüz saf olarak değerlendirilemez. Her mesleğin çok hoş, cazip ve ağır, kötü gözüken yanları olabilir. Zaten mesleğe olan sevgi ve bağlılık burada işe yarar: Beslenen kuvvetli sevgi, zor gelen yönlerin de bertaraf edilmesine katkı sağlar.

Dolayısı ile; iyi ya da kötü meslek yoktur. Bizler mesleklerimizle toplumda birer görev ifa ederiz ve birer dönen dişliye benzeriz. Birey dişlilerinden oluşan toplum makinesi, bu dişlilerin ahenk içerisinde dönebilmesiyle imar olur ve huzuru bulur. Her boy dişili, bu makinenin içinde vazgeçilmez muteberliktedir. Bir düşünün, herkes büyük boy ya da küçük boy dişli olmak isteseydi halimiz nice olurdu?

Kişilik özelliklerine paralel olarak; bazılarının sahip oldukları mesleklerini kendilerine sosyal kalkan kılıp, sosyal bir statü aracına dönüştürerek daha pratik olan ve yaşam standartları açısından daha farklı olanları küçümseme, kendisine denk görmeme gibi eğilimleri, toplumumuzun gelişim süreçlerinde sık sık karşılaşılan olgulardandır. Bu durum ise zamanla, özellikle gelişmemiş ve gelişmekte olan dünyalarda "hamil-i kart yakınımdır" davranış modelini doğurmuştur. Bugün bile şehrin bazı semtlerinde, otobüs duraklarında bekleyen insanların birbirlerine tepeden bakma yarışı içinde olmalarından ötürü, burun eğrilerini neredeyse yere paralel olacak şekilde; çenelerini yukarıya kaldırarak bakışmaları, bazı tropik kuşları andırır manzaraları bana taşır ve gülmemek için kendimi oldukça zorlarım.

İş başvurusunu değerlendirmek üzere mülakata aldığım ve Türkiye'nin önde gelen üniversitelerinden henüz mezun olmuş genç bir mühendise, benden her zaman çıkması muhtemel tahrik edici münasebetsizlik örneklerinden birini göstererek, çalışması neticesinde elde edeceği geliri nasıl değerlendirmeyi planladığını sordum. Verdiği yanıt ilginçti, yıllar boyu hep konuşmalarımda örnek olarak veririm ve söylemeliyimki mülakatı yarıda keserek olumsuz sonuçlandırmama neden olmuştur: "İlk maaşımla birlikte hemen araba alacağım. Artık otobüsle gidip gelmek istemiyorum, sıradan insanların ağız kokusunu çekmeyeceğim!..."

Oysaki, meslek topluma fayda vermek için vardır. Kendisine demircilik sanatı öğretilen Hz. Davut'dan başlayarak hepimiz meziyetlerimizle, bildiklerimizle topluma bir artı değer katmak üzere çalışırız ya da çalışmalıyız. (İnsan ne için çalışır, konusuna başka bir yazımda değineceğim)

Bir ülkenin cumhurbaşkanının bile, kapısındaki çöpler birkaç gün alınmadığı zaman sağlığının, dolayısı ile tüm statüsel varlığının tehlikeye girebileceği kadar birbirine yakın, ilgili ve hayati derecede vazgeçilmezdir meslekler.

Meslek üzerine bunca sosyal yanlış öğretinin yanında gözardı edilen hatta çoğu kez kasten ihmal edilen bir gerçeğin de altını çizmekte fayda görüyorum: Hangi mesleği yaptığımızdan çok, nasıl yaptığımız çok ama çok daha fazla önemlidir. Günümüz ticari dünyasındaki kalitesizliğin temel nedeni mutlak suretle budur: İşi ehli, seveni, ilgi göstereni, ciddiye alanı yapmadığında kötü sonuç kaçınılmaz bir hal alır.

Uzun yıllar önce, aracımın ciddi olmayan bir kaporta boya ihtiyacı, yolumu tavsiyeler üzerine gittiğim bir "ustaya" götürdü. Adamcağız ve hatta civarındaki komşu atölyelerden birileri elbirliği ile kendilerini öyle methettiler ki; herhalde kaporta boya sanatının bu memleketteki mümtaz, eşi benzeri olmayan temsilcileriyle karşı karşıya olduğumu düşündüm ve güven içinde aracımı bıraktım. Almaya gittiğimde "mesleğinin piri usta" mübalağasız, bir kucak dolusu parçayı getirip önüme koydu ve dediki: "Abi, arabanız hazır fakat bu parçaları fazladan koymuşlar, aradık ama yerlerini bulamadık!..."

Uzun lafın kısası; mesleğimizi sevelim. Diğer bir deyişle, seveceğimiz meslekleri seçelim. İnanınki içine sevgi katılan işin lezzetine, tıpkı aynı özenle hazırlanmış bir yemek gibi doyum olmuyor. Meslek, para kazanmak adına yapılan bir uğraşı değil, bilakis; topluma bir yerinden el verme gayretinin "benim de katkım olmalı" güdüsüyle yapılan bir halidir ve çok önemlidir. Aksi halde zenginlerin çalışmasına gerek olmazdı. Maddi getiri sadece bir sonuçtur ve miktarı değişkendir. İştigalimiz sonrasında elde edilen ve geçim amacıyla kullandığımız getirinin yani rızkın miktarını belirleyen Allah'tır. Dolayısı ile; takdiri bize bağlı olmayan bir sonucun peşine kapılmak yerine işimizde fark oluşturmak, bir açığı kapatmak, daha verimli olmak, daha fazla insana fayda vermek gibi ideallerimizin olması çok daha arzu edilen olmalıdır.

Cem TURAN

12 Şubat 2014 Çarşamba

ZAMAN NEREYE GİTTİ?

Orta yaş ve üzerindekiler hatırlayacaklardır: Ev için telefon başvurusunda bulunmak, aylar hatta yıllarca bir umutla beklemek demekti. Ek paralar ödeyerek “tercihli” başvuruda bulunduğunuzda kendinizi imtiyazlı sayar, yılları bulan bekleme süresini aylara çekebilmenin yollarını arardınız. Aylar içinde sayısız kez “idareye” gidip telefon başvurunuzun ahvalini öğrenme girişiminizden sonra, bir gün telefonunuzun “çıktığı” müjdesini aldığınızda önce inanamaz, habere biraz alışınca ise tam bir bayram havasına girer, hattı kablolar çekerek bağlamak için gelen teknisyenleri neredeyse kırmızı halılar sererek devlet protokolü ile neredeyse alınlarından öperek karşılardınız. Tabiki tek başınıza olmazdınız; eş, dost, akraba, komşularınız telefonunuzun teşrif edeceği gün hem meraklarını gidermek hem de sevincinize ortak olmak üzere “hazirundan” olurlardı. Hep birlikte, uzaylı kabilinden teknisyenlerin “kaşıkçı elmasını” aratmayacak nadidelikteki o çevirmeli aleti sehpanın üzerine konumlandırması, biraz ürkek ama hayranlıkla, uzaktan seyredilirdi. Asıl olay teknisyenler gidince yaşanır, telefonun üzerine çeyiz sandığından en narin dantel çıkarılarak örütülür, ondan sonraki birkaç gece neredeyse yanında nöbet tutulurcasına çalması beklenirdi...

Mektuplar yazar, “önce selam eder...” diye girizgahlarda bulunurduk. O mektubun postalanmasıyla alıcıya ulaşması arasında kimi zaman haftalar geçer, mektubun içeriği artık geçerliliğini yitirse de okuyan için o mektuba gönderen tarafından dokunulmuş olmak bile özel duygular yaşatırdı insana. Postanlerin girişlerinde renk renk çeşit çeşit kartpostalları sergileyen satıcılar vardı, her bayram öncesi haftalar öncesinden telaşa düşülür, buralardan kartlar özenle seçilir, üzerlerine mümkün olduğunca çok şey yazılırarak, tebrik gönderme işi ekonomiğe getirilmeye çalışılırdı. Posta idaresi bir dönem, kartların üzerine yazılan kelime sayısına kota da getirmiş olsa, insanların bu eğilimleri karşısında çok da uygulanabilir olmadı.

Pullar biriktirirdik, o günlerden yadigar, özenle sakladığım bir koleksiyonum benim de var. Renk renk, çeşit çeşit filateli tutkunları vardı. İnsanlar birbiriyle hummalı pazarlıklar sonucu değiş tokuş yaparlardı. Hatta Beyazıt Meydanı’nda bu işi ticarete dönüştürmüş özel koleksiyoncular hafta sonları konuşlanırlardı.
Evinde telefon olan şanslılar ya da mahalleler aşarak postaneye gitmeyi göze alanlar, “yazdırmalı” olarak arayacağı yeri santral memuruna yazdırır, heyecandan kalpleri güm güm ederek memur tarafından aranarak “bağlıyorum” demesini beklerlerdi.

Elinde imkan olsa, daire kapısına kadar arabayla gitmeyi arzulayan bugünün insanına inanılmaz gelse de, insanların geneli mahaller hatta semtler arasını yürüyerek kateder, daha uzak mesafeler içinduraklarında bekleyen damalı dolmuş ya da Dodge veya hala fanatikleri olan “Vosvos”  minibüslere binerdi insanlar. Belediyenin Ikarus otobüsleri, balık istifi insanların aşırı yükünden dolayı bir yana yatmış halde, kendine münhasır bir sesle homurdanarak gelirse bulunmaz bir nimetti. Bir belediye otobüsünü beklemek çoğu kez mübalağasız, saatleri durakta beklemeyi göze almak demekti...

.... Kültürümüze de yansımıştır, özenerek harcanan uzun zamanlar. Kayserililer’in bir kaşığa kırk tanesini sığdırmayı onur meselesi yaptıkları o güzelim mantıyı hazırlamak için harcanan onca saatin ürünü, sayılı dakika içinde midelerde yerini alırdı ki halen de öyle. Günlerce fırınlardan hiç çıkarılmadan pişirilen kebaplar ve diğer Anadolu yemekleri...

Deterjanın endüstrileşip her yeri kuşatmasından önce kille yıkanan bulaşıklar, köylerde dere kenarında ya da ortak çekme başında kuyrukta nöbetleşe yıkanan çamaşırlar...

Ve bugün: Koca güne bedel bir işi, çamaşır ve bulaşık makineleri kullanarak zamansal olarak bir butona basma süresine kadar indirdik. Artık telefonlarımız ceplerimizde geziyoruz; konuşarak haberleşmeyi artık demode sayıyor, mesajlar, e-postalar birbirimize gönderip duruyoruz. Anında herşeyden haberdar oluyor ve haberdar edebiliyoruz. Anında, “online” izleyebiliyoruz. Bir fatura ödemek için banka kuyruklarında yarım gün beklemek yerine otomatik talimatlar veriyoruz, bankamızı akıllı aletlerimizin içinde saklıyoruz. Kalın ciltli “Meydan Larousse” ansiklopedilerden hışır hışır sayfaları çevirerek aradığımıza kavuşmak yerine “Google hazretlerine” bir “tık” atıyoruz. Şehirlerarası yolculuklarda tıs tıs 302’ler yerine uçak gibi konforlu ve hızlı otobüslere biniyor veya “teyyare” ile dakika hesabı ile gidiyoruz. Karayollarındaki hız limitleri gelişen araç standartlarına ve yol kalitesine paralel olarak artıyor, otobanlarla kesintisiz pekçok yere gidebiliyoruz...

Bu ve uzamaması için yer vermediğim birçok göreceye göre her birinin zamansal farkını alıp topladığımda, bugünün insanının boş zaman bakiyesinin büyük bir fazla vermesini bekliyorum. Bunların üzerine bir de, sonradan kazanılan aynı anda çok iş yapma becerilerimiz eklenince süreden epey bir iktisat edilmiş olmasını beklemek, doğal bir hak oluyor. Öyle ya; bugünün yayıncılarına bir karelik görüntü içerisinde izleyiciye bir mesaj vermek bile yetmiyor: Akıcı görüntünün altından geçen bir bant üzerinde ayrı bir bilgi bombardımanı, üstünde “şok haber” başlıklı ayrı bir indükleyici, köşelerde saat, döviz kurları... Tüm bunların hepsinin, izleyici tarafından aynı anda algılanması bekleniyor. Bizim bilişim literatürümüzde buna “multi tasking” deniyor, yani bir koltuğa birçok karpuz sığdırma çabası. Sosyal açıdan ise tam bir hipnotik durum.

Birey birey olmaktan çıkıp, bu çağın ilüzyon üreticileri ile hipnoz altına alınmış zombiler haline geliyor. Gündüzleri ise bu etkiyle hareket eden, “programlandığı” gibi tüketen veya davranan, ekonomiyi veya bir görüşü besleyen “ideal insan modeli” ortaya çıkmış oluyor.

Kuyruğunu kovalayan kedi yavrusu gibi, sürekli daha hazılı dönemeye çalışan, daha fazla tüketip veya kendisine idol olarak sunulan hedef gerçek kılmak için daha yüksek tempoda, değirmene koşulmuş gibi koşturup duruyor. Faturalar, taksitler, krediler için yaşanan ve asla kişinin kendisine ait olmayan ve önceden muadili olmayan yeni yeni yaşam formları sürekli olarak gelişerek normalleşiyor.

Kısaca; giderek vücutları daha az çalışan ama beyinleri daha çok yorulan insanlar oluverdik. Dolayısıyla; hareketsizlik nedenli fiziki hastalıklar arttı ki insan vücudu hareket üzerine tasarlanmıştır. Bencillik, sabırsızlık, huzursuzluk, vurdumduymazlık, agrasiflik gibi ruhsal hastalıklar ayyuka çıkmıştır ki daha fazla vermek için daha fazla alabilmenin her yol mübah yöntemleriyle paydaşlar saf dışı bırakılmalıdır.

Teknolojiyi üreten tarafın bir temsilcisi olarak her okura bu soruyu sormak istiyorum: Sahi, teknolojiyle “arttırılan” zaman nereye gitti, gören var mı?

Cem TURAN